2018 yazının olağanüstü sıcakları Berlin’i kasıp kavurmasıyla akıllara kazındı. Ancak o yaz, 14 yaşındaki Nora için bundan çok daha fazlasını ifade ediyor. Berlin Film Festivali’nin Generation 14plus seçkisinin açılışını yapan film, kozasından çıkıp bir tırtıl gibi süründükten sonra en sonunda ihtişamlı bir kelebeğe dönüşen genç bir kadının kim olduğunu keşfettiği "o yazı" anlatıyor. Leonie Krippendorff’un Looping'den (2016) sonra yönetmenliğini üstlendiği ikinci uzun metraj filmi, dünya prömiyerini bu yılın başlarında, salgının etkilerinden uzak gerçekleşen son kalabalık etkinliklerden birinde, 70. Berlin Film Festivali’nde yaptı. 2018 yazında açılan filmde 14 yaşındaki Nora (Lena Urzendowsky), oynadıkları bir oyun sırasında elini sakatlaması üzerine kendi sınıfıyla birlikte kano gezisine katılamıyor ve ablası Jule (Lena Klenke) ile ablasının arkadaşı Aylin (Elina Vildanova)’in sınıfındaki derslere giriyor. Böylece, hâlihazırda zaten kendisini tuhaf hissettiren Jule ve Aylin’le daha fazla vakit geçirmesi gerekiyor. Nora, özellikle ablası ve arkadaşıyla beraberken her hâliyle ortama ait olmadığı hissine kapılıyor. Onlar zayıf olmak, model gibi görünmek ya da erkeklerin beğenisini kazanmakla ilgilenirken Nora sessizce bir köşede oturuyor. İlk reglini ablasının sınıfının beden eğitimi dersinde yaşayan genç kız, ergenliğe attığı ilk resmi adımında utanç duygusunu en yüksek seviyede yaşıyor. Bu deneyim, ona yoğun bir utanma duygusu yaşatırken yaşatırken, Jella Haase’nin (Berlin Alexanderplatz, Looping) canlandırdığı Romy’nin yardım teklifi sayesinde de ilk aşkını getiriyor. Böylece, hayat görüşü ve beklentileri sebebiyle ergenliğe girmiş gençler arasındaki hiyerarşide Jule ve Aylin’den farklı bir konumda olduğunu zaten anlamış olan Nora, kendisine dair keşiflerine cinsel yönelimiyle devam ediyor. Fakat film, bu aşk hikâyesini göklere taşıyıp abartılı biçimde romantikleştirmeyerek dünyasını bu bu ilişkiyle sınırlandırmıyor. Ana karakterinin kendisini tanıma sürecini kelebeğin gelişimine benzeten metaforları üzerinden Koza, başlarda görünmezliği tercih eden Nora’nın güçlü bir genç kadına dönüşümünü anlatıyor. Koza: Kelebeğe Dönüşmek Hikâyenin başında Nora karşımıza oldukça silik ve neredeyse görünmez olarak çıkıyor. Bakışlarıyla etrafında olup bitenleri onaylamadığı, o çevreye ait olmadığı anlaşılıyor ama canı yandığı zamanlarda bile ağırlığını koyup tavrını belli etmekten çekiniyor. Kocaman gözleriyle çevresine attığı yadırgayan bakışları, Nora’yı hem diğerlerinden farklı kılıyor hem de izleyici için oldukça bağ kurulabilir hâle getiriyor. Zira zayıf kalabilmek için pamuk yemeyi bile göze alan Jule ve Aylin’in dış görünüşleri konusundaki normalin ötesindeki takıntılarını ve popüler kültürün gereksinimlerini merkezine alan baskı dolu hayatlarına bizler de en az Nora kadar yabancı kalıyoruz. Buna rağmen bağ kurulabilir, samimi karakterleri ve bu karakterler aracılığıyla gerçeğe uygun şekilde yansıtılan ergenlik dönemindeki gençlerin dünyasının başarılı tasviri, daha önce izlediğimiz hikayelerden farkı olmayan anlatısı düşünüldüğünde filmin en büyük avantajı olarak öne çıkıyor. Jule ve Aylin, yaptıkları tercihlerle Nora’ya kıyasla daha az anlaşılabilir kalıyor belki ama aslında bu iki