Atın mesut yıldızlar, aşağıdaki şeylerle ahenk içinde atın.
Kalbimle birlikte atın, bir kalbin dile getiremeyeceği huzurla.
Neşeli ama bir elemin gölgesinde gibi saklı.
Cezbeder gibi ama, öyle de olmasa keşke.
Her şey güzel olsun, güzel olsun.

Alfred Lord Tennyson

Virginia Woolf’un, şair öldüğünde sorduğu “Neden Alfred terennüm etmeyi bıraktı?” sorusu üzerine düşünüyorum bir süredir. Öldüğü için tüm şehirde çanlar çalan Lord Tennyson ile Penny Dreadful’un üçüncü sezonunun ilk bölümünde bir kez daha karşılaşmıştım. Bazı karşılaşmalar için çok erken olabiliyorken, insan bazılarına neden hep çok geç kalıyor acaba? Bu soruyu asıyorum şimdilik buraya. Şairin bu dizeleri bana hep Brontë’nin şu hislerini anımsatıyor:

“Sakin gökyüzünün altında, mezarların arasında dolandım. Fundalar ve çan çiçekleri arasında uçuşup duran pervaneleri izledim. Otları hışırdatan hafif rüzgarın fısıltısını dinledim. İnsan, nasıl olur da bu sakin toprağın altında yatanların huzursuz bir uykuda olduklarına inanabilir, şaşırdım.”

Şaşırdığımız şeylerin çokluğu mu bu canımızı acıtan yoksa bir yandan da artık şaşırmadıklarımız mı? İki çarpı ikinin dört etmediği bir denklem yaşamak bana kalırsa. Korkuyorum. İnsanları unutmaktan. Ne istediğimi bilmemekten ya da ne istediğimi bilmekten. Tanıdık geldi mi? Fleabag ve pederin günah çıkarma sahnesindeki “kalbi sıkıştıran şeylerden” biri… Aslında durum kıssadan hisse ve hakikaten şu:

“Birinin bana her sabah ne giyeceğimi söylemesini istiyorum.
…Birinin bana hayatımı nasıl yaşayacağımı söylemesini istiyorum.”

Evet, pederin de söylediği gibi bunu yapan birçok insan var. Şanslıysan, öğreti bu malum, o insanı buluyorsun. Peki, kim bu insan? Nasıl biri? Marriage Story’de Charlie’nin seslendirdiği o şarkıdaki gibi; sana çok ihtiyaç duyan biri, seni çok iyi tanıyan biri… Hep orada olan biri.

Spinoza, insanın özü olarak ifade ettiği arzuyu böyle bir hissiyatla kucaklamış olabilir mi? Mesela Nietzsche’nin tanrıyı öldürmesini bütün kalbimle buna bağlayabilirim. Bu arzu meselesini Lou Salome ile bir kahve için bile oturup konuşamadığımıza göre, birazdan içine çekileceğiniz durumlardan ben sorumlu değilim.

Hepimizin arzuları bu kadar aleniyken, her biri bu kadar suyun üzerine çıkmışken, birinin öbürünü yargılamadan dinlemesi her seferinde neden bu kadar zor? Benimle konuşabilirsin, bana anlatabilirsin, “buradayım”lar dile bu kadar pelesenk olmuşken birine içini açmak ne zaman bu kadar imkansız oldu? Vedamız dile mi oldu yoksa hiç düşünmeden kendini kollarına bırakacağımız aşka mı? Bu da bir diğer soruydu.

İki Çarpı İkinin Dört Etmediği Denklemler

Tüm bu sorulara verilebilecek tatmin edici cevapların bir şehir ötesinde bile olmadığımı itiraf etmeliyim. Kafamı kurcalayan bazı aşırılıklardan bahsedebilirim. Birini uyurken izlemek, yüzünün hatlarını en ince ayrıntısına kadar ezberlemek, bakışlarını bakışlarına sabitlemek, bir anlık gülüşüne şahit olmak için olmadığın birine dönüşmek, küçülmek… Öyle küçülmek ki sevginin boyunu da seni de aşması… Söylemiştim, iki çarpı ikinin dört etmediği bir denklem bu. Bir çemberin içindesin işte, zaman bir yeldeğirmeni ve bu hikâyenin Don Quijote’u sensin.

Hypatia ölmeden önce bu denklemi nasıl çözerdi? Çözmeye yaklaştığı an ölüme gülümser miydi yine? Cevabı gökyüzünde arayacağına eminim. Kendi cevabımı birçok kez denizin derinliklerinde aradığımı söyleyebilirim. Freud ne bulduğumla ilgilenmezdi, bundan neredeyse eminim, yine de dillendireceğim. Ortaca bir deniz kabuğuydu, kulağıma dayadım ve dinledim. Alfred, terennüm etmeye devam ediyordu:

Kırmızı gül haykırıyor: “Yakında o, yakında.”
Beyaz gül ağlıyor, “Geç kaldı o, geç.”
Hezaren çiçeği dinliyor; “Duyuyorum, duyuyorum.”
Nilüfer fısıldıyor: “Bekliyorum.”

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information