Tüm içerdikleriyle Hollywood, her dönem Holywood'un en çok ilgisini çeken konuların başında gelmiştir. Billy Wilder'dan David Lynch'e, Robert Altman'dan Coen Kardeşler'e farklı kuşaklardan farklı üsluplara sahip birçok önemli yönetmen, Hollywood'un ne menem bir şey olduğunu irdeleyen filmlere imza atmıştır. Bu filmlerden bazıları bu rüyalar şehrini tersyüz ederek burayı bir kabus gibi tasvir etmiş, bazıları da Hollywood'a nostaljik bakışlarıyla sinemanın büyüsüne, bu büyünün yaratıldığı mekân ve dönemlere hürmetlerini sunmuşlardır. Bu yapımların Hollywood'a yaklaşımları, istisnalar dışında, burada film yapma pratiklerinin etkilerini bireysel düzeyde ele almak, buradan genel bir panaroma çıkarmak şeklindedir. Fakat filmler, özellikle bu filmlerin odaklandığı stüdyo döneminde çok büyük kitle iletişim araçlarıdır; dolayısıyla kamuoyunun dizayn edilmesi açısından çok önemli aygıtlardır. Tam bu özelliğinden ileri gelir şekilde burası, yükselen ya da parlak günlerini geride bırakmış yıldızların, hayal kırıklıklarının, dibe vuruşların olduğu kadar güç savaşlarının da merkezidir. Bu güç savaşlarından en büyüğü henüz Hollywood'un Hollywood'a dönüşümünün en hızlı olduğu dönemde gerçekleşmişti. New York'tan, daha önce kimseye sunulmamış imkânlarla Hollywood'a transfer olan, kendisine dahi gözüyle bakılan genç tiyatro yönetmeni Orson Welles ilk filminde, o dönem gücünü yavaş yavaş yitirmeye başlamış medya tiranı William Randolph Hearst'ten hareketle eleştirel yönü çok baskın bir hikâye anlatmıştı. Senaryo aşamasında adı American olan bu yapım, 50'li yılların ortasından itibaren sinema tarihinin en büyük başarılarından biri olarak selamlanmaya başlayan Yurttaş Kane - Citizen Kane'di elbette. Hearst'ün sahip olduğu tüm güçle, seyirciyle buluşmadan ortadan kaldırmaya çalıştığı bu filmin etrafında dönen tartışmalar, Hollywood'un sahne olduğu en büyük güç savaşlarından biri olarak tarihe geçti ve Yurttaş Kane'in kazandığı saygınlık sebebiyle daha da ilgi çekici hâle geldi. Hakkında belgeseller ve kurmaca filmler yapıldı. İşte David Fincher'ın altı yılın ardından sinemaya döndüğü Mank de Yurttaş Kane'in yapım, daha doğrusu senaryo yazım sürecine odaklanıyor ama perspektifini bu efsaneleşmiş filmle sınırlamıyor. Kamerasını, hayal fabrikası Hollywood'a ve bu yapının temas ettiği birçok farklı alana bir mikroskopmuşçasına çeviriyor. Mank: Fincher'ın Hollywood'u Senaryosu David Fincher'ın babası Jack Fincher tarafından kaleme alınan Mank, her şeyden önce bir tasarım harikası. Olayların geçtiği 30'lar ve 40'lar Hollywood'u, büyük bir çabayla nefes kesici şekilde yeniden yaratılıyor filmde. Filmin büyük bölümünün Yurttaş Kane'in senaryosunun yazıldığı Kember Campbell Çiftliği'nde çekilmiş olması, dönemin görselliğini yansıtmak adına çekilen görüntülerin çözünürlüğünün üçte ikisinin feda edilmesi, Trent Reznor ve Atticus Ross ikilisinin yine o dönemin mikrofonlarıyla kaydedilen müzikleri ya da enfes ses tasarımının sadece tek bir kanalda toplanması... Örnekleri daha da artırılabilecek bu tercihler, Mank'in görsel ve işitsel bir şölene dönüşmesini sağlıyor elbette. Fakat bu noktada Fincher devreye giriyor; filmin albenili bir pakete sarılmış bir dönem anlatısına, kof bir Hollywood nostaljisine dönüşmesine ya da zor şartlarda film yapmanın ne kutsal bir iş olduğuna dair bir romantizme saplanmasının önüne geçiyor. Mank'te Hollywood'u farklı düzey ve boyutlarda mücadelelerin domine ettiği, görkemiyle ürküten bir cephe gibi tasvir ediyor Fincher. Gary Oldman'ın şimdiden Oscar'ın en güçlü adaylarından biri olmasını sağlayan enfes performansıyla hayat verdiği Herman J. Mankiewicz nam-ı diğer Mank'in, kendi içinde verdiği savaşla başlıyor bu silsile. Filmin odağında, Hollywood'un en önemli senaristlerinden biriyken, yavaş yavaş bu dünyadan uzaklaşan, kendini içkiye vuran Mank'in Orson Welles'ten gelen teklif üzerine Yurttaş Kane'in senaryosunu yazmak için…

Yazar Puanı

Puan - 80%

80%

Mank'te Hollywood'u farklı düzey ve boyutlarda mücadelelerin domine ettiği, görkemiyle ürküten bir cephe gibi tasvir ediyor Fincher.

Kullanıcı Puanları: 4.17 ( 3 oy)
80


Tüm içerdikleriyle Hollywood, her dönem Holywood’un en çok ilgisini çeken konuların başında gelmiştir. Billy Wilder’dan David Lynch’e, Robert Altman’dan Coen Kardeşler’e farklı kuşaklardan farklı üsluplara sahip birçok önemli yönetmen, Hollywood’un ne menem bir şey olduğunu irdeleyen filmlere imza atmıştır. Bu filmlerden bazıları bu rüyalar şehrini tersyüz ederek burayı bir kabus gibi tasvir etmiş, bazıları da Hollywood’a nostaljik bakışlarıyla sinemanın büyüsüne, bu büyünün yaratıldığı mekân ve dönemlere hürmetlerini sunmuşlardır. Bu yapımların Hollywood’a yaklaşımları, istisnalar dışında, burada film yapma pratiklerinin etkilerini bireysel düzeyde ele almak, buradan genel bir panaroma çıkarmak şeklindedir. Fakat filmler, özellikle bu filmlerin odaklandığı stüdyo döneminde çok büyük kitle iletişim araçlarıdır; dolayısıyla kamuoyunun dizayn edilmesi açısından çok önemli aygıtlardır. Tam bu özelliğinden ileri gelir şekilde burası, yükselen ya da parlak günlerini geride bırakmış yıldızların, hayal kırıklıklarının, dibe vuruşların olduğu kadar güç savaşlarının da merkezidir. Bu güç savaşlarından en büyüğü henüz Hollywood’un Hollywood’a dönüşümünün en hızlı olduğu dönemde gerçekleşmişti. New York’tan, daha önce kimseye sunulmamış imkânlarla Hollywood’a transfer olan, kendisine dahi gözüyle bakılan genç tiyatro yönetmeni Orson Welles ilk filminde, o dönem gücünü yavaş yavaş yitirmeye başlamış medya tiranı William Randolph Hearst‘ten hareketle eleştirel yönü çok baskın bir hikâye anlatmıştı. Senaryo aşamasında adı American olan bu yapım, 50’li yılların ortasından itibaren sinema tarihinin en büyük başarılarından biri olarak selamlanmaya başlayan Yurttaş Kane – Citizen Kane’di elbette. Hearst’ün sahip olduğu tüm güçle, seyirciyle buluşmadan ortadan kaldırmaya çalıştığı bu filmin etrafında dönen tartışmalar, Hollywood’un sahne olduğu en büyük güç savaşlarından biri olarak tarihe geçti ve Yurttaş Kane’in kazandığı saygınlık sebebiyle daha da ilgi çekici hâle geldi. Hakkında belgeseller ve kurmaca filmler yapıldı. İşte David Fincher’ın altı yılın ardından sinemaya döndüğü Mank de Yurttaş Kane’in yapım, daha doğrusu senaryo yazım sürecine odaklanıyor ama perspektifini bu efsaneleşmiş filmle sınırlamıyor. Kamerasını, hayal fabrikası Hollywood’a ve bu yapının temas ettiği birçok farklı alana bir mikroskopmuşçasına çeviriyor.

Mank: Fincher’ın Hollywood’u

Senaryosu David Fincher’ın babası Jack Fincher tarafından kaleme alınan Mank, her şeyden önce bir tasarım harikası. Olayların geçtiği 30’lar ve 40’lar Hollywood’u, büyük bir çabayla nefes kesici şekilde yeniden yaratılıyor filmde. Filmin büyük bölümünün Yurttaş Kane’in senaryosunun yazıldığı Kember Campbell Çiftliği’nde çekilmiş olması, dönemin görselliğini yansıtmak adına çekilen görüntülerin çözünürlüğünün üçte ikisinin feda edilmesi, Trent Reznor ve Atticus Ross ikilisinin yine o dönemin mikrofonlarıyla kaydedilen müzikleri ya da enfes ses tasarımının sadece tek bir kanalda toplanması… Örnekleri daha da artırılabilecek bu tercihler, Mank’in görsel ve işitsel bir şölene dönüşmesini sağlıyor elbette. Fakat bu noktada Fincher devreye giriyor; filmin albenili bir pakete sarılmış bir dönem anlatısına, kof bir Hollywood nostaljisine dönüşmesine ya da zor şartlarda film yapmanın ne kutsal bir iş olduğuna dair bir romantizme saplanmasının önüne geçiyor.

