Seri katil hikâyeleri, sinemanın en ilgi çekici konuları arasında yer alıyor. Arka arkaya cinayetler işleyen, bu cinayetleri inanılmaz bir titizlikle saklayarak bazen uzun yıllar polislerden kaçmayı başaran seri katiller, bu acımasızlıklarının ardında herkesin ilgisini çekebilen bir zeka da barındırıyor. Bu ikircikli durumu yakından inceleyebileceğimiz en önemli alanın filmler ve diziler olması, izleyicinin seri katil filmlerine ayrıca ilgi duymasına sebep oluyor. Buradan hareketle, kıyıda köşede kalmış 10 şahane seri katil filmini derlediğimiz listeyi aşağıda bulabilirsiniz.

Kıyıda Köşede Kalmış 10 Seri Katil Filmi

Peeping Tom (1960)

peeping-tom-filmloverss

Çocukluğu babasının kendisine yaşattığı travmalarla, korkularla ve bu anların babası tarafından bir kameraya kaydedilmesiyle geçen Mark, bir süre sonra psikolojik dengesini kaybeder ve genç kadınları öldürmeye başlar. Ardından, kurbanlarının ölüm anlarını kamerayla kaydetmeye başlar. “Peeping Tom” olarak bilinen röntgencilik hastalığını sinemaya taşıyan ve gerilim türünün ilk örneklerinden sayılan bir yapım.

The Honeymoon Killers (1970)

the-honeymoon-killers-filmloverss

Martha ‘’Yalnız Kalpler’’ isimli çöpçatanlık servisine yaptığı başvuru sayesinde Raymond Fernandez’le tanışır. İkili birbirlerine büyük bir tutku ve aşkla bağlanıp, vahşi bir oyuna başlarlar. Ray cazibesi sayesinde yalnız kadınları etkileyip onlara evlilik teklif eder ve daha sonra kardeşi olarak tanıttığı sevgilisi Martha ile birlikte diğer kadınları öldürüp, paralarını ve değerli eşyalarını çalarlar. Bu tutku dolu çiftin ilişkilerine artık para da karışmıştır.

10 Rillingtone Place (1971)

10-rillington-place-filmloverss

İlk cinayetini 1943 yılında bir seks işçisini öldürerek işleyen seri katil John Cristie’nin, kurbanlarını parçalayıp saklaması ile meşhur olan hayatını konu alan 10 Rillington Place filmi, seri katil biyografileri ile tanıdığımız Richard Fleisher tarafından çekildi. John Cristie, Richard Attenborough tarafından canlandırılıyor.

Eyes of Laura Mars (1978)

eyes-of-laura-mars-filmloverss

İtalyan korku filmi türünün efsane isimleri Dario Argento ve Mario Bava’nın izinden giden, stilize bir Amerikan giallo filmi olan Eyes of Laura Mars, bizi eski korku filmlerinde karşımıza çıkan ve klasik diyebileceğimiz ögelerle modanın en parlak zamanlarını yaşadığı 70’li yıllarda geçen bir hikâyeye götürüyor.

The Element of Crime (1984)

the-elements-of-cry-filmloverss

Günümüzün en kışkırtıcı ve cüretkar yönetmenlerinden biri olan Lars von Trier’in Cannes Film Festivali’nde görücüye çıkan 1984 yapımı ilk uzun metrajlı çalışması The Element of Crime; Kahire’de sürgüne gönderilen dedektif Fisher’ın, bir hipnoz seansı sonrası geçmişe dönerek ‘loto katili’ olarak anılan bir seri katilin peşine düşmesini konu alır. Trier’in göstergeleri bolca kullandığı film, Dedektif Fisher’ın davayı çözebilmek için kendini katilin yerine koyarak tehlikeli bir araştırma yoluna girmesiyle içinden çıkılmaz bir hal alacaktır.

Dahmer (2002)

dahmer-filmloverss

1987 ve 1991 yılları arasında yoğun olmak üzere, 1978 ve 1991 yılları arasında, çoğu Asya ve Afrika kökenli 17 adamı ve erkek çocuğunu vahşice öldüren Amerikalı seri katil ve tecavüzcü Jeffrey Dahmer’in hayatını konu alan Dahmer; başrolündeki Jeremy Renner’ın etkileyici performansıyla dikkatleri çeken bir yapım. Dahmer’in işlediği cinayetleri iki zaman diliminde -‘geçmiş’ ve ‘şimdi’- aktaran film, polisiye-gerilim türü hayranları için biçilmiş bir kaftan.

Tattoo (2002)

tattoo-2002-filmloverss

İki polis detektifinin seri cinayetler işleyen ve bir ritüel olarak, öldürdüğü kişilerin derilerini yüzerek bedenlerindeki dövmeleri biriktiren bir katilin peşine düşmesini konu alan Tattoo; The Divergent serilerinden hatırlayabileceğimiz Alman yönetmen Robert Schwentke’nin ilk uzun metrajlı filmi olarak dikkate değer bir yapım. İki detektifin araştırmaları onları Japon bir sanatçının eserlerini toplayan bir fetişiste götürünce karşılarında sanat delisi bir seri katil olduğunu anlayacaklardır.

