Rainer Werner Fassbinder ismi duyulduğu zaman akla ilk, üretkenliği ve sıra dışı kişiliği gelir. 37 yıllık kısa yaşamına çoğu uzun metraj 40’tan fazla film sığdırmış, aynı anda birkaç projeyi yürütmüş, bir yılda birden fazla filme imza atmış, sadece yönetmen olarak değil oyuncu, senarist, yapımcı, kameraman ve görüntü yönetmeni gibi pek çok sorumluluğu üstlenmiş, bunun yanı sıra tiyatro oyunları yazıp yönetmiş bir isimden bahsediyoruz. Düşünüldüğünde tüm bunları kısa bir yaşama sığdırmak kolay iş değil. Lakin Fassbinder tüm bunları delicesine bir tutkuyla gerçekleştirmiş, durmak bilmeyen bir enerjiyle peş peşe filmler üretmiş, derdini sinemayla anlatmaya girişmiş bir figür. Bitmek bilmeyen enerjisini, toksik içeriği yüksek alkol-uyuşturucu-sigara üçgeninde geçen madde bağımlılıklarından ve patolojiye varan, provokasyona açık taşkın kişiliğinden aldığı aşikâr. Zamanın popüler deyişiyle “hızlı yaşayıp genç ölmüş”, kendisine “enfant terrible-yaramaz çocuk” lakabı yakıştırılmış. Tüm bu çabanın arkasındaki motivasyona baktığımızda ise içindeki perdeye yansıtma, süreklilik arz eden kendini ifade etme çabası olduğunu görüyoruz. Fassbinder, tiyatroculuğundan da edindiği tecrübeyle sinemanın anlatım olanaklarını daha çok benimsemiş, derdini ani ölümüne kadar onunla anlatmayı tercih etmiş. 1982 yılında, henüz 37 yaşındayken hayata veda ettiğinde, geride üzerine konuşmaya devam ettiğimiz savaş sonrası Almanya’yı tasvir eden 40’tan fazla film bıraktı. Bunun yanı sıra klasik uyarlamaları da içeren tiyatro oyunlarını da bu listeye eklemek gerek.

Alman sinemasındaki yerine baktığımızda savaş sonrası toparlanmaya çalışan bir ülkeyi ve insanlarını görürüz. Bir tarafta büyük bir yıkım getiren savaşın enkazı, diğer taraftaysa yeniden ayaklanmaya çalışan bir toplum ve beraberinde getirdiği yükler. Filmlerindeki karakterlere baktığımızda ise gündelik hayatın içinde tutunmaya çalışan sıradan insanlar, işçiler, göçmenler, kendine bir yol çizmeye çalışan kadınlar, suça eğilimli tipler, küçük burjuva dünyasından karakterler görülür. Bu geniş karakter repertuarı, dönemin ikiye bölünmüş Almanya’sını tasvir eder. Toplumsal buhranın etkileri gündelik hayatta hissedilirken, öte yandan büyük bir değişim hızla yaşanmaktadır. Filmlerinin temalarına baktığımızda kişisel yaşamından etkilerle beraber politik ve toplumsal tavrının yansımaları görülür. Kişiler arasındaki sevgi ilişkileri ve bunun etrafında şekillenen duygusal açmazlar, sevgisizlik, sadakat, aidiyet ve bağ kurma meseleleri bireysel alanın temaları olarak şekillenir. Toplumsal yana baktığımızda göçmenlik ve kültürel/sosyal uyum, kadınlar aracılığıyla toplumsal cinsiyet meselesi, çalışma hayatı ve iktidar ilişkileri, yeni ekonomik örgütlenmeye uyum ve değerler çatışması ve iktidar ilişkileri genel çerçeveyi oluşturur.

Bu yazıda ele alacağımız Maria Braun’un Evliliği – Die Ehe der Maria Braun, yönetmenin filmografisinde önemli bir yer tutan, kadın karakterlerin anlatının merkezinde olduğu BRD (Bundesrepublik Deutschland-Batı Almanya) üçlemesinin ilk halkasını oluşturur. Savaş sonrası Almanya’sında üç farklı kadın profili sunan üçleme, karakterlerini derinlemesine ele alırken dönemin toplumsal ruhunu yansıtır.

