Tüketip unutma kültürünün temsilcisi hâline dönüşmüş, dijital devrimin başlangıç noktası Netflix bünyesinde izlediğim Maid ile ilgili olarak hızlıca bir şeyler yazamamış olmanın derin üzüntüsünü yaşadığımı belirterek girmek istiyorum söze. Bu geç buluşmamıza da, sosyal medyada Maid fırtınası bittikten bir süre sonra tekrardan gündeme getirebileceğimiz için tutunuyorum esasında. Çünkü geçiştirilmeyi hiç mi hiç hak etmeyen, beğenilerimizi odağına koyan bir tartışma yaratmaya da oldukça müsait bir diziden bahsediyoruz. Brandi Carlile’ın bağıra çağıra kuir şarkısı “The Joke”u barındırdığı için de bağrıma bastığım Maid, Birleşik Krallık sınırlarını aşıp ABD’ye uyarlandıktan sonra fenomene dönüşmüş Shameless isimli diziden de tanıdığımız John Wells ve kariyerinin önemli bir parçası hâline getirdiği yapımcı kimliğiyle karşımıza çıkan Margot Robbie’yi barındırmakta perde arkasında. Ancak bu dünyanın esas kahramanları, hikâyeye ilham olmuş anı kitabı Maid: Hard Work, Low Pay, and a Mother’s Will to Survive‘ın yazarı Stephanie Land ve daha evvel Shameless haricinde Casual ile Orange Is the New Black gibi yapımlarda senarist olarak çalışmış Molly Smith Metzler.

Televizyonun son zamanlarda fazlasıyla yer verdiği bir kesimi, özgürlükler ülkesi olarak pazarlanan Amerika’daki sisteme dair bütün noksanların mağlubu olmuş yoksulları ve şiddet mağdurlarını anlatıyor Maid. Dizinin yaratıcısının daha evvelinde deneyim yaptığı bu alanda, şiddetin sadece fiziksel değil duygusal boyutunun da yıkıcı olduğunun altını çizerek oldukça geniş bir açıyı mesken tutuyor dizi. The Leftovers‘la hayatlarımıza girdiği andan beri oynadığı her rolde heyecan uyandıran Margaret Qualley’nin bütün savunmasızlığıyla ortaya koyduğu performans sayesinde, seyircinin de ailesinden biriymiş gibi sahiplendiği Alex karakteri, çocuğunun babası ve erkek arkadaşı Sean tarafından uğradığı manipülasyona dayanamadığı bir noktada evi terk ediyor. Devamında da asla içerisinden çıkılamayan bir döngüde terk etmenin, yeni bir hayat kurabilmenin ve hatta şiddete uğradıktan sonra alınan aksiyonun bile sınıfa dayandığını hatırlatan, gerçekleri can acıtan bir yere sapıyor Maid.

Maid: Şiddetin Tarihçesi

Shameless’ın on yıla sığdırdığı ekran yolculuğunda yapısı gereği mizaha kaydığı yerlerden birine odaklanma niyetinde Maid. Seyirciye hesap kitap yaptıran yazılı muhasebesiyle, müziğin anlatının içerisine yedirilerek hayallerle hayatları çarpıştıran mizansenleri derken aslında bütünüyle “ciddi” bir yere de tutunmuyor. Margaret Qualley’nin gerçek hayatta da annesi olan Andie MacDowell tarafından canlandırılmaktaki Paula, Schitt’s Creek ailesinden Moira kadar gerçeklikten kopmuş hatta. Ancak bir mini dizi olarak tasarlandığı için hikâyesini daha geniş bir alana yayma ihtiyacı duymayan yapım, döngüsünü kurtuluş, sıfır noktasına dönüş ve dibe vurduktan sonra vurgun yemeden yeniden yüzeyle buluşma olarak kurunca o mizah da tam olarak bitmesi gereken yerde veda ediyor izleyiciye. Sert tokatlarını finaline yakın yerlere saklarken, en başında karakterin gördüğü zulmün de yalnızca küçük bir kısmını ifşa ederek kandırıyor hepimizi. Failin eylemlerini meşru kılacak kadar olmasa da yavaş yavaş açıyor kartlarını.

