Son beş yılda çektiği filmlerle adından söz ettiren Can Ulkay’ın son filmi Kağıttan Hayatlar Netflix üzerinden seyirci ile buluştu. Ayla, Müslüm ve Türk İşi Dondurma gibi çok izlenen ama tarihsel olarak tartışmalara yol açan filmlerden sonra, Ulkay’ın bir sonraki filminin ne olacağı merakla bekleniyordu. Bu sefer, geçmişte değil günümüzde geçen ve bugünün sorunlarına parmak basan bir film var karşımızda. Senaryosunu Behzat Ç. ve Saygı’nın senaristlerinden olan Ercan Mehmet Erdem’in yazdığı filmin başrollerinde Çağatay Ulusoy, Ersin Arıcı ve Turgay Tanülkü yer alıyor. Film, Ulusoy’un canlandırdığı Mehmet karakterinin hikâyesini anlatıyor. Böbrek nakli için sıra bekleyen Mehmet, bir kağıt ve atık toplama merkezinin “patronudur.” Farklı yaşlardan, farklı geçmişlerden ve ülkelerden gelen pek çok kağıt toplayıcı için bir “ağabeydir.” Bir gün, dokuz-on yaşlarında Ali isimli bir çocuk Mehmet’in en yakın arkadaşı Gonzales’in kağıt arabasından çıkınca, Mehmet ne yapacağını bilemez. Ali üvey babasından dayak yemektedir ve annesi onun eve dönmemesini tembihler. Buna dayanamayan Mehmet, Ali’yi yanına alır ve ona bakmaya başlar. Ona işi öğretir ama arkadaşları Ali’nin Mehmet’in başını derde sokacağından emindirler. Mehmet tüm arkadaşlarına karşı Ali’yi savunur. Ali ise dayak yer, komaya girer, kaçırılmaya kalkılır. Mehmet her zaman onun yanındadır. Fakat sonra bir şeyler olur ve Mehmet, Ali’nin üvey babası ile yüzleşmeye karar verir. İşler hiç de beklediği gibi gitmeyecektir. Kağıttan Hayatlar: Filme Alınmış Bir Aforizma Ulkay’ın filmi Kağıttan Hayatlar büyük harflerle yazılmış bir aforizmayla başlıyor: “Çocukların ağladığı bir dünyada kahkahalar ancak zalim olur.” Sonrasında da bir ithaf ile devam ediyor: “Sokakta kimsesiz büyüyen bütün çocuklara ithafen…” Film, “ana fikri” baştan vermiş olmanın rahatlığıyla bu noktadan sonra 100 dakika boyunca tutarlılık ve anlama çok takılmadan oradan oraya savruluyor. Her şeyden önce film seyircisine güvenmiyor. Seyircisi bu sokaklarda, bu şehirde, bu dünyada yaşamıyor gibi davranıyor. Filmin başında çok zenginlerin katıldığı bir partinin girişini ve üstü açık arabayı görüyoruz. Sonra hasta Mehmet’in kağıt toplama arabası ile bir zıtlık oluşturuyor bu sahne. Bütün çocukların, kağıt toplayıcıların yüzüne çamur sürülmüş o koşulların altı çizilsin diye. Yaşadıkları metruk evler devamlı gösteriliyor. Ama öyle bir mahallede yaşıyorlar ki, dayanışma ruhu da mevcut. LGBTİ+’lar, Romanlar, Afrikalılar her biri büyük bir dayanışma ağının parçası gibi. Ama yine de kağıt toplayıcıları arasında bir kavga var. Öte yandan, beraber büyüyen Mehmet ve Gonzales nedense kapitalizmin çarklarında farklı yerlere sürüklenmişler. Mehmet basbayağı Gonzales’in patronu olmuş. Hangi eşitlik ve dayanışma masalına inanmalıyız bu bağlamda? Mesaj verme güdüsü mesajların çatışmasına yol açmış adeta. Film hangi meseleye dair ne söylüyor anlamak mümkün değil. Kağıt toplayıcılığı zor bir iş mi? Evet. Sokak çocukları var mı? Evet. Ama bunun için benim sokağa çıkmam yeterli. Belki de yönetmen, pandemi sürecinde sokağa pek çıkamayan izleyicilerini düşünerek onlara sokağı hatırlatmak istemiş olabilir. Öte yandan, çocukların sokağa düşmesini annelerin suçu olarak gösteren korkunç bir sahne de var. Madem her anne çocuğunu ister, sever, o zaman bu çocuklar niye sokakta diye soruyor alenen. Hikâyenin neresinden tutsak elinde kalması, söylemini doğru oturtamaması, şuursuz biçimde akan görüntülerin ardı ardına geldiği bir bütüne doğru hızla yuvarlanması, filmin yaklaşık ortasında anladığımız finaliyle de kurtulmuyor. Filmin finalinde kullanılan ve son 25 yılda binlercesini gördüğümüz klişe ters köşe bile filmin en…