genç kız, sosyal medyanın ve popüler kültürün şekillendirmek istediği sözde ideal kadın figürüne dair her şeyi temsil ediyor. Dış görünüş konusundaki obsesif hâlleri ve uyum sağladıkları popülerlik üzerine kurulu hiyerarşik düzen, uydurma bir dünya olmadığı gibi, genç yaştaki bireylerin özgüvenlerini inşa etme yolculuğunda mücadele etmek zorunda oldukları stres kaynaklarından sadece bazıları. Yakın planlar ve hareketli kamera aracılığıyla, sıcak tonlar eşliğinde tanıdığımız karakterlerin hepsi, hem ergenlikle ilgili bu zorluklar tüm çıplaklığıyla yansıtıldığı için hem de karakterlerin özel hayatlarında boğuştukları kişisel problemlere de yer verildiği için, her şeye rağmen…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Kendini ve değişen bedenini tanımaya çalışan genç bir kadının dönüşüm sürecini kelebeklere benzeterek anlatan film, anlatısını sıcak ve gerçek bir tonla çevreliyor fakat dramatik etkisini yükseltemediği gibi, daha önce pek çok kez işlenmiş hikâyenin yarattığı tanıdıklık hissini de aşamıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.23 ( 4 oy)
60

2018 yazının olağanüstü sıcakları Berlin’i kasıp kavurmasıyla akıllara kazındı. Ancak o yaz, 14 yaşındaki Nora için bundan çok daha fazlasını ifade ediyor. Berlin Film Festivali’nin Generation 14plus seçkisinin açılışını yapan film, kozasından çıkıp bir tırtıl gibi süründükten sonra en sonunda ihtişamlı bir kelebeğe dönüşen genç bir kadının kim olduğunu keşfettiği “o yazı” anlatıyor.

Leonie Krippendorff’un Looping’den (2016) sonra yönetmenliğini üstlendiği ikinci uzun metraj filmi, dünya prömiyerini bu yılın başlarında, salgının etkilerinden uzak gerçekleşen son kalabalık etkinliklerden birinde, 70. Berlin Film Festivali’nde yaptı. 2018 yazında açılan filmde 14 yaşındaki Nora (Lena Urzendowsky), oynadıkları bir oyun sırasında elini sakatlaması üzerine kendi sınıfıyla birlikte kano gezisine katılamıyor ve ablası Jule (Lena Klenke) ile ablasının arkadaşı Aylin (Elina Vildanova)’in sınıfındaki derslere giriyor. Böylece, hâlihazırda zaten kendisini tuhaf hissettiren Jule ve Aylin’le daha fazla vakit geçirmesi gerekiyor. Nora, özellikle ablası ve arkadaşıyla beraberken her hâliyle ortama ait olmadığı hissine kapılıyor. Onlar zayıf olmak, model gibi görünmek ya da erkeklerin beğenisini kazanmakla ilgilenirken Nora sessizce bir köşede oturuyor. İlk reglini ablasının sınıfının beden eğitimi dersinde yaşayan genç kız, ergenliğe attığı ilk resmi adımında utanç duygusunu en yüksek seviyede yaşıyor. Bu deneyim, ona yoğun bir utanma duygusu yaşatırken yaşatırken, Jella Haase’nin (Berlin Alexanderplatz, Looping) canlandırdığı Romy’nin yardım teklifi sayesinde de ilk aşkını getiriyor. Böylece, hayat görüşü ve beklentileri sebebiyle ergenliğe girmiş gençler arasındaki hiyerarşide Jule ve Aylin’den farklı bir konumda olduğunu zaten anlamış olan Nora, kendisine dair keşiflerine cinsel yönelimiyle devam ediyor. Fakat film, bu aşk hikâyesini göklere taşıyıp abartılı biçimde romantikleştirmeyerek dünyasını bu bu ilişkiyle sınırlandırmıyor. Ana karakterinin kendisini tanıma sürecini kelebeğin gelişimine benzeten metaforları üzerinden Koza, başlarda görünmezliği tercih eden Nora’nın güçlü bir genç kadına dönüşümünü anlatıyor.

