Apichatpong Weerasethakul, son filminde izleyiciyi tanımlayamadığı bir sesin kafasında yankılanmasıyla sık sık irkilen Jessica'nın peşine takarak bilinçaltında, bilinçüstünde ve gerçeklik algısının sınırları etrafında ağır ritimli bir gezintiye çıkarıyor. Memoria, yalnızca izleyicisinin değil, karakterlerinin de algılarıyla oynuyor. Tilda Swinton'ın başrolünü üstlendiği filmde Jessica, hastanedeki kız kardeşini ziyaret etmek amacıyla Kolombiya'nın başkenti Bogotá’ya gidiyor. İskoçyalı bir botanist olan Jessica bu süre zarfı içerisinde tanımlayamadığı, kuvvetli bir ses işiterek sürekli olarak irkiliyor. Filmin başlarında bu sesi yalnızca kendisinin duyduğunu fark ediyor. Daha sonra peşini bırakmayan bu sesi tanımlayabilmek adına bir ses mühendisi ile bir araya geliyor. Hikâye ilerledikçe Jessica için gitgide daha da bulanıklaşan bilince dair sınırlar üzerinden, bir rüya atmosferi yaratıp bilinmeyen bir sesin peşine takılarak çıkılan bu yolculuğu daha fazla katmanlandırıyor film. Dünya prömiyerini 74. Cannes Film Festivali'nde gerçekleştirdikten sonra ülkemizdeki izleyiciyle 4. Başka Sinema Ayvalık Film Festivali'nde buluştuktan sonra bu kez Filmekimi kapsamında gösterilen film, 2 saati aşan süresi esnasında her ne kadar izleyicisini anlatısının içine çekme merakına hiçbir zaman düşmese de yine de onları, algısal sınırları sürekli olarak genişlemeye devam eden ilgi çekici bir yolculuğa ortak ediyor. Memoria: Bilinç Sınırlarında İrkilten Bir Gezinti Yönetmen, ülkesi Tayland'ın sınırlarına çıkmayı tercih ettiği ilk filminde kendi başına gelen bir medikal durumdan ilham alıyor ve Tilda Swinton'a tıpkı kendisinin de deneyimlediği gibi bir "patlayan kafa sendromu" ile musallat oluyor. Film, Jessica'nın duyduğu ani sesle uykusundan sıçrayarak uyanmasıyla başlıyor. Doğal olarak Jessica, onunla birlikte ilk sıçrayışımız olmayacak olan bu irkilmeye sebebiyet veren sesin peşine düşüyor. Bir yandan da kafasının içindeki bu sesi yalnızca kendisi duyabildiği için zihninin kendisine oynadığı bu bilmeceyi anlamlandırmak çok daha güç bir hâl alıyor. Böylelikle hikâyenin film boyunca sürekli olarak genişlemeye devam edecek olan alanını ilk başta karakterlerin gerçeklik algısını ayırarak büyütüyor. Bu noktada ağırlıklı olarak ses tasarımından güç alan film, aynı zamanda kendimize kimsenin duymadığı bir sesi duyuyor olsaydık, başkalarına nasıl anlatırdık sorusunu yönelterek bizlerin de algılarımızın yaşamın akışı esnasında fark etmediğimiz, fakat bizleri birbirimizden doğduğumuz andan öldüğümüz ana dek ayıran farklılıkları üzerine düşünmeye itiyor. Yaşarken sorgulamadan kanıksadığımız bu farklılık, filmde gitgide daha reddedilemez bir boyuta varıyor ve hatta bir noktada Jessica, delirmeye başladığını düşünmeye başlıyor. Ancak film, alanını hiç durmadan genişletme yolculuğunda gerçeklik algısı ve algı farklılıkları üzerinde gerçekleştirdiği deneyleri bununla sonlandırmıyor. Şuuruna farklı hâllerinde gezinen Jessica üzerinden var olmanın gerçekliğini şüpheye düşürüp, göreceliliğini sorguluyor. Jessica'nın duyduğu sesler gibi, onun için var olan biri aslında hiç var olmamış olabiliyor. Böylece, filmin izleyicisinin önüne attığı algısal bilmecelere bir yenisi daha ekleniyor ve hikâye alanını genişletmeye mütemadiyen devam ediyor. İzleyicisine deneysel bir deneyim sunan Memoria, bizleri hikâyenin içerisine çekmek için ya da bizlere keyifli zaman geçirtebilmek için herhangi bir çaba göstermiyor. Aksine, neredeyse filmin tamamı boyunca Tilda Swinton'ın bilinçaltı ve bilinçüstü arasında sıkışmış uyurgezer bir hâlde süzülmesine eşlik eden doğa sahneleri ve patlama sesinden arta kalan zamanlarda hakimiyetini sürdüren derin sessizlik bizleri sakinleştiriyor ve Jessica'nın ruhsal durumunu bizlere yansıtıyor. Ancak Weerasethakul'un bu sakinlik hâliyle bir film deneyiminden çok terapi seansını anımsatan düzeni kurma sebebinin ardında başka bir amaç yatıyor. Zira bu sakinliği yakaladığımız her an, Jessica'nın duyduğu yüksek ve ani ses tarafından…

Yazar Puanı

Puan - 85%

85%

Apichatpong Weerasethakul'un Tayland'dan ilk kez çıktığı ve Tilda Swinton'la çalıştığı Memoria, izleyicinin ilgisini nasıl çekeceğini hiç önemsemiyor belki fakat hikâyesinin alanını sürekli olarak daha da genişleterek gerçeklik algısının sınırlarını alışılmadık yollarla yokluyor ve tam anlamıyla kendine özgü bir deneyim sunuyor.

Kullanıcı Puanları: 4.4 ( 4 oy)
85

Apichatpong Weerasethakul, son filminde izleyiciyi tanımlayamadığı bir sesin kafasında yankılanmasıyla sık sık irkilen Jessica’nın peşine takarak bilinçaltında, bilinçüstünde ve gerçeklik algısının sınırları etrafında ağır ritimli bir gezintiye çıkarıyor. Memoria, yalnızca izleyicisinin değil, karakterlerinin de algılarıyla oynuyor.

Tilda Swinton’ın başrolünü üstlendiği filmde Jessica, hastanedeki kız kardeşini ziyaret etmek amacıyla Kolombiya’nın başkenti Bogotá’ya gidiyor. İskoçyalı bir botanist olan Jessica bu süre zarfı içerisinde tanımlayamadığı, kuvvetli bir ses işiterek sürekli olarak irkiliyor. Filmin başlarında bu sesi yalnızca kendisinin duyduğunu fark ediyor. Daha sonra peşini bırakmayan bu sesi tanımlayabilmek adına bir ses mühendisi ile bir araya geliyor. Hikâye ilerledikçe Jessica için gitgide daha da bulanıklaşan bilince dair sınırlar üzerinden, bir rüya atmosferi yaratıp bilinmeyen bir sesin peşine takılarak çıkılan bu yolculuğu daha fazla katmanlandırıyor film. Dünya prömiyerini 74. Cannes Film Festivali’nde gerçekleştirdikten sonra ülkemizdeki izleyiciyle 4. Başka Sinema Ayvalık Film Festivali‘nde buluştuktan sonra bu kez Filmekimi kapsamında gösterilen film, 2 saati aşan süresi esnasında her ne kadar izleyicisini anlatısının içine çekme merakına hiçbir zaman düşmese de yine de onları, algısal sınırları sürekli olarak genişlemeye devam eden ilgi çekici bir yolculuğa ortak ediyor.

