Haberleri ilk çıktığından itibaren merakla beklediğim, Valdimar Jóhannsson'ın filmi Lamb, yılın en güzel zamanı Filmekimi döneminde karşılaştığım filmlerden. Başrolünü Noomi Rapace'nin üstlediği film, kişisel hayaller uğruna doğanın düzenini bozmanın kaçınılmaz ve ağır bedelini anlatırken tuhaf karşılanmaktan öteye gidemiyor. Özellikle A24 yapımı olmasıyla dikkatleri üzerine toplayan film, doğayla iç içe, gözlerden uzak bir bölgede yaşamını sürdüren bir aileye odaklanıyor. Çocukları olmayan, bir çocuk sahibi Maria (Noomi Rapace) ve Ingvar'ın (Hilmir Snær Guðnason) hayatları, koyunlarının bulunduğu ahırda yaptıkları keşifle birlikte sonsuza dek değişiyor. Başlarına gelen bu olay bir süreliğine hayatlarını kurtarıp hayallerini gerçek kılsa da en sonunda doğa, olabilecek en vahim şekilde intikamını alıyor ve en büyük hayalleri aynı zamanda en büyük hezimetleri oluyor. Senaryosunu Valdimar Jóhannsson'la birlikte Sjón'ın kaleme aldığı film, izleyiciye düşünmek üzere pek çok konu sunuyor ancak hiçbir zaman hikâyesini duygularını bu konular kapsamında harekete geçirecek kadar derinleştirmiyor. Bu sebeple yaklaşık 2 saatlik süresi boyunca beklediğimiz patlama noktası hiçbir zaman gelmiyor ve film tüm beklentilerimize rağmen tuhaf bir hikâye olmaktan öteye gidemiyor. Lamb: Tuhaflığın Ötesine Geçemeyen Bir Hikâye Anlatısını bölümlere ayıran film, başlangıcından itibaren hikâyesinin tuhaflığını ön plana çıkarıyor. Çocuk sahibi olmayan, geçmişte yaşadıkları kayıbın yasını hâlâ tutan ikili bu yasın kasvet bulutu altında yaşamlarını sürdürüyor. Birbirlerine ara sıra ettikleri sınırlı laflar aralarındaki diyaloğun tamamını oluşturuyor ve izole bir şekilde yaşadıkları hayatları neşe hissiyatının her anlamdaki yoksunluğunu çekiyor. Ahırlarında keşfettikleri ve çocukları olarak benimsedikleri "mucize" ise yaşadıkları büyük kayıbın açtığı yaraları sarıp yeniden bir aile olabilmek için duydukları şiddetli isteği en sonunda karşılıyor ve ikili ailelerine katılan bu yeni üyeyle eski mutlu günlerine dönüyor. Ta ki, kendilerine herkesten uzakta kurdukları bu kusursuz dünya, Ingvar'ın dışarıdan gelen erkek kardeşi Pétur bu denkleme dâhil olup Ada'yla ilgili görmezden gelmeye çalıştıkları tüm tuhaflıkları yüzlerine bir bir vurana dek. Noomi Rapace'nin canlandırdığı soğuk, acımasız ancak aslında bir o kadar da yaralı Maria, hayalindeki ailenin sıra dışı da olsa bir parçasına sahip olduğu andan itibaren bu mutluluğun zarar görmesine yol açabilecek her ihtimali anında ezip geçiyor. Maria'nın bu konudaki inadının yanı sıra film, bir yandan da hikâyenin göz ardı edilemez tuhaflığından ve bu tuhaflığı kanıksamış ikilinin dünyasına giren Pétur'un bu denkleme kattığı tezatlıktan güç buluyor. Genel olarak durağan ve soğuk şekilde ilerleyen hikâyenin adeta zamanın durduğunu hissettiren, son derece durağan arka planı sürekli olarak bir patlama noktasının geleceğini düşündürüyor. Ancak, doğanın Maria ve Ingvar tarafından, kişisel istekleri uğruna yarattıkları yeni tür sebebiyle bozulan düzeni için nihayet intikam peşine düştüğü an bile bu beklentiyi karşılayacak etkiye ulaşamıyor. Film, yas tutan dağılmış bir ailenin mücadele ettiği travmalardan sonra karşılarına çıkan en ufak umut kırıntısına sıkı sıkıya sarılma isteğini ve bu uğurda kendilerini kandırabilmek için gözlerini bile kırpmadan geçebilecekleri tüm insani sınırları açıkça gözler önüne sermeyi başarıyor ancak bunu yaparken hiçbir zaman derin bir bakış açısıyla taçlandırmadığı hikâyesini, atmosferinin ve ele aldığı ailenin soğuk yapısı ardında kaybediyor. Yas tutmaya, aile olmaya, büyük travmaların açtığı yaraları sarmaya dair ortaya atılan tüm fikirler hiçbir zaman ne izleyici üzerinde ne de karakterler özelinde duygusal karşılığını bulamıyor. En önemli anlatısı olan doğa ve insan arasındaki ilişki ise üstüne söylenecek çok şey olmasına rağmen…