Maid’i özel kılan şeylerin sayısı bir hayli fazla. Asla sarkmayan bir anlatıyı bu kadar hassas meselelerin etrafına inşa edebilmiş olması ve bu dünyaya ait değilmiş gibi duran bir kasabada hayattan daha gerçek bir öykü anlatabilmesi gıpta edilecek düzeyde bir muvaffakiyetin ürünü. Hele ki seçtiği yol… Yoksulluğun da hayatının bir parçası olduğunu bildiğimiz şiddet mağdurlarının düştüğü kısır döngüyü, geçmişe dönerek de yokluyor dizi. Etrafta gözüken bütün er bireylerin kirli çamaşırlarını er ya da geç görüyoruz. Kirli çamaşır diye küçümsemek bile hata esasında. Babası, partneri, hatta iyilik yaparak üzerinde hak iddia etmeye çalışan cennetten düşme Nate’in bile ciğerine işlemiş, farklı formlarda vücut bulan bir şiddet tarihi mevzubahis. Hepsini bir araya getirirken de tek yaptığı erkek hısımına bir cephe alıştan ibaret değil. En basitinden hükûmetin bile yardım eli uzatırken kararı koşullu verdiğini görüyor, günahların baba eylenmiş devlet üzerinden de işlendiğini en ön sıradan izliyoruz.

Acıları, tasaları bir bir biriktirirken kendine gururdan bir rota çizmediği için de çok değerli Maid. Tabii ki de esas karakterimiz Alex için o kadar da kolay bir yol değil. Desteğe ne kadar ihtiyaç duyduğunun bilinciyle başını eğmek zorunda kaldıklarının haddi hesabı yok. Ama neyse ki kendi çıkmazında yeni bir duvar daha örerek evladı için verdiği mücadeleyi iyice içinden çıkılmaz bir hâle dönüştürmüyor. Öyle ki bir noktada terk ettiği eve geri döndüğü anda bile, ki bu zaten seyircinin Sean karakterinin gerçek yüzünü görmesi için özellikle yapılmış bir seçim, neden orada olduğunu ve neden döndüğü gibi tekrardan firar etmeye ihtiyaç duyduğunu kolaylıkla anlıyoruz. Maid, bizden Alex’i gözlemlememizi değil Alex olsak ne yapardık diye düşünüp onunla birlikte çareler aramamızı istiyor ne de olsa. Bunu da hem rejisi, hem de oyuncularının yaptığı seçimler sayesinde eforsuz bir biçimde beceriyor.

Yeri gelmişken, kadronun bütününe de bir alkış teslim etmek şart. Kariyer performansı sunan Margaret Qualley’nin kaşmir kazakta huzuru arayan Alex yorumundan, A Teacher sonrası bambaşka biri olarak izlediğimiz Nick Robinson’a, çok daha büyük rollerin oyuncusu olmasına rağmen harcandığını düşündüğüm Anika Noni Rose’dan, sınırlarını zorlamaya pek niyetli Andie MacDowell’a kadar bu büyük takım oyununda herkesi ekrandaki kimliğiyle tekil olarak düşünmemize yardımcı oluyor bütün oyunculuklar. John Wells’in bir feribotla dünyanın ters yüz olduğu Amerika’sındaki tek kusur Alex’in temizlik için gittiği evlerden sağılan öykücükler olabilir belki. Bunu da dizinin uyarlandığı anı kitabından hareketle, Alex’in hayallerinin bir parçası olan yazarlık arzusuyla ilişkilendirmeye gayret etse de burada biraz tökezlemiş. Bunun haricinde aceleye gelmiş tek bir mesele bulunmadığı gibi bu sarmalda izini kaybetmiş kadınların da sesi olan, kurduğu tertemiz cümlelerle mesajını geçirebilen bir iş. Umuyorum, dijitaldeki algoritmanın unutturduklarından biri olmaz da yıl boyunca alacağı ödüllerle hep gündemimizde kalır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information