Memoria: Bilinç Sınırlarında İrkilten Bir Gezinti

Yönetmen, ülkesi Tayland’ın sınırlarına çıkmayı tercih ettiği ilk filminde kendi başına gelen bir medikal durumdan ilham alıyor ve Tilda Swinton’a tıpkı kendisinin de deneyimlediği gibi bir “patlayan kafa sendromu” ile musallat oluyor. Film, Jessica’nın duyduğu ani sesle uykusundan sıçrayarak uyanmasıyla başlıyor. Doğal olarak Jessica, onunla birlikte ilk sıçrayışımız olmayacak olan bu irkilmeye sebebiyet veren sesin peşine düşüyor. Bir yandan da kafasının içindeki bu sesi yalnızca kendisi duyabildiği için zihninin kendisine oynadığı bu bilmeceyi anlamlandırmak çok daha güç bir hâl alıyor. Böylelikle hikâyenin film boyunca sürekli olarak genişlemeye devam edecek olan alanını ilk başta karakterlerin gerçeklik algısını ayırarak büyütüyor. Bu noktada ağırlıklı olarak ses tasarımından güç alan film, aynı zamanda kendimize kimsenin duymadığı bir sesi duyuyor olsaydık, başkalarına nasıl anlatırdık sorusunu yönelterek bizlerin de algılarımızın yaşamın akışı esnasında fark etmediğimiz, fakat bizleri birbirimizden doğduğumuz andan öldüğümüz ana dek ayıran farklılıkları üzerine düşünmeye itiyor. Yaşarken sorgulamadan kanıksadığımız bu farklılık, filmde gitgide daha reddedilemez bir boyuta varıyor ve hatta bir noktada Jessica, delirmeye başladığını düşünmeye başlıyor. Ancak film, alanını hiç durmadan genişletme yolculuğunda gerçeklik algısı ve algı farklılıkları üzerinde gerçekleştirdiği deneyleri bununla sonlandırmıyor. Şuuruna farklı hâllerinde gezinen Jessica üzerinden var olmanın gerçekliğini şüpheye düşürüp, göreceliliğini sorguluyor. Jessica’nın duyduğu sesler gibi, onun için var olan biri aslında hiç var olmamış olabiliyor. Böylece, filmin izleyicisinin önüne attığı algısal bilmecelere bir yenisi daha ekleniyor ve hikâye alanını genişletmeye mütemadiyen devam ediyor.

İzleyicisine deneysel bir deneyim sunan Memoria, bizleri hikâyenin içerisine çekmek için ya da bizlere keyifli zaman geçirtebilmek için herhangi bir çaba göstermiyor. Aksine, neredeyse filmin tamamı boyunca Tilda Swinton’ın bilinçaltı ve bilinçüstü arasında sıkışmış uyurgezer bir hâlde süzülmesine eşlik eden doğa sahneleri ve patlama sesinden arta kalan zamanlarda hakimiyetini sürdüren derin sessizlik bizleri sakinleştiriyor ve Jessica’nın ruhsal durumunu bizlere yansıtıyor. Ancak Weerasethakul’un bu sakinlik hâliyle bir film deneyiminden çok terapi seansını anımsatan düzeni kurma sebebinin ardında başka bir amaç yatıyor. Zira bu sakinliği yakaladığımız her an, Jessica’nın duyduğu yüksek ve ani ses tarafından bölünüyor ve tıpkı onun yaşadığı irkilme gibi bir sıçrayış yaşamamıza sebep oluyor. BBöylece hâlihazırda Tilda Swinton’ı çok seven bir izleyici olarak peşine takılmaktan hiç de sıkıntı duymadığım hikâye benim için oynadığı oyuna her seferinde aynı hızla düştüğüm, beni aynı tuzağa birden fazla kez düşürebilecek kadar zekice kurulmuş bir plan hâline geliyor. Bir de filmin başında kafamızı kurcalayan her şey, gidişat esnasında politik dokunuşlar eşliğinde, hayatlarımızın belirli dönemlerinde işittiğimiz seslerin aslında hafızamızı oluşturan etkisiyle bağlanınca, film tüm ağırlığına ve herkese hitap etmeyecek deneyselliğine rağmen izleyicisini Weerasethakul’un yönetmen olarak böyle bir deneyimi inşa etme şekline ve Tilda Swinton’la yakaladığı uyuma bir kez daha hayran bırakıyor.

Apichatpong Weerasethakul’un Tayland’dan ilk kez çıktığı ve Tilda Swinton’la çalıştığı Memoria, izleyicinin ilgisini nasıl çekeceğini hiç önemsemiyor belki fakat hikâyesinin alanını sürekli olarak daha da genişleterek gerçeklik algısının sınırlarını alışılmadık yollarla yokluyor ve tam anlamıyla kendine özgü bir deneyim sunuyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information