Beyza’nın Kadınları (2005)

beyzanin-kadinlari-filmloverss

Bu listede olduğuna şaşıracağınız bir film olabilir Beyza’nın Kadınları, ancak 2000 sonrası Türkiye sinemasına göz attığımızda hak ettiğinden daha az gören bir polisiye olduğunu kabul etmemiz gerekiyor diye düşünüyorum. Mustafa Altıoklar’ın yönettiği, senaryosunu ise Ebru Hacıoğlu ve Nükhet Bıçakçı ile birlikte yazdığı Beyza’nın Kadınları kuvvetli bir senaryoya ve zekice yazılmış karakterlere sahiptir. Beyza’nın kadınları olarak hayat bulan alter egolar, seyircinin hem dikkatini dağıtır hem de farklı sosyal statülerde yer alan bireylerin hayatları hakkında düşünmesini sağlar. Beyza’nın Kadınları’nda Mustafa Altıoklar, seyirciye yemler bırakarak filmin twist’ini erken çözmemize yardımcı olur ancak filmin numarası twist’i değil, sonuna yaklaştığımızda verdiği detaylar olarak hafızalarda yer eder. En az film kadar, değeri pek bilinmeyen oyuncularımızdan Demet Evgar’ın kariyer performansı sergilediği Beyza’nın Kadınları polisiye sevenler için sinemamızın en iyi örneklerinden biri olarak kenarda köşede durmaya devam ediyor.

The Snowtown Murders (2011)

snowtown-lucas-pittaway-filmloverss

Assassin’s Creed ve Macbeth filmlerinden bilinen Justin Kurzel’in ilk uzun metraj filmi Snowtown, her ne kadar çok bahsedilmese de bana göre Kurzel’in filmografisindeki en iyi filmdir. Film, 1992-1999 arasında Avustralya’da işlenmiş bir takım cinayetleri anlatarak gerçek hayattan beslenir. Avustralya’nın gettolarına kamerasını yönelten Kurzel filmin merkezine hayat tarafından sürekli darbeler alan Jamie adında 16 yaşındaki bir çocuğu alır. Komşusu ve öz abisi tarafından istismara uğrayan bu çocuğun hayatına annesinin de yeni erkek arkadaşı olan John girer. Daha henüz başında hayatın tüm sillesini yiyen Jamie, iyi gibi görünen ve özellikle kendisine iyi davranan John’u bir baba figürü olarak görür. Filmin ilerleyen dakikalarına doğru John’un kendi ahlak çerçeveleri içerisinde işkenceler yapan bir psikopat olduğunu öğrensek de aslında Kurzel bu gerçeği John karakteri kadraja girdiği anda bize yem olarak öne sürer. Film; aslında klasik seri katil filmlerindeki polisle oynanan bir kedi-fare oyunu gibi değil, cinayetleri işleyen karakterlerin hareketlerine ve bunu yapma sebeplerine tanık olacağınız muhteşem bir psikolojik gerilim.

The Voices (2014)

sesler-the-voices-filmloverss

Vincent Paronnaud ile birlikte Persepolis ve Poulet aux Prunes (Azrail’i Beklerken) gibi başarılı filmlere imza atmış Marjane Satrapi, bu sefer tek başına çok farklı sulara açılıyor. Satrapi, The Voices filmi ile sevilen sempatik bir adamın giderek akıl almaz bir seri katile dönüşmesini gerilim ve komedi türleriyle harmanlayarak gözlerimizin önüne seriyor. Bir küvet fabrikasında çalışan Jerry (Ryan Reynolds); sevimli, sempatik ve yalnız yaşayan bir adamdır. Fakat Jerry’nin herkesten sakladığı bir sır vardır. Jerry’nin birlikte yaşadığı kedi ve köpeği onunla konuşabiliyordur. Daha doğrusu bu ses Jerry’nin kafasının içindedir. Uzun süredir bir kadının ilgisini çekmeye de çalışan Jerry’nin hayatına, kedi ve köpeği konuşarak fantastik ve bir o kadar korkunç bir yol çizmeye başlar. Mental bir hastalığı olan Jerry’nin istemeden giriştiği psikopat eylemleri sebepsizliğiyle bizi gerse de bu eylemlerde büyük rol oynayan ve konuşan kedi-köpek ise bir o kadar güldürüyor. Film tüm dinamiğini de buna, yani komedi, gerilim ve drama arasında keskin geçişler yapmasına bağlıyor. Başlangıcından finaline kadar uç noktalarda ilerleyen bu film, genel olarak seri katil filmleri janrında bana göre çok ayrı bir yerde duruyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information