Yazar Puanı

Yazar Puanı - 20%

20%

Kağıttan Hayatlar, anlatmak istediği hikâye ile sonundaki ters köşenin heyecanı arasında olay örgüsü kurmayı başaramamış bir reji ve basmakalıp bazı algıları, farklı ezilen grupları arasındaki dayanışmayı liberal kimlik politikaları bağlamında yüzeysel olarak göstermenin filmi iyi yapacağını düşünen bir senaryo ile sınıfta kalıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.49 ( 61 oy)
20

Son beş yılda çektiği filmlerle adından söz ettiren Can Ulkay’ın son filmi Kağıttan Hayatlar Netflix üzerinden seyirci ile buluştu. Ayla, Müslüm ve Türk İşi Dondurma gibi çok izlenen ama tarihsel olarak tartışmalara yol açan filmlerden sonra, Ulkay’ın bir sonraki filminin ne olacağı merakla bekleniyordu. Bu sefer, geçmişte değil günümüzde geçen ve bugünün sorunlarına parmak basan bir film var karşımızda. Senaryosunu Behzat Ç. ve Saygı’nın senaristlerinden olan Ercan Mehmet Erdem’in yazdığı filmin başrollerinde Çağatay Ulusoy, Ersin Arıcı ve Turgay Tanülkü yer alıyor.

Film, Ulusoy’un canlandırdığı Mehmet karakterinin hikâyesini anlatıyor. Böbrek nakli için sıra bekleyen Mehmet, bir kağıt ve atık toplama merkezinin “patronudur.” Farklı yaşlardan, farklı geçmişlerden ve ülkelerden gelen pek çok kağıt toplayıcı için bir “ağabeydir.” Bir gün, dokuz-on yaşlarında Ali isimli bir çocuk Mehmet’in en yakın arkadaşı Gonzales’in kağıt arabasından çıkınca, Mehmet ne yapacağını bilemez. Ali üvey babasından dayak yemektedir ve annesi onun eve dönmemesini tembihler. Buna dayanamayan Mehmet, Ali’yi yanına alır ve ona bakmaya başlar. Ona işi öğretir ama arkadaşları Ali’nin Mehmet’in başını derde sokacağından emindirler. Mehmet tüm arkadaşlarına karşı Ali’yi savunur. Ali ise dayak yer, komaya girer, kaçırılmaya kalkılır. Mehmet her zaman onun yanındadır. Fakat sonra bir şeyler olur ve Mehmet, Ali’nin üvey babası ile yüzleşmeye karar verir. İşler hiç de beklediği gibi gitmeyecektir.

Kağıttan Hayatlar: Filme Alınmış Bir Aforizma

Ulkay’ın filmi Kağıttan Hayatlar büyük harflerle yazılmış bir aforizmayla başlıyor: “Çocukların ağladığı bir dünyada kahkahalar ancak zalim olur.” Sonrasında da bir ithaf ile devam ediyor: “Sokakta kimsesiz büyüyen bütün çocuklara ithafen…” Film, “ana fikri” baştan vermiş olmanın rahatlığıyla bu noktadan sonra 100 dakika boyunca tutarlılık ve anlama çok takılmadan oradan oraya savruluyor. Her şeyden önce film seyircisine güvenmiyor. Seyircisi bu sokaklarda, bu şehirde, bu dünyada yaşamıyor gibi davranıyor. Filmin başında çok zenginlerin katıldığı bir partinin girişini ve üstü açık arabayı görüyoruz. Sonra hasta Mehmet’in kağıt toplama arabası ile bir zıtlık oluşturuyor bu sahne. Bütün çocukların, kağıt toplayıcıların yüzüne çamur sürülmüş o koşulların altı çizilsin diye. Yaşadıkları metruk evler devamlı gösteriliyor. Ama öyle bir mahallede yaşıyorlar ki, dayanışma ruhu da mevcut. LGBTİ+’lar, Romanlar, Afrikalılar her biri büyük bir dayanışma ağının parçası gibi. Ama yine de kağıt toplayıcıları arasında bir kavga var. Öte yandan, beraber büyüyen Mehmet ve Gonzales nedense kapitalizmin çarklarında farklı yerlere sürüklenmişler. Mehmet basbayağı Gonzales’in patronu olmuş. Hangi eşitlik ve dayanışma masalına inanmalıyız bu bağlamda? Mesaj verme güdüsü mesajların çatışmasına yol açmış adeta.

Film hangi meseleye dair ne söylüyor anlamak mümkün değil. Kağıt toplayıcılığı zor bir iş mi? Evet. Sokak çocukları var mı? Evet. Ama bunun için benim sokağa çıkmam yeterli. Belki de yönetmen, pandemi sürecinde sokağa pek çıkamayan izleyicilerini düşünerek onlara sokağı hatırlatmak istemiş olabilir. Öte yandan, çocukların sokağa düşmesini annelerin suçu olarak gösteren korkunç bir sahne de var. Madem her anne çocuğunu ister, sever, o zaman bu çocuklar niye sokakta diye soruyor alenen. Hikâyenin neresinden tutsak elinde kalması, söylemini doğru oturtamaması, şuursuz biçimde akan görüntülerin ardı ardına geldiği bir bütüne doğru hızla yuvarlanması, filmin yaklaşık ortasında anladığımız finaliyle de kurtulmuyor. Filmin finalinde kullanılan ve son 25 yılda binlercesini gördüğümüz klişe ters köşe bile filmin en kötü yanı değil.

Filmin tek iyi yanı oyunculukları denebilir. Çağatay Ulusoy ve Ersin Arıcı arasındaki -yine de tam potansiyel kullanılamamış- dinamik filmi kısmen götürüyor. Emir Ali Doğrul’un Ali’si de fena değil. Tabii ki en tecrübeli oyuncu Turgay Tanülkü’nün girdiği yerler de filmin nefes molaları gibi.

Sonuç olarak, Kağıttan Hayatlar, Ayla ve Müslüm filmlerinin sunduğu şeyi sunmaktan çok uzakta. Ağlak bir film olmaya kendini hazırladığı başındaki aforizmadan da belli. Muhtemelen bu duygu sömürüsü işe de yarayacaktır. Pek çok kişinin bam teline basacak sahneleri olduğu da aşikâr. Daha şimdiden, “ağlatma” potansiyeli ile ilgili, Babam ve Oğlum ile karşılaştırıldığına rastladım internette. Böyle bir kıyasın mümkün olmadığını, çünkü Çağan Irmak’ın Babam ve Oğlum filminin bir sinema duygusuna sahip olduğunu söylemek gerekir. Kağıttan Hayatlar, anlatmak istediği hikâye ile sonundaki ters köşenin heyecanı arasında olay örgüsü kurmayı başaramamış bir reji ve basmakalıp bazı algıları, farklı ezilen grupları arasındaki dayanışmayı liberal kimlik politikaları bağlamında yüzeysel olarak göstermenin filmi iyi yapacağını düşünen bir senaryo ile sınıfta kalıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information