Yazar Puanı

Puan - 40%

40%

Aslında yas tutmanın insanın ruhunu tüketen yönüne eğilen ve aile olma hayaline saplantılı şekilde bağlanan bir ikili üzerinden travmaların açtığı yaraları kapama tutkusunu ele alıp doğanın kusursuz düzeninin insan eliyle bozulduğunda ne denli yıkımlara yol açabileceğini anlatan Lamb, hikâyesini tuhaf olmaktan öteye geçecek duygular eşliğinde derinleştirmediği için ne gerilim hissiyatı yaratabiliyor ne de korku türünün diğer örnekleriyle kıyaslanabilir hâle geliyor. 

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
40

Haberleri ilk çıktığından itibaren merakla beklediğim, Valdimar Jóhannsson’ın filmi Lamb, yılın en güzel zamanı Filmekimi döneminde karşılaştığım filmlerden. Başrolünü Noomi Rapace’nin üstlediği film, kişisel hayaller uğruna doğanın düzenini bozmanın kaçınılmaz ve ağır bedelini anlatırken tuhaf karşılanmaktan öteye gidemiyor.

Özellikle A24 yapımı olmasıyla dikkatleri üzerine toplayan film, doğayla iç içe, gözlerden uzak bir bölgede yaşamını sürdüren bir aileye odaklanıyor. Çocukları olmayan, bir çocuk sahibi Maria (Noomi Rapace) ve Ingvar’ın (Hilmir Snær Guðnason) hayatları, koyunlarının bulunduğu ahırda yaptıkları keşifle birlikte sonsuza dek değişiyor. Başlarına gelen bu olay bir süreliğine hayatlarını kurtarıp hayallerini gerçek kılsa da en sonunda doğa, olabilecek en vahim şekilde intikamını alıyor ve en büyük hayalleri aynı zamanda en büyük hezimetleri oluyor. Senaryosunu Valdimar Jóhannsson’la birlikte Sjón’ın kaleme aldığı film, izleyiciye düşünmek üzere pek çok konu sunuyor ancak hiçbir zaman hikâyesini duygularını bu konular kapsamında harekete geçirecek kadar derinleştirmiyor. Bu sebeple yaklaşık 2 saatlik süresi boyunca beklediğimiz patlama noktası hiçbir zaman gelmiyor ve film tüm beklentilerimize rağmen tuhaf bir hikâye olmaktan öteye gidemiyor.

