On ikinci yüzyılda mimaride ortaya çıkan gotik, ilerleyen yüzyıllarda çeşitli sanat dallarında üretilen yapıtları inşa eden türlerden biri olmuştur. Gotik anlatılar, sinema bağlamında ele aldığımızda, izleyicide korku, heyecan, dehşet, kaygı gibi duyguları uyandırarak temel meselesini sorunsallaştırır. Murat Emir Eren’in bir kadının boşandıktan sonra eşyalarını toplamak için eve geldiği son günü anlatı zamanı olarak seçen kısa filmi Evde Yok, temasını gotik türünün özelliklerinden yararlanarak işler. Açılış sekansında kendini teskin etmeye çalışan kadın karakterin tedirginliğini yansıtan sesi duyulur. Ses ve görüntü, kadının boşanmadan önceki hayatından kalan karanlık tarafı, henüz tam anlamıyla geçmişle bağlarını kopararak yeni bir hayata başlayamamış olmanın neden olduğu kaygıları betimlemeye başlar. Ev ve orman olmak üzere iki mekânın kullanıldığı anlatıda bu mekânlar da karakterin gerilimini yansıtan gotik bir anlatının ilerleyebileceği ve karakterini içine çekeceği karanlık dehlizlere dönüşür. Evin loş salonunda yavaş yavaş ilerleyen kamera, cenin pozisyonunda duran ve bir örtünün altında kendini birinden ya da bir şeylerden korumaya çalışan kadında sabitlenir. Örtüyü görünmeyen bir el çeker ve kadının tedirginliği artarken kamera, örtüyü çekenin eski eşi olduğunu gösterir. Botting, Gothic kitabında gotik olay örgüsünde iyi / kötü, geçmiş / bugün, gerçek / hayal gibi karşıtlıklar arasındaki sınırların ihlal edildiğini belirtir. Filmde bu sahneden itibaren Botting’in bahsettiği sınır ihlalleri birbirini izler.

Karakter, o evde yaşadıklarından sıyrılmak isterken boşandığı eşinin tartışmaları boyunca söyledikleri bu boş mekânda yankılanmaya devam eder. Bununla beraber karakterlerin o evdeki yaşanmışlıklarına karşıtlık oluşturacak bir biçimde ev betimlemeleri, o mekânda artık kimsenin bulunmadığını adeta bir “hayalet ev” imgesiyle ortaya koyar. Asuman Suner, Hayalet Ev kitabında son dönem sinemamızda evin kullanımına ilişkin şu saptamayı yapar: “Kimi zamansa, ne yaparsak yapalım bizi aidiyetin çıkmazlarına çeken, uzlaşmaz, tekinsiz, bozguncu bir oyun alanına dönüşüyor, aynı anda sığınağımız ve hapishanemiz olan… Daha da fazlası var bazen: Ev bir cehennem, bir cendere, nereye gitsek yakamızı bırakmayan bir lanet olarak çıkıyor karşımıza… Her zaman dışıyla, dışarıda bıraktıklarıyla, içine almadıklarıyla birlikte var oluyor ev”. Evde Yok filmindeki ev de üzeri beyaz örtülerle örtülmüş ve bir hayaleti andıran eşyalarıyla, başka eşyaların da karakterlerin yaşantılarına dair taşıdıkları kodlarla beraber kutulara doldurulmasıyla anlatıdaki kadın için tekinsiz, muhtemelen hatırlamak istemedikleriyle dolu bir mekândır ama bu mekân, unutmak istediklerini sesler ve sanrılarla karakterin karşısına çıkarır.

Karakterin hafızasında kayıtlı olan konuşmaları metaforik bir biçimde veren anlatıda geçmişe ait nesnelerin bir valize ya da çöp torbalarına doldurulması, onların hâlâ bir yerde saklandığını ve silinmediğini gösterir. Henüz yok edilemeyen geçmiş, yalnızca ev içinde olanlarla değil, Suner’in belirttiği gibi, dışarıda bırakılanlarla da karakteri çepeçevre kuşatır. Yine seslerle beraber kendini hatırlatan dışarısı, karakter için ev kadar tekinsizdir. Kapının açılmasıyla eve doluşanlar, anlatının gerilimini artırır. Çaresizlik, geçmişi tümden hafızadan silmenin bir yolunu aramayı beraberinde getirir. Karakter, valize doldurduklarını ortadan kaldırmanın yolunu bularak evden çıktığında tekinsizliğin evle sınırlı olmadığını yeniden hatırlamak zorunda kalır. Anlatının dış mekânı olan orman, karakterin korkularının yanı sıra kaybolmuşluk duygusunu verir. Benzer sesler ve görüntüler, başka bir deyişle fısıltılar ve hayaletler bu mekânda da hâkimdir. Sonunda karakter için iki yol vardır: Ya bulunduğu mekânlar onu hapsetmeye devam edecek ya da o, bu ormandan çıkmanın bir yolunu bulacaktır. Anlatı biterken karakteri ilk defa karanlık veya loş olmayan bir mekânda izleriz. Kadın, kendini o gotik mekânlardan, dolayısıyla geçmişinden kurtararak yoluna devam ederken onda korku, kaygı, öfke gibi duygulara neden olan her şeyi ve bunları simgeleyen nesneleri yok etmeyi başarmıştır. Karakterin özgürleşmesi, o evden ve evi çevreleyenlerden kurtulmasıyla mümkün olmuştur.

Bavidge, gotik anlatılarda her şeyden izole edilmiş evlerden bahseder. Mekânın bu yolla inşası, anlatıda verilecek korku, gerilim, dehşet duygularını güçlendirirken anlatı kişilerinin çaresizliğini, başka bir deyişle köşeye sıkışmışlığını koşut imgelerle destekler. Murat Emir Eren’in boşanmanın ardından bir kadının taşıdığı korku ve kaygıları işleyen filmi Evde Yok, mekânların kullanımı, onlara eşlik eden ses ve nesnelerle beraber incelendiğinde gotik anlatılarda karşımıza çıkan mekânların özelliklerini taşır. Botting’in bahsettiği gibi, karşıtlıklar arasındaki sınırların ihlali, karakterin korkularını artırırken anlatı, kişinin psikolojisini mekânla ilişkilendirerek ele alır. Bütün gotik anlatılarda olduğu gibi filmde de ev, “geçmişin hayaletleri”yle dolu ve karakteri hapsetmiş durumdayken izole edilmiş bu mekân, geçmişinin karakteri sınırlandırdığını ve bir anlamda kendini yeni bir hayattan da izole ettiğini gösterir. Karakterin evdeki eşyayı bir valize doldurup peşinden sürüklemek yerine cesaretini toplayıp sıfırdan başlamayı göze alması, anlatıdaki gotik mekânların karanlığından sıyrılabileceğini, kendisi için başka bir dünyanın mümkün olduğunu ortaya koyar.

Kaynakça

Bavidge, J. (2010). “Rats, Floods and Flowers: London’s Gothicized Nature”. L. Phillips & A. Witchard (Ed.). London Gothic: Place, Space and the Gothic Imagination. London: Continuum.

Botting, F. (1995). Gothic. London: Routledge.

Suner. A. (2006). Hayalet Ev: Yeni Türk Sinemasında Aidiyet, Kimlik ve Bellek. İstanbul: Metis Yayınları.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information