Fransız filozof Gilles Deleuze, Felix Guattari ile birlikte kaleme aldıkları ünlü yapıtları ‘Felsefe Nedir?’de felsefeyi kavramlar yaratan bir sanat olarak tanımlamayı tercih ederler. Onlara göre felsefe bir tür mucitlik örneğidir; çünkü kavramlar oluşturarak, icat ederek, sürekli bir yaratım pratiği içindedirler. Bu bağlamda onlarla aynı dönemde felsefe ve dil üzerine büyük çalışmalar ortaya koyan Jacques Derrida, felsefe tarihine ‘yapısöküm’ isimli bir kavram armağan ederek bu yaratım pratiğinden payına düşeni alır. Pek alışık olduğumuz türde bir filozof olmasa da Derrida, onun icat ettiği bu kavram -yapısöküm- merkezileşmiş Batı düşüncesini ve onun mantığını hedef alarak hiyerarşik bir yapıya dönüşmüş olan bu fikir dünyasındaki esas çelişkiyi gözler önüne sermeyi amaçlar. En önemli icadı yapısöküm kavramı olsa da Derrida yaşamı boyunca oldukça geniş perspektifte işleyen bir kavram sağanağı yaratmıştır. Böylece, yaratmış olduğu kavramlarla düşünen, felsefe yapan, diğer filozoflardan miras aldığı kavramları ise dönüştürücü ve üretici biçimde kullanan Derrida; felsefeden edebiyata, müzikten mimariye, psikolojiden antropolojiye, politikadan kültürel çalışmalara disiplinlerarası bir düzlemde çok sayıda tartışmaya ve polemiğe yol açmış ufuk açıcı bir filozof hâline gelmiştir.
20. ve 21. yüzyıla damga vuran postyapısal ve postmodern düşüncenin en yaratıcı filozoflarından birine dönüştükten sonra, yapısöküm kavramıyla yerleşik kültürdeki sembol kullanımının doğasını çözme girişiminde bulunarak toplum bilincinin derinliklerine iner ve bireyin bilinçdışının genişletilmesine yönelik çalışmalar da yapar. Batı metafiziğine yön veren Kant, Berkeley ve Antik Yunan dönemi filozoflarından Aristo, Platon ve Sokrates’in ortaya koymuş olduğu düşünce sistemine yoğun itirazlarda bulunur ve onların kurmuş olduğu hiyerarşik, patriyarkal ve merkezileşmiş mantığı bozar. Bu anlamda Batı felsefi düşüncesine yön veren ve onu idealleştiren kökleri bulup yerinden ederek istilacı ve yayılmacı ama yerleşik olmayan, merkezleşmeyen, sabitlenmeyen bir düşünme metodunu pratiğe döken Derrida kaotik yapıları yıkarak prangaların olmadığı bir felsefenin izdüşümünü kurmaya çabalar ve başarır da.
Tıpkı akademi gibi sinema da Derrida’nın felsefesinden payesini almıştır. Bu listede, tanımı gereği karmaşık olan ‘yapısöküm’ü sinemada aramaya çalıştığımız yolculukta kimi zaman çok net referanslara yer verecek olsak da kimi zaman Derrida’dan öğrendiğimiz şeyi yapıp, görünenin ardında saklı olanın izlerini sürmeye çalışacağız. Şimdiden, iyi okumalar!
