iPanaLThIsQ

Alessandro Luchetti ve Manuela Lazic tarafından hazırlanan video essay, Yeni Gerçekçilik sonrası dönemin en önemli yönetmenlerinden biri olan Michelangelo Antonioni’nin filmlerindeki gerçeklik kavramının göreceliğine dikkat çekiyor.

İnsanlar ve kalpleri arasındaki uzaklığı vurgulayarak modernitenin karmaşasını ve yarattığı izolasyon hissini sorgulayan Antonioni, karakterlerini boş alanlarda konumlandırarak yalnızlık kavramını sinematik dilin gücünü kullanarak anlatıyor. The Passenger filmi, ıssız bir çölde başlıyor. L’Avventura kayalıklarla kaplı ıssız bir adadan, terkedilmiş köylerden; Blow Up ise boş bir Londra parkından görüntüler içeriyor. Bu mekanların ortak özelliği ise, karakterlerin büyük kareler içindeki yalnızlığını, terk edilmişliğini ve kayboluşlarını simgeliyor oluşu. Karakterlerin bir arada olduğu sahnelerde bile, uzaklık hissi hakim. Karakterler kompozisyonla bir bütünlük oluşturmuyor, kadrajın içinde olmalarına rağmen adeta kompozisyondan dışlanıyor.

Antonioni Sinemasında Gerçeklik Algısı

Antonioni filmlerinde, birbirine paralel birçok karakter görüyoruz. Bazı karakterler neredeyse birbirlerinin bedenlerinin aynısı olarak karşımıza çıkıyor. La Notte filminde, hem Lidia hem de Giovanni kendilerine eşleri gibi görünüp eşleri gibi giyinen başka suretler buluyor. The Passenger filminde, Jack Nicholson tarafından canlandırılan David Locke karakteri ise görünüş olarak, kimliğini çaldığı Robertson’a benziyor.

L’Eclisse filminde iki sevgilinin bir zamanlar gittikleri ve yeniden buluşmak üzere anlaştıkları yerlerdeki ‘bulunmama’ halleri gösteriliyor. Filmin sonunda Antonioni bizi, Vittoria’nın söz verdiği üzere yeni sevgilisi Piero ile buluşmaya geleceğine inandırıyor. Fakat buluşmaya gelen, gördüğümüz kadın bedeni Vittoria’ya ait değil. Blow Up filminde, Thomas elindeki görünmez tenis topunu pandomimcilere geri attığında Antonioni sahneye tenis oyunlarından ses ekleyerek kısmen somutlaştırdığı bir gerçeklik algısı yaratıyor ve gerçeklik algısının göreceliğine dikkat çekiyor.

Ölümün, “Kayboluş”un ve Geçmişin Anlatısı

Antonioni’nin filmleri, kaybolan insanlar veya bir ölüm etrafında merkezlenir. Filmlerinde genellikle karakterlerinin yaşamlarının bir gününü yakalar ve izleyicisine o günden parçalar sunar. Kendimizi; L’Eclisse’de bir ilişkinin bitişinde, La Notte’de çok da tanımadığımız bir çiftin evliliklerinde, The Passenger’da ise bizim için belirsiz kalan bir soruşturmanın ortasında David Locke ile tanışırken buluruz.

Antonioni, karakterlerinin geldiği noktalara nasıl geldiklerini anlatırken flashback gibi klasik anlatı tekniklerine başvurmaz. Bunun yerine bize, karakterlerin geçmişleriyle olan ilişkilerinden parçalar sunar. Bizler de bu parçaları anlamlandırmaya çalışarak onları kısmen keşfedebiliriz. Geçmiş, Antonioni’nin karakterlerine musallat olur. Karakterlerin yaşanmışlıkları ise bize yalnızca geriye kalan objeler ve mekanlar aracılığıyla sunulur.

Antonioni sinemasının karakterlerinin hepsinin geçmişleriyle zor bir ilişkisi vardır. Geçmişi unutmak isterler. Çünkü geçmiş geçip gitmiş olsa da aslında her zaman oradadır. Hiçbir şey bitmez, geçmiş süregelen bir şeydir. Lidia, Giovanni’nin bir zamanlar onu ne kadar çok sevdiğini hatırlamadan edemez. Giovanni’nin zamanında ona verdiği, şu an ise tamamen unuttuğu aşk şiirini yanında taşır. Vittoria, Piero’yu sevmekte zorlanır çünkü Piero ona geçmişteki hayal kırıklıklarını hatırlatır.

Hayatta olduğu gibi, Antonioni filmlerindeki sonlar da “nihai” değildir. Önümüze sunulan sayısız sekanstan sonra bile bu karakterlerin neler yaşadığını tam olarak anlayamayız. Anna’ya ne olduğunu, Piero ve Vittoria’nın bir daha buluşup buluşmayacağını asla öğrenemeyecek olsak da hikâyelerin belli bir şekilde ‘son’uçlanmadığını biliyoruz.

Gizemin er ya da geç çözümlendiği klasik anlatıların aksine Antonioni, filmlerini süreksiz bir bilgi yokluğu üzerine inşa ederek bizi filmlerini deşifre etmeye davet eder. Boşlukları doldurma isteğimizi tetikleyerek film bittikten sonra neler olabileceğini hayal etmemize izin verir. Karakterlerinin ‘anlam’ duygusunu nasıl yitirdiklerini, bulundukları noktaya nasıl geldiklerini merak etmemizi ister. Kendimizi bulmamız için bizi sadece anlatıya değil, gerçekliğin kendisine yeni bir yoldan yaklaştırmayı umar.

Antonioni sineması, bizi kendi gerçeklik algımızın sorumluluğunu almaya davet ediyor ve adeta bunun içinde yaşamaktan başka seçeneğimiz olmadığını hatırlatıyor.

 

“- Eski yerleri unutabilsek, olan her şeyi unutabilsek ve günden güne hepsini bir kenara atsak daha iyi olmaz mıydı?

 – Ne yazık ki dünya bu şekilde işlemiyor.”

“- Wouldn’t it be better of we could just forget old places. Forget everything that happens and just throw it all away day by day.

 – Unfortunately the world doesn’t work that way.”

 

MUBI arşivinde yer alan video essay’i aşağıdan izleyebilirsiniz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information