Sinema aracılığıyla izleyiciye ulaşan her film bir mücadelenin ürünüdür. Yetersiz bütçeler, türlü imkânsızlıklar ve sansür gibi belalara karşın film izleyicisine ulaştığında bu mücadeleler artık görünmez hâle gelir. Fakat sinema tarihinde bahsi geçen mücadeleleri neredeyse bir yaşam biçimi hâle getirmiş ve kısacık ömrüne kendisinden sonra onlarca yönetmene ilham verecek filmler ortaya koymuş isimler arasında Jean Vigo’nun çok önemli bir yeri vardır. Vigo’nun mücadelesi aslında daha çocukluğunda başlar. Doğumundan itibaren sürekli sağlık sorunları yaşarken henüz on iki yaşındayken babasını kaybeder. Anarşist bir militan olarak tanınan babası Miguel Almareyda’nın hapisteki bu şüpheli ölümü ile Vigo’nun yirmi üç yaşında eline ilk kez kamera alması arasında bir bağlantı var gibi görünmektedir. Çünkü Jean Vigo sadece iki kısa, bir orta ve bir uzun metraj sığdırabildiği kariyeri ile inanılmaz gözlem gücünü ve görünmeyeni cesurca ön plana çıkarma başarısını kanıtlayacaktır.

Sosyal sinema konusuna geçmeden önce Vigo’nun dönemindeki sinema anlayışına göz atmakta fayda vardır. İlk filmini 1930’da çeken Vigo, tam da sessiz sinemanın yerini sesli filmlere bıraktığı bir noktada yer almaktadır. Fransa’da sinema endüstrisi Pathé ve Gaumont gibi büyük firmaların piyasa filmlerine emanet edilmiş durumdayken deneysel sinema kendisine ancak kıyıda köşede yer bulabilmektedir. 30’ların başında ise Vigo’nun yanı sıra Luis Buñuel, Germaine Dulac gibi isimler avangart anlayışa yakın filmlere imza atmaya başlarken André Breton’un önderliğini yaptığı İkinci Sürrealist Manifesto aracılığıyla günlük alışkanlıkları farklı biçimde ele alan şiirsel imajlar yaratma düşüncesi hâkim bir anlayışa dönüşür. Yaratılan “şiir filmler”, geleneksel filmlerin aksine sinema sanatını şiir ve heykel gibi sanat türlerine yaklaştırırken kamera sıradan insanların yaşamlarına ve onların acılarına dönmektedir. Fakat buradaki yaklaşım sokağın gerçeklerini bir sömürü aracına dönüştürmekten çok daha fazlasıdır. Var olan realite, bir yandan estetik olarak yeni bir biçimde yansıtılmakta, diğer yandan Eisenstein’dan etkilenen bir kurgu anlayışıyla çeşitli denemelere girişilmektedir. Özellikle toplumdaki gelir adaletsizliği ve bunun sorgulanmadığı bir dünya anlayışı, ele alınan konuyu neredeyse “karanlık ama masalsı” bir hâle getirir.

À Propos de Nice: Kameranın Belgelediği, Kurgunun Vurguladığı Gerçekler

14 Haziran 1930 günü yirmi beş dakikalık ilk belgesel filmi À Propos de Nice’in gösteriminden önce Jean Vigo “sosyal sinema” kavramını ortaya atar. Geleneksel ticari filmlerin sosyal realiteden kopukluğundan dem vurduğu konuşmasında sinemayı, provoke edici bir araç ve sosyal adaleti sağlayabilecek güçte bir sanat olarak tanımlar. Sosyal sinema, bir konuda görüş bildirmek ve sorunlara cevap aramak için vardır. Ticari yaklaşımların ya da devlet eliyle sansürün tam karşısındadır. Politik yorumları belgesel ve kurgusal unsurları harmanlayarak vurgular. Ona göre özellikle sosyal belgesel, gerçeğin belgelenmiş bir bakış açısını sunmasıyla mükemmel bir fırsat yaratmaktadır. Ortaya çıkan film belki kaba tabirle bir “sanat eseri” olmayacaktır ama sinemanın kendine has ögeleri ile “sinematik” bir niteliğe sahip olacaktır. Sosyal belgeselin sıradan bir haber kuşağından ya da belgeselden farkı da bu “sinematik” niteliklerin en önemlisi ile ortaya çıkar: Kurgu. Kamera kaydedicidir ve görüntünün efendisidir ama gerçekleri eğip bükmeden onları daha net vurgulamanın aracı da kurgudur. Vigo’nun anlayışında kurgu var olan anlatıyı başka bir şeye dönüştürmez, onu daha güçlü kılmayı hedefler. Görünenin arkasındaki nedenleri açığa çıkarmak ve insanların gözlerini açmak için önemli bir bağlantıdır. Bu noktada 1930 tarihli À Propos de Nice belgeseli, Fransa’nın bu güzide sahil kasabasını var olduğu gibi sunarken arka sokaklarda görmezden gelinen gerçekleri de mercek altına almayı başarır.

