Thomas Strube’nin ikinci uzun metraj filmi olan In den Gängen (Muhtemel Aşk), minimalist sinemanın başarılı bir örneği olarak karşımıza çıkarken yönetmenin ismini Michael Haneke ve Maren Ade gibi usta çağdaşlarının arasında anmamızın önünü açıyor. Başrollerde Toni Erdmann ve Victoria filmlerinden tanıdığımız Franz Rogowski ve Sandra Hüller’i izliyoruz. Christian isimli eski bir suçlunun süpermarket görevlisi olarak çalışmaya başlamasını anlatan film, hepimizin kendimize sıkça yönelttiği "Mesaiden sonra hayat var mı?" sorusunu işliyor. In den Gängen: Sıradan Bir Paralel Evren Film hakkında söylenebilecek ilk şey oldukça self-conscious olduğudur; açılış sekansında, bir süpermarketin gece vardiyasını izlerken arka planda Strauss’un Blue Danube’unu duyuyoruz. Müziğin lirizmi ve görsellerin çağrıştırdığı sıradanlığın oluşturduğu tezat, filmin minimalist tarzını en baştan ortaya koyuyor.  Bu doğrultuda gerek mekân gerek karakterler oldukça yüceltiliyor. Yönetmen, 2001: A Space Odyssey’e gönderme yapmayı amaçlamış mıdır bilinmez ama mekân karşımıza adeta bir uzay boşluğu olarak çıkıyor. Christian’ı ilk gördüğümüz sahnede, kendisinin, bir astronot misali, bu mekanda varlık gösterebilmek için gerekli teçhizatla donatılmasını izlememiz bu benzetmenin altını çiziyor. İzleyici filmin geçtiği mekânın sıradan bir süpermarketten çok daha büyük bir oluşum olduğuna ikna olduğu noktada, buna bir de içindeki karmaşık ilişkiler ağı ekleniyor; farklı departmanlar arasındaki ittifaklar ve anlaşmazlıklar, görevlilerin hiyerarşideki yerleri, departmanların sahip olduğu forkliftlerin özellikleri ve bunların ne şekilde taksim edildiğini, deneyimli bir çalışanın ağzından efsanelere yaraşır bir üslupla duyduğumuzda, bu devasa oluşumun apayrı bir evren olduğundan artık bir şüphemiz kalmıyor. Böylesine yoğun bir mekânın içindeki kişilerin karışımıza "karakter"den ziyade "çalışan" olarak çıkmaması mümkün değil; soyunma odasındaki aynanın üzerinde yer alan ve çalışanlara kıyafetlerine çeki düzen vermelerini hatırlatan "Müşteriler sizi bu şekilde görüyor" yazısını tekrar tekrar görmemiz bunu vurguluyor. Üç ana karakteri sırayla işleyen üç sekansta, içsel bir yolculuktan ziyade, karakterlerin kabuklarının soyulmasını izliyoruz. Her birini evlerine kadar takip edip onları mahrem anlarında gösteren, üçüncü kişi olarak konu oldukları diyaloglara kulak misafiri olan kamera, onları seyircinin gözünde "çalışan"dan "karakter"e dönüştürüyor. Minimalist sinema, filmik ögeleri belki de diğer janrlardan daha avangart bir şekilde kullanmakla yükümlü. İhtişamlı bir senaryo, usta bir yönetmen ve prodüksiyon ekibine emanet edildiğinde zekice ve ayrıksı buluşlara pek ihtiyaç yoktur. Gelgelelim, günlük hayatı konu edinen bir film, sıradanlığın, dış görünüşün arkasındaki anlama ulaşabilmeli ya da bunu kırıp yeni anlamlar yaratabilmeli ve estetik bir bakış yakalayabilmeli. Filmde kullanılan renk paletinin göz zevkine hitap ettiği pek iddia edilemese de bunun tutarlı bir şekilde kullanılması ve başarılı kompozisyonlar, söz konusu estetiği destekliyor; ne var ki In den Gängen’de Thomas Stuber’in en büyük silahının ses dizaynı olduğunu görüyoruz. Az önce Blue Danube valsinin, açılış sekansını nasıl ihtişamlı bir prologa dönüştürdüğünden bahsetmiştik. Benzer bir teknikle Sandra Hüller’in canlandırdığı Marion’un, okyanus dalgalarının sesiyle süblime edildiğini görüyoruz. Nitekim filmin subplot’u olan, Christian ve Marion arasındaki flörtöz ilişki, bu gerçeküstü anlatı ögesi sayesinde çözüme ulaşıyor. Bir aşk hikâyesini subplot olarak seçmek senaristlerin (ya da yönetmenlerin) genel eğilimidir. Ne var ki, estetiğini sıradanlığın içinde arayan In den Gängen için bu durum, bir furyaya kapılmaktan ziyade ayakları yere basan bir tercih olarak öne çıkıyor; aşk insanın dünyaya bakışını değiştirir derler örneğin. En nihayetinde yönetmen, sinematografi sayesinde bir süpermarketi izleyiciye oldukça estetik bir şekilde sunabilir;…

Yazar Puanı

Puan - 90%

90%

Thomas Strube’nin ikinci uzun metraj filmi olan In den Gängen, minimalist sinemanın başarılı bir örneği olarak karşımıza çıkarken yönetmenin ismini Michael Haneke ve Maren Ade gibi usta çağdaşlarının arasında anmamızın önünü açıyor.

