Güney Koreli yönetmen Hong Sang-soo, ülkesindeki prodüksiyon değeri yüksek, hikâye vaatleri Amerikan sinemasını andıran yakın dönem filmlerin açtığı yoldan gitmeyen, kendine has üslubuyla sinemayı kişiliğinin bir uzantısı hâline getirmeyi başaran özel bir yönetmen kesinlikle. 2015 yapımı Doğru Zaman – Right Now, Wrong Then ve 2017’de çektiği Gece Sahilde Tek Başına – On the Beach at Night Alone gibi filmlerle son yıllarda kendine özel bir hayran kitlesi de edinen yönetmen, bu filmlerindeki tarzını sürdürdüğü son filmi The Woman Who Ran - Domangchin yeoja’da beş yıllık evliliği boyunca eşinden ilk kez ayrı kalan 30’lu yaşlarının sonundaki Gam-Hee adlı bir kadının iki gününe odaklanıyor. Kocasından ayrı kaldığı bu zamanı, şehrin kıyılarında yaşayan arkadaşlarını görmek için kullanan Gam-Hee, eşlerinden boşanan iki eski arkadaşıyla bilinçli olarak, uzun yıllardır görüşmediği bir başka arkadaşıylaysa tesadüfen karşılaşıp görüşüyor. Aradan geçen zamana ve bugünlerine dair gündelik sohbetlerin gerçekleştiği bu sohbetlerde karakterlerin duygu durumuna dair nefis diyaloglara şahitlik ediyoruz. Hong Sang-soo, kamerasını belirli bir açıda sabitlemeyi ve karakterlere optik hareketlerle yaklaşmayı tercih ettiği filminde, kesme yapmaktan ve diyalogların akşını kesmeyle sekteye uğratmaktan özellikle kaçınıyor. Ana karakterin, uzaktan mükemmel gidiyormuş gibi görünen evliliğine dair, arkadaşlarının fark etmedikleri “mutsuzlukları”na dair nüansların daha iyi idrak edilmesinde de, sahnelerin içindeki gerilimin bozulmamasında da bu tercihin büyük bir katkısı oluyor aslında. The Woman Who Ran’deki erkekler, akıp giden bu enfes diyaloglara çomak sokan, yüzlerini görmediğimiz, hep sırtlarından çekilen “parazit”ler olarak kalıyorlar. Bu bağlamda film, festivaldeki birçok yapımda gözlemlediğimiz global toksik erkeklik krizine dair lafını da esirgememiş oluyor. The Woman Who Ran, 77 dakikalık süresine klişe tabirle dünyaları sığdırmayı başaran bir film. Basit gibi görünen ancak minicik detaylarla derinleşen çerçeveleri, modern hayatın insanları gerçek bir sohbetten, herhangi bir sanat eserinden alınabilecek tadın hakikiliğinden nasıl uzaklaştırdığına dair doneler de barındırıyor. Bu bağlamda Hong Sang-soo imzalı The Woman Who Ran, beklendiği üzere bu yılki seçkinin öne çıkanlarından biri oluyor diyebiliriz gönül rahatlığıyla. Bu yazı ilk olarak 27 Şubat 2020’de, Murat Emir Eren’in 70. Berlin Film Festivali kapsamında kaleme aldığı festival günlüklerinin bir parçası olarak yayınlandı.

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

Kaçan Kadın, 77 dakikalık süresine klişe tabirle dünyaları sığdırmayı başaran bir film. Basit gibi görünen ancak minicik detaylarla derinleşen çerçeveleri, modern hayatın insanları gerçek bir sohbetten, herhangi bir sanat eserinden alınabilecek tadın hakikiliğinden nasıl uzaklaştırdığına dair doneler de barındırıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.53 ( 3 oy)
70


Güney Koreli yönetmen Hong Sang-soo, ülkesindeki prodüksiyon değeri yüksek, hikâye vaatleri Amerikan sinemasını andıran yakın dönem filmlerin açtığı yoldan gitmeyen, kendine has üslubuyla sinemayı kişiliğinin bir uzantısı hâline getirmeyi başaran özel bir yönetmen kesinlikle. 2015 yapımı Doğru Zaman – Right Now, Wrong Then ve 2017’de çektiği Gece Sahilde Tek Başına – On the Beach at Night Alone gibi filmlerle son yıllarda kendine özel bir hayran kitlesi de edinen yönetmen, bu filmlerindeki tarzını sürdürdüğü son filmi The Woman Who Ran – Domangchin yeoja’da beş yıllık evliliği boyunca eşinden ilk kez ayrı kalan 30’lu yaşlarının sonundaki Gam-Hee adlı bir kadının iki gününe odaklanıyor. Kocasından ayrı kaldığı bu zamanı, şehrin kıyılarında yaşayan arkadaşlarını görmek için kullanan Gam-Hee, eşlerinden boşanan iki eski arkadaşıyla bilinçli olarak, uzun yıllardır görüşmediği bir başka arkadaşıylaysa tesadüfen karşılaşıp görüşüyor. Aradan geçen zamana ve bugünlerine dair gündelik sohbetlerin gerçekleştiği bu sohbetlerde karakterlerin duygu durumuna dair nefis diyaloglara şahitlik ediyoruz. Hong Sang-soo, kamerasını belirli bir açıda sabitlemeyi ve karakterlere optik hareketlerle yaklaşmayı tercih ettiği filminde, kesme yapmaktan ve diyalogların akşını kesmeyle sekteye uğratmaktan özellikle kaçınıyor. Ana karakterin, uzaktan mükemmel gidiyormuş gibi görünen evliliğine dair, arkadaşlarının fark etmedikleri “mutsuzlukları”na dair nüansların daha iyi idrak edilmesinde de, sahnelerin içindeki gerilimin bozulmamasında da bu tercihin büyük bir katkısı oluyor aslında. The Woman Who Ran’deki erkekler, akıp giden bu enfes diyaloglara çomak sokan, yüzlerini görmediğimiz, hep sırtlarından çekilen “parazit”ler olarak kalıyorlar. Bu bağlamda film, festivaldeki birçok yapımda gözlemlediğimiz global toksik erkeklik krizine dair lafını da esirgememiş oluyor. The Woman Who Ran, 77 dakikalık süresine klişe tabirle dünyaları sığdırmayı başaran bir film. Basit gibi görünen ancak minicik detaylarla derinleşen çerçeveleri, modern hayatın insanları gerçek bir sohbetten, herhangi bir sanat eserinden alınabilecek tadın hakikiliğinden nasıl uzaklaştırdığına dair doneler de barındırıyor. Bu bağlamda Hong Sang-soo imzalı The Woman Who Ran, beklendiği üzere bu yılki seçkinin öne çıkanlarından biri oluyor diyebiliriz gönül rahatlığıyla.

Bu yazı ilk olarak 27 Şubat 2020’de, Murat Emir Eren’in 70. Berlin Film Festivali kapsamında kaleme aldığı festival günlüklerinin bir parçası olarak yayınlandı.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information