Lamb: Tuhaflığın Ötesine Geçemeyen Bir Hikâye

Anlatısını bölümlere ayıran film, başlangıcından itibaren hikâyesinin tuhaflığını ön plana çıkarıyor. Çocuk sahibi olmayan, geçmişte yaşadıkları kayıbın yasını hâlâ tutan ikili bu yasın kasvet bulutu altında yaşamlarını sürdürüyor. Birbirlerine ara sıra ettikleri sınırlı laflar aralarındaki diyaloğun tamamını oluşturuyor ve izole bir şekilde yaşadıkları hayatları neşe hissiyatının her anlamdaki yoksunluğunu çekiyor. Ahırlarında keşfettikleri ve çocukları olarak benimsedikleri “mucize” ise yaşadıkları büyük kayıbın açtığı yaraları sarıp yeniden bir aile olabilmek için duydukları şiddetli isteği en sonunda karşılıyor ve ikili ailelerine katılan bu yeni üyeyle eski mutlu günlerine dönüyor. Ta ki, kendilerine herkesten uzakta kurdukları bu kusursuz dünya, Ingvar’ın dışarıdan gelen erkek kardeşi Pétur bu denkleme dâhil olup Ada’yla ilgili görmezden gelmeye çalıştıkları tüm tuhaflıkları yüzlerine bir bir vurana dek. Noomi Rapace’nin canlandırdığı soğuk, acımasız ancak aslında bir o kadar da yaralı Maria, hayalindeki ailenin sıra dışı da olsa bir parçasına sahip olduğu andan itibaren bu mutluluğun zarar görmesine yol açabilecek her ihtimali anında ezip geçiyor. Maria’nın bu konudaki inadının yanı sıra film, bir yandan da hikâyenin göz ardı edilemez tuhaflığından ve bu tuhaflığı kanıksamış ikilinin dünyasına giren Pétur’un bu denkleme kattığı tezatlıktan güç buluyor.

Genel olarak durağan ve soğuk şekilde ilerleyen hikâyenin adeta zamanın durduğunu hissettiren, son derece durağan arka planı sürekli olarak bir patlama noktasının geleceğini düşündürüyor. Ancak, doğanın Maria ve Ingvar tarafından, kişisel istekleri uğruna yarattıkları yeni tür sebebiyle bozulan düzeni için nihayet intikam peşine düştüğü an bile bu beklentiyi karşılayacak etkiye ulaşamıyor. Film, yas tutan dağılmış bir ailenin mücadele ettiği travmalardan sonra karşılarına çıkan en ufak umut kırıntısına sıkı sıkıya sarılma isteğini ve bu uğurda kendilerini kandırabilmek için gözlerini bile kırpmadan geçebilecekleri tüm insani sınırları açıkça gözler önüne sermeyi başarıyor ancak bunu yaparken hiçbir zaman derin bir bakış açısıyla taçlandırmadığı hikâyesini, atmosferinin ve ele aldığı ailenin soğuk yapısı ardında kaybediyor. Yas tutmaya, aile olmaya, büyük travmaların açtığı yaraları sarmaya dair ortaya atılan tüm fikirler hiçbir zaman ne izleyici üzerinde ne de karakterler özelinde duygusal karşılığını bulamıyor. En önemli anlatısı olan doğa ve insan arasındaki ilişki ise üstüne söylenecek çok şey olmasına rağmen üstünkörü bir şekilde veriliyor. Gidişatı süresince gerilim hissiyatı da yaratılmadığı için finalinde yer verilen korkunç unsurlar, hikâyeyi zirveye taşımaktansa duygusal yapısının o ana dek ne kadar başarısız şekilde inşa edildiğini ortaya çıkarıyor.

Yönetmenin önümüzdeki aylar içerisinde MUBI aracılığıyla izleyiciyle buluşacak ilk uzun metrajlı filmi Lamb, aslında yas tutmanın insanın ruhunu tüketen yönüne eğiliyor ve aile olma hayaline saplantılı şekilde bağlanan bir ikili üzerinden travmaların açtığı yaraları kapama tutkusunu ele alıp doğanın kusursuz düzeninin insan eliyle bozulduğunda ne denli yıkımlara yol açabileceğini anlatıyor. Fakat hikâyesini tuhaf olmaktan öteye geçecek duygular eşliğinde derinleştirmediği için ne gerilim hissiyatı yaratabiliyor ne de korku türünün diğer örnekleriyle kıyaslanabilir hâle geliyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information