Jacques Derrida Felsefesinden İzler Taşıyan 5 Muhteşem Film
Rear Window (1954)
1950’lere geldiğimizde Alfred Hitchcock’tan döneminin ve tüm zamanların en büyük ustalarından biri olarak bahsetmeye başlarız. Nitekim Rear Window bu durumu somutlaştıran yapıtlarından biri oldu dersek de pek yanlış olmaz. Altı yıl aradan sonra tekrar bir ‘tek mekân filmi’ çeken büyük usta, bu defa sınırların dışına taşar. Rear Window, geçirdiği bir kaza sonucu hayatını bir süre tekerlekli sandalye üstünde geçirmek zorunda olan bir fotoğrafçının ve gözetlediği komşularının hikâyelerini konu alır. Filmin başrollerinde James Stewart ve Grace Kelly vardır. Bu filmi bir mihenk taşı hâline getiren unsurların başında, aslında Hitchcock’un sıkça yaptığı ama bu sefer senaryoyu şahane işlemesiyle birlikte filmin merkezine yerleştirdiği insan ve karakter çözümlemeleri yer alır. Alfred Hitchcock, bir pencereden komşularının evinin içine bakarak onları izleyen, sorgulayan ve yargılayan bir adamın paranoyasından beslenerek harika bir portre yaratırken aslında Derrida felsefesinden seslenir bizlere. Rear Window’da etik bir tartışma yaratmaya girişen Hitchcock adeta Batı kültürüne has mitolojik kodları sökerek gerçeğin büküldüğü ve paranoyanın açığa çıktığı bir düzlem geliştirir. Bu da Derrida felsefesindeki gerçeklik formunun açık seçik biçimde görülebileceği bir yansımadır.
Cleo from 5 to 7 (1962)
Fransız Yeni Dalga akımının tek kadın yönetmeni ve günümüz itibariyle babaannesi olarak sayılan Agnes Varda’nın özgün anlatıları; Jean-Luc Godard ve François Truffaut gibi entelektüel erkek grubundan oluşan bu sinefil hareketinin yerleşik film tarihi ve estetiği ile ilgili takıntısına karşı yumuşatıcı ve taze bir alternatif olarak görülüyordu. 1961’de ikinci uzun metrajlı filmi ile ölümcül hastalığı olan bir şarkıcının iki saatini anlatan Varda bu filmde, ölçülebilir zaman ile hissedilen ‘heterojen’ zaman arasındaki fark üzerine söylemler geliştirir. Film boyunca Cléo Victoire’ı (Corinne Marchand) takip eden Varda, kanser olup olmadığını ortaya koyacak bir tıbbi testin sonuçlarını bekleyen karakterini gözlemler. Cléo, oldukça güzel, kendinden emin Parisli bir pop yıldızıdır ve günün öğlen 5 ile 7 saatleri arasını günlük aktivitelerine ayırır. Filmin 90 dakikalık süresi, Cléo için zaman akışının gerçekten hızlandığına işaret ederken; yaşamı hissettiği ve algıladığı süre artmaya başlar. Agnes Varda’yı iyi tanıyanlar onun Derrida felsefesi ile oldukça haşır neşir bir yönetmen olduğunu da bilirler. Nitekim Cleo from 5 to 7 filmi bütünsel anlamda Derrida felsefesinden yoğun izler taşır. Filmde, tarot falı esnasında dönüşümü simgeleyen ölüm kartını seçen Cléo bu bilinçle yaşamındaki değişikliklere karşı direniş gösterir, ancak bu gidişat onun için farklı bir anlam kazanmaya başlar: Bu yeni bir başlangıçtır. Parkta tesadüfen karşılaştığı ve oldukça konuşkan bir asker olan Antoine’la olan karşılaşması umut vericidir ve onun yaşamı yerleşik anlamlardan uzak bir yapısal bozguna uğrayarak Derrida’nın bahsettiği türde bir akışa doğru yol alır.
8 ½ (1963)
İtalyan sinemasının usta yönetmenlerinden Federico Fellini’nin, otobiyografik ögeler de içeren filmi 8½, bir hite dönüşen son filmi sonrası yeni projeleri merakla beklenen yönetmen konumuna yükselen Guido Anselmi’nin, bu büyük ilginin sonucu yaşadığı baskı ile beraber yeni filmi için bir türlü istediği ilhamı bulamamasına odaklanır. Bu baskıdan çıkmayı başaramayan Guido’yu, zamanla gerçeklik duygusunu kaybederek geçmiş ve düşler arasında dolaşırken izleriz. Fellini’nin kendi hayatından izler taşıyan 8½, usta sinemacının yanı sıra Guido’ya can veren Marcello Mastroianni’nin unutulmaz performansı ile akıllara kazınan bir film olmayı da başarmıştır. Fellini’nin 8½’unun alt-metnine baktığımızda Derrida felsefesinin izlerini yoğun biçimde hissediyoruz. Gerçekliği maskelemek için inşa edilmiş yapıları açığa vuran ve onları yıkan yaklaşım Fellini’nin elinde sinematik bir formata dönüşürken Derrida felsefesi de bu maskelenmiş gerçekliğin ardında açığa çıkıyor.