Kullanıcı Puanları: 1.65 ( 1 oy)
90

Thomas Strube’nin ikinci uzun metraj filmi olan In den Gängen (Muhtemel Aşk), minimalist sinemanın başarılı bir örneği olarak karşımıza çıkarken yönetmenin ismini Michael Haneke ve Maren Ade gibi usta çağdaşlarının arasında anmamızın önünü açıyor. Başrollerde Toni Erdmann ve Victoria filmlerinden tanıdığımız Franz Rogowski ve Sandra Hüller’i izliyoruz. Christian isimli eski bir suçlunun süpermarket görevlisi olarak çalışmaya başlamasını anlatan film, hepimizin kendimize sıkça yönelttiği “Mesaiden sonra hayat var mı?” sorusunu işliyor.

In den Gängen: Sıradan Bir Paralel Evren

Film hakkında söylenebilecek ilk şey oldukça self-conscious olduğudur; açılış sekansında, bir süpermarketin gece vardiyasını izlerken arka planda Strauss’un Blue Danube’unu duyuyoruz. Müziğin lirizmi ve görsellerin çağrıştırdığı sıradanlığın oluşturduğu tezat, filmin minimalist tarzını en baştan ortaya koyuyor.  Bu doğrultuda gerek mekân gerek karakterler oldukça yüceltiliyor. Yönetmen, 2001: A Space Odyssey’e gönderme yapmayı amaçlamış mıdır bilinmez ama mekân karşımıza adeta bir uzay boşluğu olarak çıkıyor. Christian’ı ilk gördüğümüz sahnede, kendisinin, bir astronot misali, bu mekanda varlık gösterebilmek için gerekli teçhizatla donatılmasını izlememiz bu benzetmenin altını çiziyor.

İzleyici filmin geçtiği mekânın sıradan bir süpermarketten çok daha büyük bir oluşum olduğuna ikna olduğu noktada, buna bir de içindeki karmaşık ilişkiler ağı ekleniyor; farklı departmanlar arasındaki ittifaklar ve anlaşmazlıklar, görevlilerin hiyerarşideki yerleri, departmanların sahip olduğu forkliftlerin özellikleri ve bunların ne şekilde taksim edildiğini, deneyimli bir çalışanın ağzından efsanelere yaraşır bir üslupla duyduğumuzda, bu devasa oluşumun apayrı bir evren olduğundan artık bir şüphemiz kalmıyor.

Böylesine yoğun bir mekânın içindeki kişilerin karışımıza “karakter”den ziyade “çalışan” olarak çıkmaması mümkün değil; soyunma odasındaki aynanın üzerinde yer alan ve çalışanlara kıyafetlerine çeki düzen vermelerini hatırlatan “Müşteriler sizi bu şekilde görüyor” yazısını tekrar tekrar görmemiz bunu vurguluyor. Üç ana karakteri sırayla işleyen üç sekansta, içsel bir yolculuktan ziyade, karakterlerin kabuklarının soyulmasını izliyoruz. Her birini evlerine kadar takip edip onları mahrem anlarında gösteren, üçüncü kişi olarak konu oldukları diyaloglara kulak misafiri olan kamera, onları seyircinin gözünde “çalışan”dan “karakter”e dönüştürüyor.

Minimalist sinema, filmik ögeleri belki de diğer janrlardan daha avangart bir şekilde kullanmakla yükümlü. İhtişamlı bir senaryo, usta bir yönetmen ve prodüksiyon ekibine emanet edildiğinde zekice ve ayrıksı buluşlara pek ihtiyaç yoktur. Gelgelelim, günlük hayatı konu edinen bir film, sıradanlığın, dış görünüşün arkasındaki anlama ulaşabilmeli ya da bunu kırıp yeni anlamlar yaratabilmeli ve estetik bir bakış yakalayabilmeli. Filmde kullanılan renk paletinin göz zevkine hitap ettiği pek iddia edilemese de bunun tutarlı bir şekilde kullanılması ve başarılı kompozisyonlar, söz konusu estetiği destekliyor; ne var ki In den Gängen’de Thomas Stuber’in en büyük silahının ses dizaynı olduğunu görüyoruz. Az önce Blue Danube valsinin, açılış sekansını nasıl ihtişamlı bir prologa dönüştürdüğünden bahsetmiştik. Benzer bir teknikle Sandra Hüller’in canlandırdığı Marion’un, okyanus dalgalarının sesiyle süblime edildiğini görüyoruz. Nitekim filmin subplot’u olan, Christian ve Marion arasındaki flörtöz ilişki, bu gerçeküstü anlatı ögesi sayesinde çözüme ulaşıyor.

Bir aşk hikâyesini subplot olarak seçmek senaristlerin (ya da yönetmenlerin) genel eğilimidir. Ne var ki, estetiğini sıradanlığın içinde arayan In den Gängen için bu durum, bir furyaya kapılmaktan ziyade ayakları yere basan bir tercih olarak öne çıkıyor; aşk insanın dünyaya bakışını değiştirir derler örneğin. En nihayetinde yönetmen, sinematografi sayesinde bir süpermarketi izleyiciye oldukça estetik bir şekilde sunabilir; ne var ki benzer bir filtrenin karakterin gözüne de koyulması gerekir.

Filmin asıl meselesi pek konuşkan olmayan Christian’ın monologlarında beliriyor; kendisini ilgi çekici bir karakter kılan özelliklerden birinin de eski bir suçlunun lirik anlatım yeteneği olduğuna değinmekte fayda var. Kapitalist düzenin modern insan üzerinde yarattığı hapishane etkisini Christian’ın sözleriyle dinliyoruz. Bu etki süpermarketin tel örgülerle çevrili mal kabul kısmının görselleriyle destekleniyor ayrıca. İlgi çekici bir karakter, başarılı bir yönetmen ve hepimizin her gün yaşadığı bir çatışma bir araya geldiğinde ise oldukça izlenesi bir film ortaya çıkmış oluyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information