Maria Braun’un Evliliği: Değişen İnsanlar, Dönüşen Almanya

Film, açılışını bir devrin kapanışıyla yapar. Tarihin en utanç verici figürlerinden biri olan Hitler’in resminin olduğu duvar, Müttefikler’in bombardımanında düşer. Maria ve Nazi subayı eşi Herman Braun, bombardıman altında nikah törenlerini yapmaktadır. Nikahın hemen ardından Herman’ın cepheye dönmesiyle yeni evli çiftin yolları ayrılır. Yıkılmakta olan Almanya’da bir devir kapanmaktadır. Savaşın bitimiyle beraber ülke işgale uğramış, geriye koca bir enkaz ve harabe şehirler kalmıştır. Savaşta kaybolan pek çok insandan biri de Maria’nın eşi Herman’dır. Öldüğüne ya da yaşadığına dair kesin bir kanıt yoktur. Bu sebeple Maria sırtında onun fotoğrafıyla dolaşır, her gün onu arar. Umutları tükendiğinde bundan vazgeçer. Oldukça dramatik olan bu sahneler, milyonlarca insanın yaşamına mal olan savaşın bıraktığı yıkımı resmeder. İnsanlar, acı içinde kaybettiklerinin yasını tutarken öte yandan yoksulluğun ve çaresizliğin içinde hayatta kalmaya çalışır. İşgale uğramış, ekonomisi çökmüş ülkede büyük bir yokluk ve sefalet vardır.

Toplumsal atmosferin iç karartıcı ortamında Maria ve ailesi, savaş nedeniyle viraneye dönmüş evlerinde hayatlarını sürdürmeye çalışır. Kayıp eşinden umudunu kestiğinde çalışmaya karar verir ve sadece işgal askerlerinin girebildiği bir barda çalışmaya başlar. Burada, ona ilgi duyan siyah bir Amerikalı askerle yakınlaşır. Kısa sürede ilerleyen ilişki, Maria için maddi-manevi bir teselli olur. Sevgilisiyle birlikte olduğu bir anda, umulmadık bir şekilde kayıp olan eşi Herman çıkagelir. Bu, Maria açısından beklenmedik bir sürprizdir ancak sevinçle kocasının boynuna atılır. Her ne kadar bir başkasıyla birlikte olmuşsa da eşine olan sevgisi ve sadakati devam eder. Bu durum Maria’nın hayatta kalabilmek adına ne kadar kontrollü ve rasyonel davranacağının işaretini verir. Esasen birlikte olduğu sevgilisi, kişisel çıkarlarının ötesinde fazla bir anlam ifade etmez. Koşullar değiştiğinde ondan her an vazgeçebilecektir. Görünüş itibarıyla içten bir sevgi duyduğu kişi, kazara işlediği cinayeti üstlenen eşi Herman’dır.

Maria’nın kendisine fırsatlar yaratması ve yükselişi, eşinin cezaevine girmesinden sonra da devam eder. Yeni işindeki patronu Karl Oswald’ın ona olan ilgisini de kullanarak basamakları hızla yükselir. Çekiciliği, kıvrak zekâsı ve hırsları sayesinde zamanla ekonomik ve sosyal imtiyazlar elde ederek sınıfsal konumunu yukarıya taşır. Öte yandan Herman’ı cezaevinde ziyaret ederek aralarındaki bağı sürdürmeye çalışır. Eşine olan bağlılığı devam ediyor olsa da bunun ne kadar gerçek bir sevgi olduğu tartışmalıdır, aralarındaki bağ şüphe çeker. Maria’nın yaşam standartlarının yükselişinin ona maliyeti, bütünsel bir yabancılaşmadır. Her ne kadar sınıfsal bir değişim yaşasa da, kişiliğindeki değişim göze çarpar. Bireysel çıkarlarını her şeyin üstünde tutan, yükselme arzusu içinde içsel değerlerinden uzaklaşmış bir tablo çizer. En nihayetinde bu durumun ona getirisi büyük bir düş kırıklığı olacaktır. Herman’la kurduğu bağların da gerçek olmayışının keşfi, onda yıkıcı bir etki yaratır.

Yönetmen Fassbinder, Maria Braun özelinde savaş sonrası Almanya’da yaşanan çok boyutlu toplumsal değişimlerin izini sürer. Hayatta kalabilmek adına daha bireysel ve çıkar odaklı düşünmeye başlayan insanların ve buna zemin hazırlayan sosyal ortamın eleştirel bir tasvirini sunar. Almanya’nın yükselişi, ekonomik anlamda canlanması insanlar açısından maddi zenginlik yaratırken, değerler açısından bir fakirleşme söz konusu olur. Elbette yaşanan yıkımdan ve yarattığı karamsarlıktan kurtulmak anlaşılır olmakla birlikte elde edilen kazanımların insani değerler ve ilişkiler açısından bir yoksunlaşma yarattığı görülür. Bu durum, Maria Braun örneğinde görüldüğü üzere arzu edilmeyen yıkıcı bir yere varır. Bireyselleşme ve rasyonelleşmenin aşırı ucu, bir başka kara noktaya varır. Fassbinder’in birçok filminde birlikte çalıştığı vazgeçilmez oyuncularından Hanna Schygulla, Maria Braun’u üstün bir performansla canlandırır.

Maria Braun’un Evliliği – Die Ehe der Maria Braun, savaş sonrası madden ve manen bir enkaza dönmüş ülkenin yeniden toparlanma sürecini gerçekçi bir tasvirle ele alan eleştirel bir filmdir. Fassbinder, içinde doğduğu toplumun sancılarını hisseden bir isim olarak dönemin projeksiyonunu sunar.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information