À Propos de Nice tam da şehir senfonilerinin yaygınlaştığı bir dönemde çekilir. Fakat insan yığınlarının, geniş meydanların, binaların ve sanayinin senkronize bir vizyonunu sunan filmlerin aksine şekilcilikten uzak durur. Nice’in bir karnaval için hazırlandığı ve birçok zenginin bu şehre geldiği bir dönemde yapılan çekimler, kaotik ve grotesk bir görüntü çalışmasına dönüşür. Dziga Vertov’un kardeşi Boris Kaufman’ın görüntü yönetmenliğini yaptığı film, Nice’in karanlık ve aydınlık yüzünü bir arada verirken aslında bu zıtlığın birbirlerinin yerini aldığını da vurgular. Çünkü sürekli uyuklayan, yanındakini nefretle süzen ve amaçsızca vakit öldüren zengin orta yaş ve üstü insanların negatif görüntüsü, arka sokaklarda oyun oynayan çocukların, biraz para kazanabilmek için çalışan ya da dilenen insanların ve karnavala hazırlanan dansçıların pozitif coşkusuyla gölge altında bırakılır. Etkin biçimde kullanılan kurgu, var olan gerçekliği güçlendirir. Örneğin; yaşlı bir karı kocanın kuklası, stop motion tekniği ile plaja iner ve bir anda kendilerini rulet masasında bulurlar. Masadan temizlenen çiftin görüntüsünden sonra ise onları sürükleyen ve yok eden dalgaların görüntüsü gelir. Nice’in meşhur kumarhaneleri, bu kurgu anlayışı ile insanların cüzdanlarına göz diken ve onları paketleyip denize fırlatan birer tuzak gibi sunulur. Bir ayakkabı boyacısının ayakkabı temizleme sahnesinde bir anda ayakkabılar kaybolur ama boyacı çıplak ayakları temizlemeye devam eder. Deniz kenarında oturan bir kadının kıyafetleri sürekli değişir ve bu değişim en sonunda çıplak kalana kadar devam eder. Yaşlı bir kadının görüntüsü ile bir deve kuşunun görüntüsü üst üste bindirilir. Bu kurgu hareketleri ile Jean Vigo, Nice’in farklı yüzlerini vurgularken yapay olanı lanetler ve doğal olanı yüceltir. Dans eden kızları görünce yüzünü çeviren heykel gibi yerleşik olan anlayışı bozuma uğratır, canlı ve şimdi olanı hâkim kılar. Karnaval hazırlığının yarattığı coşkulu hava, yaşam ile ölüm arasındaki sınırları da belirgin kılar. Her yerde karşımıza çıkan maskeler, erotik danslar ve çeşitli figürler, bir bakıma farklı kutupların iç içe geçtiği bir kıyamet ortamının da habercisidir.

Bu radikal film, daha en baştan itibaren Vigo’nun sinema alanından dışlanması ile sonuçlanır. À Propos de Nice’in gösterimleri sürekli olarak engellenir. 1933’te çektiği ve baskıcı bir okulda dört çocuğun yönetime karşı isyan etmesini anlatan Hâl ve Gidiş Sıfır – Zéro de conduite ise sansür komisyonu tarafından yasaklanır. 1934’te sağlık durumu oldukça kötüyken tamamladığı  Geçip Giden Çatana – L’atalante ise ilk uzun metrajı olarak sosyal sinema anlayışını sürdürdüğü bir başyapıttır. Kağıt üzerinde bir aşk hikâyesi olarak görünse de şehir hayatını, işsizliği ve hiyerarşinin baskısını anlatan film, ticari sinemada kendilerine yer bulamayan alt sınıftan insanları, liman işçilerini ve çöp toplayıcılarını başrole taşır. Nice’te olduğu gibi bu filmde de Paris, vahşi kapitalizmin insan hayatını hiçe saydığı ve göçün de etkisiyle demografik yapının dengesizce değiştiği bir distopik kent hâlini alır.

L’atalante’ın çekimlerinden kısa bir süre sonra henüz yirmi dokuz yaşındayken verem hastalığı yüzünden hayatını kaybeden Vigo’nun mirası ancak 25-30 yıl sonra anlaşılmaya başlanır. Yerleşik film endüstrisine meydan okuyan ve politik aktivizmi sinemasında mihenk taşı hâline getiren Vigo’nun eserleri sansürün ve savaşın etkisiyle yıllarca geniş kitlelere ulaşamaz. Fakat onun temellerini attığı sosyal sinema anlayışı, kapitalizmin en büyük çöküşlerinden biri olan 1929 Ekonomik Buhranı ile ironik de olsa yaygınlaşmaya başlar. Krizin etkisiyle Gaumont ve Pathé yeni filmleri finanse etmekte zorlanırken stüdyoların baskısından bağımsız film üretim pratikleri gelişme gösterir. 1930’ların ortalarından itibaren dünyayı kasıp kavuran faşizm de sinema sektörünün içerisinde yer alan birçok insanı olumsuz etkiler ve devlete olan bakış değişir. Güncel dünyaya daha muhalif ve eleştirel yaklaşan bir sinemacılar grubu ortaya çıkmaya başlar. Fransız solunun faşizm karşıtı mücadelesinde zamanla sinema önemli bir unsur olarak gelişim gösterir. Nihayetinde savaş sonrasında Yeni Dalga akımının içinden doğan “Left Bank” grubu ve Chris Marker, Alain Resnais ve Agnès Varda gibi yönetmenler ilk eserlerinde ön plana çıkardıkları deneme (essay) film mantığıyla Vigo’nun gerçek mirasçıları hâline geleceklerdir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information