Yazar: Asya Ki

İllüstrasyon: Cenk Güngör

Çok doluyum fakat ne yazacağımı pek bilmeden başlıyorum bu satırlara. Bende yazar ve editör aynı anda çalıştığı için böyle zamanlarda özellikle zor oluyor bir yazıya odaklanmak. Bu Pride özel sayısı için gelen teklifi geri çevirmek istemedim. Önce aklıma biz trans kadınlara yapılan sistematik haksızlıklara değinmek geldi. Şu son bir ay içinde kiralık ev arayışımın bana yaşattığı insanlık dışı tecrübeden ve bir trans kadın olduğum öğrenildiğinde vazgeçen, karşılık bile verme gereği duymadan konuşmayı sonlandıran ve dahası tacize kalkışan emlakçılardan ve ev sahiplerinden girip polisinden iktidarından çıkasım geldi en sinkaflısından. Sonra dedim ki yeter, umut aşılayan bir şeyler olmalı bu karanlık zamanlarda bile. Yeteri kadar felaket tellalı var ortada.

Ben yazıyla ifade bulan içten niyetlerin dönüştürücü enerjisine ve gerçekleştirici gücüne inanan bir insanım. Fakat, söylemesi kolay New Age olumlamalarıyla tuzu kuru da takılmak istemiyorum. Her şey çok güzel olacak falan. Doğru cümle şöyle bence: her şey olacak. Her şey oluyor. Biz bu olan her şeyin kapsamına duyarsız bırakılıyoruz sadece. Öğrenilmiş yaşamlarda arıyoruz tatmini, hâlbuki o kadar çok olasılık var ki. Bu dünya, bu sistemler bütünü birilerinin işine gelen bir kurgudan ibaret ve bizim bu uykudan uyanmamız istenmiyor. O zaman çünkü bir şeyler değişmek zorunda kalacak. Biz insanlar bizim için önceden saptanıp ufak bir potansiyel içerisine sıkıştırılmış yaşamlarla pışpışlanıyoruz. Pek çok insan neyi ne için yaşadığını bilmeden, varoluşunun ipuçlarını keşfedecek farkındalığa kavuşamadan tüketiyor hayatını. Sıkıcı bir parkurun aşınmış yollarını biraz daha aşındırarak. Tek bildiği o olduğu için. Bilinmezden sorgusuzca korktuğu ve korktuğundan ölesiye nefret ettiği için.

Bu zamanda yapmamız gerekenin kim olduğumuza yoğunlaşmak olduğunu düşünüyorum. Kimim, bu hayattan ne istiyorum, kendi varoluşumu sınırsız bir coşkuyla nasıl ifade edebilirim, kendimi sakınmasızca nasıl yaşayabilirim… Sorulardan birkaçı. Derinlikli bir içe bakış ve kişisel kâbuslarla yüzleşmeyi gerektiren çokça zorlu bir süreç bu. Sevgiden, iyilikten, umut ve mutluluktan bahsedebilmek için birkaç ağır taşı kaldırmak, bir iki yerleşik kayayı yerlerinden oynatmak ve zifiri karanlıkta yürüyebilmek gerekiyor. Onu, bunu, şunu neden sevmediğini de sormak gerekiyor kendine. Pek çoklarının gözünde bu yazdığım yazının itibarını yerle bir edecek bir Bahar Candan referansı vermek istiyorum bu noktada. Kendisini tanımam etmem. Takipçisi vesaire de değilim. Geçenlerde Armağan Çağlayan ile yaptığı röportaj çok ilgimi çekti sadece. Neyin sattığını bilen, sistemin zaaflarından faydalanan ve hayatını böyle kazanmak üzere yolunu çizmiş bir kadın gördüm orada. Aptal, deli, zavallı, şu, bu pek çok alaycı yakıştırma yapılıyor kendisi için. Yalnız, bir Arno Gruen metninden fırlamışçasına şöyle bir laf etti: “Benimle sorunun varsa kendinle sorunun var.” Bu kadar. Gerçekten budur. İnsanlığın psikolojik tarihi şu tek cümleyle özetlenebilir. Ha bunu fark etmek ve dile getirmek bir çözüm müdür? Umut için bir ilk adım olsa gerek en azından. Yine aynı röportajda kendi kimliğini çözmüş, uçmuş, aşmış bir insanla karşılaşmıyorsunuz çünkü. Çok yalnız olduğunu itiraf eden kırılgan bir insan var orada. Sevmek isteyen ama sevgi görmeyen bir insan.

Gerçekten bizim için en zoru bu olsa gerek, egonun ve çıkarların kirletmediği bir sevgi gerçeği. Bu sevgide yanıp sönen bir tutku olduğunu düşünmüyorum ben. Ebedi bir hakikat, anlayış ve yaşam enerjisi taşıyan sonsuz bir değer bu. Neyin anlayışı peki? Senin ve benim bir olduğumuzun anlayışı. Aynı varoluşun farklı veçheleri olduğumuzun anlayışı. Sen acıdığında benim de acıdığım anlayışı. Görüyorsunuz ne kadar kolay ve ne kadar zor. Ben şahsen bir insana kızdığımda, ona karşı nefrete benzer bir şey hissettiğimi fark ettiğimde kendimi uyarır buluyorum artık. Bir dakika, diyorum, burada kendi kendini yaralıyorsun. Bu yükü sırtlamaya ne gerek var? Her zaman başarılı olduğum söylenemez tabii; bazen kapılıp gidiyor insan. Öyle anlarda da ufak bir umutsuzluk yaşıyorum ister istemez, bizim doğamız bu mu acaba, ona karşı mı geliyoruz diye. Ama hayır diye cevap veriyorum hemen, Freud’un meşhur başlığına uzanıyorum karşılık vermek için, onun bazı bazı demode argümanlarından bağımsız olarak, “Uygarlığın huzursuzluğu bu.” diyorum. Benim değil. Ben bu değilim.

Pride kutlamaları bu anlamda daha çok önem kazanıyor. Aslında çok çeşitliliğimizin neşeyle duyurulduğu, bütün insanlığı kapsayacak bir şenlik olması gerekirken ayrımcılığın, haksızlığın, horgörünün acı bir protestosunu canhıraş boyamaya çabalıyor gökkuşağının renkleri. İnsanlar birbirlerini sevmiyor çünkü. Ama çok daha vahim ve can alıcısı ne biliyor musunuz, insanlar kendilerini sevmiyorlar her şeyden önce. Şu hayatta gerçekten bir sınav varsa önümüzde, ki ben bunu bir sınav olarak tanımlamayı kısıtlayıcı ve şevk kırıcı buluyorum, onun kendimizi sevmeyi öğrenmek olduğuna inanıyorum canıgönülden. Buna nereden mi başlayacağız, sevmediğimizi düşündüğümüz insanlardan. