Avusturyalı girişimci Florian ‘Doc’ Kaps, insanın neredeyse yalnızca dijital dünyadaki tezahürüyle ölçülegeldiği cesur yeni dünyada, beş duyunun tamamına hitap eden, elle tutulur, gözle görülür analog materyallerin hâlen “insani” bir seçenek olarak hayatımızda yer alması gerektiğini savunan bir nevi Don Kişot. Kağıt, kalem, mürekkep, silgi, tuval gibi akla gelebilecek envai çeşit kırtasiye ürününün yanı sıra, daktilo, kaset çalar, negatif film ve polaroid filme çekilen fotoğraflar da onun için kıymetli. Bu nedenle, Polaroid’in kepenk kapattığı dönemde şirketin kapısına dayanıp “Kapatmayın, firmayı bana satın” diyebilecek kadar gözünü karartan bir karakter. Sonrasında olanlarsa, akıl alır cinsten değil… ‘Doc’un akıl almaz olduğu kadar ilham verici de olan öyküsünü kayıt altına alansa sinemacı Jens Meurer. Almanyalı sinemacı, şimdiye dek Aleksandr Sokurov (Rus Hazine Sandığı – Russkiy kovcheg), Paul Verhoeven (Kara Kitap – Zwartboek), Ron Howard (Zafere Hücum – Rush) gibi isimlerle çalışmış çok deneyimli bir yapımcı. Yönetmenliğini üstlendiği biri kısa metrajlı yedi belgesel filmi de bulunan Meurer’le, dünya prömiyerini Rotterdam Film Festivali’nde yapan ve Kino 2020 kapsamında Türkiyeli seyircilerle buluşan İmkânsız Bir Proje – An Impossible Project belgeselini konuştuk.

Filmi filmonline.iksv.org adresinden online olarak izleyebilirsiniz.

Murat Emir Eren: Öncelikle, Florian ‘Doc’ Kaps ve onun hikâyesiyle ilgili en çok ilginizi çeken şey neydi, hakkında bir belgesel film yapmak için size ne motive etti?

Jens Meurer: O sıralar Zafere Hücum adlı bir uzun metraj filmde çalışıyordum. Film, Niki Lauda adlı, Viyanalı karizmatik, ilgi çekici ve çılgın bir yarış efsanesinin hikâyesini anlatıyordu. ‘Doc’ ile tanıştığımda bir başka çılgın, ilgi çekici Avusturyalı ile tanıştığımı anladım -ve inanın böyle insanlardan iyi filmler çıkıyor. Polaroid ve analog fotoğraflarla ilgili büyük bir hayranlığım olduğunu söyleyemem. Beni etkileyen şey daha çok anti konformist, vizyon sahibi biriyle, “hayatımızı kolaylaştırdığı” iddiasıyla hepimizi hipnotize eden yeni cesur dijital dünyayı sorgulayan biriyle tanışmaktı.

Murat Emir Eren: Bu projeyi geliştirmeniz ne kadar sürdü? Ne zamandır An Impossible Project belgeseli üzerinde çalışıyorsunuz?

Jens Meurer: ‘Doc’la 2013 yılında tanıştım. Projeyi harekete geçirmekse uzun zaman aldı. Hiç kimse analog geleneğinin devam etmesinin gerekliliğine dair bir hikâyenin önemini anlayamadı. Ayrıca filmi 35 mm çekmeye karar vermemiz de işimizi hiç kolaylaştırmadı.

Murat Emir Eren: Belgeselinizin “analog” dünyayı önemseyen ana karakteriyle tutarlı olabilmesi için filmi 35 mm çektiniz. Filmin dramatik yapısını inşa ederken, ‘Doc’un analog dünyasıyla uyumlu kalabilmek adına başka ne gibi kurallara riayet ettiniz?

Jens Meurer: Önemli bir soru. Bir belgeselci olarak, yola kağıt üzerinde sınırları belirlenmiş, net bir dramatik yapıyla çıkmadım. Belki öyle yapsam daha iyi olurdu bilemiyorum. Ama hikâye her aşamasında kendi kendini açıyordu. Başlangıçtaki drama ve çatışma belliydi: Şirket için çok iyi bir isim seçmişlerdi: İmkânsız Bir Proje – An Impossible Project, asla yürümeyecek bir iş! Bir yanıyla filmi 16 mm çekmemiz belki bu film için daha da tutarlı olurdu. Ancak ARRI’dekiler beni 35 mm ile çalışma riskini almaya ikna ettiler. Böylelikle analog dijitale karşı gibi bir durumun altı daha da çizilecekti. Elbette “daha iyi” olduğu için değil, ama daha ayrıksı ve hataya kapalı olduğu için önemliydi bu tercihimiz. Daha önceki belgesellerimde 35 mm ile çalışmıştım. An Impossible Project’te 35 mm ile çalışmamın sebeplerinden biriyse eğer bir şeye yeterince inanırsan onları mümkün kılabileceğinle ilgiliydi. Bu bağlamda, bizim için değerli olan, kimsenin efor sarfetmemesi durumunda yok olabilecek teknolojileri korumak adına yaptığımız şey önemliydi.Murat Emir Eren: An Impossible Project son derece aydınlık ve iç açıcı bir renk paletine, dinamik bir kurgu stiline sahip olmakla beraber melankolik de… Bu dengeyi nasıl kurdunuz? Anlatınızda ve görsel üslubunuzda nelere dikkat ettiniz?

Jens Meurer: Çoklukla 35 mm kameramızla olayların akışının içinde yer aldık ve hikâyenin kendisini açmasını bekledik. Elbette bu bazı güçlükler de çıkarttı, ancak bunlar yer yer avantaja da dönüştü. Görece olarak bu (35 mm ile çalışmak) baş etmesi daha güç bir iş, sadece dört dakikalık filmlerle çalışmak, daha büyük bir ekiple çalışmak, bunlar çok masraflı. Ayrıca eldeki materyali görmeniz de zaman alıyor. Çektiğimiz şeyle ve onu nasıl çektiğimizle ilgili planlı ve vicdanlı olmak için çabaladık. Belirli bir kompozisyon içinde, yer yer akışkan dolly planlarla bazen de doğaçlama gelişen belgesel anlarıyla ilerledik, neredeyse hiç zoom objektif kullanmadık. Ayrıca 35 mm filmler size kısıtlı bir süre çekim yapabilme şansı sunduğu için bazı anları filmimiz bittiği için, ya da roll değiştirmek zorunda kaldığımız için kaçırdık. Bu ödenmesi gereken bir bedeldi. Çünkü bizleri, yapacağımız çekimler üzerine daha çok düşünmeye ve daha iyi plan yapmaya zorladı. Çekim ölçeğimiz günümüzde kullanılan belgesel çekim ölçeğinden daha düşüktü. Ancak bu bizim için gerçek bir özgürlüktü bir yandan da! Sonuçta günde ortalama sekiz kutu film kullanabiliyorduk -ki çekilenlerin filmde yer alacağı süreye bakarsanız gayet yeterli bir süre bu. Hâliyle filmimiz bittikten sonra günün geri kalanını publarda geçiriyorduk! Çekim üstüne çekim yaparak binlerce dakikalık görüntü toplamak her zaman çok değerli bir şey yaptığınız anlamına gelmeyebiliyor, ayrıca böyle çalışmak herkesi çok yoruyor, ana karakteriniz dâhil. Hikâye bir yanıyla oldukça dramatik, özellikle de ‘Doc’ için, ama aynı zamanda son derece sıcak ve umutlu da bir film bu. 35 mm’nin sıcaklığı içerisinde yansıtılıyor olması da önemli. Bu açıdan, herhangi bir ekstra teknoloji desteği ya da ciddi bir dijital renk düzenlemesine ihtiyaç duymadan böyle bir belgesel için iyi işlediğini düşünüyorum 35 mm tercihinin. Sadece renkleri değil, duyguları da iyi yansıttığını söyleyebilirim. Yanlış anlamayın, aslında bu konuda çok takıntılı değilim. Sokurov’un Rus Hazine Sandığı’ının geliştirilmesinde ve prodüksiyonunda yer almış biri olarak dijitalin olanaklarının farkındayım, ancak yine de 35 mm ile çalışmanın dijitalle kıyaslanmayacak bir keyfi olduğunu düşünüyorum. Çekimin sonunda film kutularını taşımanın, kahramanlarımın yansıttığı ışığın fiziksel olarak bir negatifin üzerine kaydolduğunu bilmenin hissi farklı. Çünkü bu %100 gerçek. Dijitalse sadece gerçeğin bir simülasyonu.

Murat Emir Eren: Kurgu sürecinden de biraz bahseder misiniz? Filmin bu aşamasında sizi en çok zorlayan unsur ne oldu?

 Jens Meurer: Dürüst olmak gerekirse çok uzun ve acı verici bir süreçti. Hikâye prodüksiyon sırasında sürekli değişti ve doğrusal bir anlatı içerisinde aktarılması güç hâle geldi. Ayrıca -ne mutlu ki- filmin dramatik bağlamı da kurgu süreci içerisinde gerçekten epey değişti. Çekimlere başladığımda kimse analogun bir geleceği olduğuna inanmıyordu. Sonlara doğru analogun büyük geri dönüşüne şahit olduk.

Murat Emir Eren: Yapım sürecinde ‘Doc’un hikâyesini nihayete erdirebilmeye dair bir endişeye kapıldınız mı? Özellikle kendi yarattığı Impossible markasını bırakıp gittiği dönemde… 

Jens Meurer: Gerçekten çok zordu… Birincisi, ‘Doc’un öyküsü henüz tamamlanmış değil. Onun analog deneyime dair yeni girişimi Supersense sayesinde her geçen gün ilerliyor. Bu bir nevi Analog Şef’in Masası’nın öyküsünü anlatabilmek için de yeni fikirler geliştiriyoruz. Ayrıca ‘Doc’ ve Polaroid’in şu sıralar ayrı düşmesi çok üzüntü verici, hele ki geride böyle müthiş bir öyküyü bırakmışken.

Murat Emir Eren: An Impossible Project filminde dijital dünyanın varlığını sürdürebilmek ve kullanıcılarına daha insani bir deneyim sunabilmek için analog dünyaya ihtiyaç duyduğunun altı ciddi biçimde çiziliyor. Sonuç olarak insanlar dijital dünyada paylaşabilmek için analog materyallere ihtiyaç duyuyor. Sizce analog materyallerin önemi nerede ortaya çıkıyor? Bu bağlamda ‘Doc’un, Polaroid’le ilgili harcadığı çabanın bir noktada ekonomik olarak başarılı olmasının sebebi ne olabilir?

Jens Meurer: Aslında bu biraz da izleyiciye sorulması gereken bir soru. Film bu soruyu yanıtlıyor diye düşünüyorum. En yalın hâliyle insanlar analog varlıklar. Bu asla değişmeyecek. Dünyamızı beş duyumuzla algılıyoruz, dijital dünyaysa sadece iki duyumuza hitap ediyor, görme ve işitme duyularımıza. O dünyada geri kalanlar gözardı ediliyor. Bu bizim için yeterli değil, uzun vadede sağlıklı da değil. Bu elbette dijitalin sunduğu avantajları reddetmek anlamına gelmiyor, özellikle de yaşadığımız sosyal mesafe çağında Zoom toplantılarının sağladığı kolaylığı düşünce… Filmimiz “dijital”e karşı değil. Film daha çok analogun da bir opsiyon olarak yerli yerinde kalmasıyla, otantik, dokunulabilir insani teknolojilerin yaşamasıyla ilgili. ‘Doc’un mottosu “Hislerinize güvenin”. Sanırım en önemli mesaj da şu: “Duyularımızın görüşünü kaybettiğimiz bir dünya, içimizdeki pusulayı da kaybettiğimiz, işlerin çığrından çıktığı bir dünyadır.” Trump ve benzeri sağ popülist liderlerin, iki boyutlu dijital medyanın güç kazandığı bir dönemde bu denli popülerleşmesinin de tesadüf olmadığına inanıyorum. Tüm duyulara hitap eden bir tabloya ihtiyacımız var, çünkü insan zihni böyle işliyor.

Murat Emir Eren: Konu analog materyaller olduğunda ‘Doc’la çok fazla ortak yönünüz olduğunu söyleyebilir miyiz?

Jens Meurer: Analoga dini bir adanmışlıkla bağlı değilim. Elbette ben de dijital teknolojileri kullanıyorum, size cevap verirken ya da filmleri kurgularken yaptığım gibi. Ancak ‘Doc’un bana ve birçok kişiye analog teknolojileri daha sık kullanmakla ilgili ilham kaynağı olduğunu söyleyebilirim. Ve sonuç: Gerçekten insana iyi geliyor. Polaroid bir fotoğrafa karşı bir Iphone fotoğrafını kıyaslamak? Bu bir yarışma değil. Ya da matbu bir gazeteyi online yayınlarla kıyaslamak? Bu da doğru değil çünkü her ikisi de sizi fikirlerin ve olayların içinde tutuyor. Tüm süreçte en çok sevdiğim şey yeniden daktilo kullanmaya başlamak oldu. Belki filmin tüm senaryosunu yazmak için değil ama birine hızlıca bir geri dönüş yapmak, bir not göndermek ya da bir teşekkür kartı göndermek için daktilo kullanmak karşınızdakini emin olun özel hissettiriyor. Bu yüzden dört tane Olympia Traveller aldım, ofisimizdeki insanlar bu daktiloları zaman zaman kullanıyor.

Murat Emir Eren: Yakın zamandaki gelişmeleri de gözeterek, analog film teknolojilerinin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Jens Meurer: Söylediğimle yaptığım şey şaşmasın istiyorum ve bu yüzden Seaside Special adlı yeni belgeselimi Super 16 mm formatında çekiyorum. Birçok Hollywood filminin (hem de sayıları artan biçimde) filme çekildiğini biliyoruz. Ayrıca henüz 35 mm ya da 16 mm ile çalışmak için yanıp tutuşmayan bir tane bile sinema öğrencisiyle tanışmadım… Dolayısıyla filmin dijitale göre daha iyi olduğu için değil, ama bir seçenek olarak canlı kalmasını istediğim için hep devam etmesini istiyorum.

Murat Emir Eren: Harika belgeseliniz An Impossible Project ve yanıtlarınız için teşekkür ederiz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information