Koza: Kelebeğe Dönüşmek

Hikâyenin başında Nora karşımıza oldukça silik ve neredeyse görünmez olarak çıkıyor. Bakışlarıyla etrafında olup bitenleri onaylamadığı, o çevreye ait olmadığı anlaşılıyor ama canı yandığı zamanlarda bile ağırlığını koyup tavrını belli etmekten çekiniyor. Kocaman gözleriyle çevresine attığı yadırgayan bakışları, Nora’yı hem diğerlerinden farklı kılıyor hem de izleyici için oldukça bağ kurulabilir hâle getiriyor. Zira zayıf kalabilmek için pamuk yemeyi bile göze alan Jule ve Aylin’in dış görünüşleri konusundaki normalin ötesindeki takıntılarını ve popüler kültürün gereksinimlerini merkezine alan baskı dolu hayatlarına bizler de en az Nora kadar yabancı kalıyoruz. Buna rağmen bağ kurulabilir, samimi karakterleri ve bu karakterler aracılığıyla gerçeğe uygun şekilde yansıtılan ergenlik dönemindeki gençlerin dünyasının başarılı tasviri, daha önce izlediğimiz hikayelerden farkı olmayan anlatısı düşünüldüğünde filmin en büyük avantajı olarak öne çıkıyor. Jule ve Aylin, yaptıkları tercihlerle Nora’ya kıyasla daha az anlaşılabilir kalıyor belki ama aslında bu iki genç kız, sosyal medyanın ve popüler kültürün şekillendirmek istediği sözde ideal kadın figürüne dair her şeyi temsil ediyor. Dış görünüş konusundaki obsesif hâlleri ve uyum sağladıkları popülerlik üzerine kurulu hiyerarşik düzen, uydurma bir dünya olmadığı gibi, genç yaştaki bireylerin özgüvenlerini inşa etme yolculuğunda mücadele etmek zorunda oldukları stres kaynaklarından sadece bazıları. Yakın planlar ve hareketli kamera aracılığıyla, sıcak tonlar eşliğinde tanıdığımız karakterlerin hepsi, hem ergenlikle ilgili bu zorluklar tüm çıplaklığıyla yansıtıldığı için hem de karakterlerin özel hayatlarında boğuştukları kişisel problemlere de yer verildiği için, her şeye rağmen bağ kurulabilir bir formda tanıtılıyor. Jule ve Nora’nın hayatlarındaki tek ebeveyn figürü olan anneleri, içki ve gece hayatına olan düşkünlükleri sebebiyle kızlarına yeterli derecede ilgi gösteremiyor ve onları büyümeye dair her şeyi YouTube’daki videolardan öğrenmek zorunda bırakıyor. Jule okuldan, aileyi dayanışmaya zorlayarak bir araya getirmesini umarak getirdiği bebek simülatörüyle annesini eve bağlamaya çalışırken, Aylin ise yabancısı olduğu Türk kökenlerini tanımaya çalışıyor. Dolayısıyla Koza, ergenlik dönemindeki gençlerin dünyasına dair sıkıntıları onların bakış açısından, çözmeye çalıştıkları problemlerin eşliğinde, onların arasına karışıp yansıtarak en doğal hâliyle ekrana taşıyor.