Mank’te Hollywood’u farklı düzey ve boyutlarda mücadelelerin domine ettiği, görkemiyle ürküten bir cephe gibi tasvir ediyor Fincher. Gary Oldman’ın şimdiden Oscar’ın en güçlü adaylarından biri olmasını sağlayan enfes performansıyla hayat verdiği Herman J. Mankiewicz nam-ı diğer Mank’in, kendi içinde verdiği savaşla başlıyor bu silsile. Filmin odağında, Hollywood’un en önemli senaristlerinden biriyken, yavaş yavaş bu dünyadan uzaklaşan, kendini içkiye vuran Mank’in Orson Welles’ten gelen teklif üzerine Yurttaş Kane’in senaryosunu yazmak için girdiği badirelerle dolu yol var. Bu yola o dönem stüdyoların memurlarından çok da fazlası gibi görülmeyen ama sanatçılığı herkesin malumu olan senaristlerden birinin peşinden çıkılması, çok geniş bir imkânlar ağı sunuyor David Fincher’a. Fincher da bu imkânların hepsini değerlendirerek, önüne çıkan tüm soru işaretlerinin cevaplarını arıyor; böylelikle filmin odağı sürekli genişliyor. Vazgeçmenin arifesine gelmiş bir senaristin alkolle mücadelesi, önce bir yönetmen ve senaristin eser üzerindeki hak mücadelesine doğru genişlediği gibi; Mank ve Welles ikilisi, önce Yurttaş Kane’i yapabilmek ve sonra da seyirciyle buluşturabilmek adına Hollywood’daki stüdyo yöneticileri ve onlar üzerinde dahi söz sahibi olan başka güç odaklarıyla da amansız bir sürtüşmeye giriyor. Mankiewicz’in insani güvenilirliğinin de, yakın arkadaşı olan ve Hearst’ün Hollywood’daki bağlantıları vasıtasıyla ünlü yaptığı iddia edilen Marion Davies’ten (Davies’e müthiş bir performansla hayat veren Amanda Seyfried’ın adını anmadan geçmeyelim) öğrendiklerini senaryosunda kullanması noktasında tartışmaya açılması ekleniyor bunlara. Gittikçe daha çok karakterin olay örgüsüne dâhil olduğu -ve böylece sinefiller için, içinde kaybolunması müthiş keyifli bir oyun alanı hüviyeti de kazanan- bu ihtişamlı güç savaşları labirenti, bir noktada sinema sektörünün dışına doğru açılıyor. İşte Mank’i girişte türlü varyasyonlarını saydığımız Hollywood filmlerinden ayıran en bariz noktalardan biri de burası oluyor.

Bu aks, Mankiewicz’in stüdyo sisteminin kurucularından olan Louis B. Mayer’la yaşadığı sürtüşme üzerinden sosyalist yazar Upton Sinclair’ın 1934 yılında Kaliforniya valisi olmak için yürüttüğü kampanyaya odaklanıyor. Büyük stüdyoların ve yapımcıların desteklemedikleri bir politikacı aleyhine ne kadar kolay şekilde sahte haberler yapabildiklerinin yanında bunları sinema filmlerinden önce seyircilere sunduklarının açık edilmesi ve bu işte William Randolph Hearst’ün de parmağının olduğunun vurgulanması, Mank’in çizdiği Hollywood tablosunun iyice karanlıklaşmasına ve kapsama alanının genişlemesine neden oluyor. Burası öyle bir Hollywood ki ne “dahi” Orson Welles -sıklıkla yapıldığı gibi- onore ediliyor ne sayısız klasiğin ortaya çıkmasında pay sahibi olan yapımcılar işledikleri suçlardan arındırılıyor. Herkesin herkesin kuyruğuna bastığı, kimsenin güvenilir bir profil çizmediği, dostlukların profesyonel eğilimlerle sınandığı, film yapım şirketlerinin kara propagandanın enstrumanı olduğu bu kompleks yapı, girenin temiz kalamadığı kapkaranlık ve bir o kadar gösterişli -ya da gösterişçi- bir labirente dönüşüyor Fincher’ın gözünde. Mank’in içerdiği sahte ya da üretilmiş haberler aksı vasıtasıyla günümüze yani post truth çağına da kanca attığını ve bu karanlık sistemin devamlılığına dair sözler ürettiğini de belirtmekte fayda var.

Filmin bir noktasında Yurttaş Kane’in yapımcısı John Houseman, Mankiewicz’in kaleme aldığı senaryoyla ilgili düşüncelerini ifade ederken, “zamanda atlayıp duran bölümler dizisi” türevi bir ifade kullanıyor, Mankiewicz ise “Zihnime hoş geldin” şeklinde cevap veriyor. Mank de anlatı yapısı olarak benzer bir yöntemi kullanıyor. Filmin başında senaryo üzerine çalışacağı çiftliğe gelen Mankiewicz’in o zamana kadar Hollywood’da yaşadıklarını, bölümler hâlinde anlatıyor. Anlattıkça alkolik, kumar bağımlısı ve huysuz bir adam olarak tanıştığımız ana karakterin etrafı bu bölümlerle kaplanıyor ve Fincher’ın hikâye anlatıcılığında yarattığı sihirler bu bölümlerin arasını bir dolgu malzemesiymişçesine dolduruyor. Ortasında Hollywood’un hem içinde hem dışında konumlanmış bir figür olan Herman J. Mankiewicz’in konumlandığı karanlık ve şaşaalı tablo yavaş yavaş tamamlanıyor. Aslında bu tablonun karanlığı da, söz konusu şaşaanın olan biten her şeyin üzerine düşürdüğü devasa bir gölgeden ileri geliyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information