Caché (2005) 
Filmlerinde çoğunlukla modern toplum insanının problemlerini, bunalımlarını, iletişimsizliğini, psikolojik buzlaşmasını çıplak bir gerçeklikle anlatmayı tercih eden Avusturyalı yönetmen Michael Haneke, yaptığı filmleri “kimsenin kolayca ve içi rahat bir şekilde seyredemeyeceği filmler” olarak tanımlar. Nitekim Haneke; Benny’s Video’dan Code Unknown’a, The Seventh Continent’ten Caché’ye hemen her filminde seyirciyi huzursuz ve rahatsız hissettirmek için elinden geleni yapar. 2005 yapımı Caché ile Haneke bizleri entelektüel bir Fransız burjuva ailesinin son derece sıradan ve sakin görünen yaşamına dahil eder. Filmde bu ailenin sakin, sorunsuz ve steril görünen hayatlarının kendilerine gönderilen gizli kamera görüntüleri ve bir takım tedirgin edici çizimlerle bir anda altüst oluşu anlatılmaktadır. Film ailemizin evinin dış cephesini görüntüleyen uzun bir tek çekim sahnesiyle açılır. Ne olduğunu veya ne olacağını merak ettiğimiz dakikalar boyunca kadraja çarpıcı hiçbir şey girmez. POV (point of view) dediğimiz karakterin bakış açısından tek bir çekimle açılan film gerçeği olağanca çıplaklığı ile yansıtma gayretinde olan bir yönetmenin bizleri bir şeylere tanıklık etme gayretidir. Aynı sahne akmaya devam ederken görüntülerde kayda değer “hiçbir şey” olmadığından bahseden ilk konuşmaları duyarız. Özünde Fransız-Cezayir meselesine atıflarda bulunan filmin açılış sahnesindeki bu film dili, bir şeylere tanık olduğumuzu; fakat bunları irdelemediğimizi, baktığımız şeyleri görmediğimizi sorgulatan bir anlam yaratır. Derrida’nın yapısöküm felsefesi tam olarak bu değil midir işte!
Holy Motors (2012)
Kendine has bir sinema dili geliştiren Fransız yönetmen Leos Carax’ın en garip filmlerinden biri olan Holy Motors, birçok açıdan yönetmenin en sert ve en eleştirel filmi. Film aslen, Michel Gondry ve Bong Joon-Ho ile yaptığı “Tokyo!” isimli filminde kullandığı Merde karakteri üzerinden çeşitlemeler mantığıyla oluşturulmuş ama hikâye olarak ortada oldukça ilginç bir iş var. Öyle ki filmi iş dünyası üzerine bir taşlama olarak değerlendirenler olduğu gibi sistemsel bir felsefi eleştiri taşıdığını düşünenler de var. Film ortaya koyduğu söylemi güçlendirmekten ziyade onu genişletme amacı güttüğü için filmin okumasını yapmak oldukça zor ama bu elbette ki Holy Motors’un değerinden bir şey kaybettiği anlamına gelmiyor bilakis filmin söylediği şeyler bir yerden sonra her şey ve herkes hakkında bir söyleme dönüşüyor. Filmin onlarca metafordan oluşan sürreal anlatısı gerçekle illüzyonun iç içe geçmesine sebep oluyor. Tıpkı Synecdoche, New York’ta mağara alegorisi nasıl günümüze taşınıyorsa, Holy Motors’un baş karakteri de üzerine giymiş olduğu farklı kimliklerle Derrida’nın felsefesini anlamamız için bizlere yol gösterici oluyor. Bu anlamda merkezileşme ve yerleşikleşme fikrinden tümüyle uzak ve bunu sürekli yıkan yapıda bir çoklu karakter sistemi geliştiren Carax’ın Holy Motors’u, Derrida felsefesinin kapısını aralıyor.