Berlin’in kültürel çeşitliliğe ev sahipliği yapan Kreuzberg bölgesinde geçen filmin anlatısı, gençlik problemlerini kültürel çatışmayla çevreleyerek aktarıyor. Olayların arka planına çoğu zaman ezan sesleri eşlik ederken, Alman gençleri herhangi bir konuda ne kadar ciddi olduklarını belirtmek için “Kuran çarpsın” kalıbını kullanıyor. Böylelikle filmin anlatısındaki gerçeklik, Kreuzberg’in otantik yapısının yansıtılmasıyla her anlamda pekişiyor. Koza, Nora’nın büyüme sürecinde, gelecekteki kimliğini oluştururken aldığı en önemli dönemece odaklanıyor. İlk regline, cinsel yönelimlerine dair kafasında oluşan soru işaretilerini bir yetişkine danıştığında karşılaştığı “ileride geçer” minvalindeki dar görüşlü ve sığ tepkilere kadar, bu süreçle ilgili her şeyi en samimi hâliyle anlatıyor. Sıcak tonların hakimiyetindeki sinematografisinin, gündelik diyalogların, yakın planların ve hatta hareketli kameranın da yardımıyla, izleyici olarak kendimizi bu gençlik hikâyesinin içerisinde buluyoruz ve bir anlığına da olsa henüz kendilerini bulmaya çalışan karakterler kadar genç hissediyoruz. 95 dakikalık süresi boyunca film, akış hızını yüksek tutmak için karakterleriyle kurduğu bağın yanı sıra, zamanda ileriye doğru yaptığı hızlı atlamalara ve sahneler arasında yaptığı, hikâyeyi bölümlere ayıran geçişlere güveniyor. Bu konuda aldığı kararlar ivmeyi belirli bir seviyeye taşıyor, ancak genel anlamda hikâyenin akış hızı durağan ve yavaş kalıyor. Daha önce başka formlarda pek çok kez izlediğimiz hikâye süresince Koza’yı geçmiş örneklerinden ayıracak radikal bir hamleye yer verilmiyor. Elbette ki çocukluktan genç yetişkinliğe geçiş dönemi herkes için zorlu. Üstelik sosyal medyanın oluşturduğu plastik figürler gibi modern kaygılar düşünüldüğünde günümüzde daha da zor olduğunu söylenebilir. Film, bu baskıyla boğuşan gençlerin kozalarından çıkma hikâyesini çok doğal, herkesin ilişki kurabileceği bir şekilde anlatıyor. Fakat bunu yaparken yarattığı yumuşak ve sıcak etki haricinde öne çıkmak, daha derine inmek konusunda başarıya ulaşamıyor. Anlatısını klasikleşmiş bir mutlu sonla bitirip sadece Nora ve Romy arasındaki ilişkiyle sınırlandırmayarak, hatta bu ilişkiyi fiziksel temasların ağırlığında gösterip yüzeysel tutarak ilgi çekici bir tercih yapıyor. Ama bu tercih, kullandığı metaforların zaten belirgin olmalarına rağmen, her fırsatta altını yeniden çizen hikâyenin tahmin edilebilir yapısını değiştirmeye ve yarattığı duygusal atmosferi bir adım öteye geçirmeye yetmiyor. Bu yüzden film, ne David Bowie’nin Space Oddity şarkısını duyduğumuz anda, ne de Nora nihayet en ihtişamlı ve güçlü haline kavuştuğunda, dramatik anlamda zirveye ulaşabiliyor.

Sonuç olarak, ergenlik sürecini bir tırtılın kelebeğe dönüş sürecine benzeten Koza, en dramatik anlarında bile anlatısını hedeflediği duygusal seviyeye taşıyıp desteklemeyi başaramıyor. Kendini ve değişen bedenini tanımaya çalışan genç bir kadının hayatındaki belki de en önemli dönemi anlatan film, durağan anlatısını samimi, sıcak ve gerçekçi bir tonla çevreliyor; fakat dramatik etkisini bir türlü yükseltemediği gibi, daha önce pek çok kez işlenmiş hikâyenin yarattığı tanıdıklık hissini de aşamıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information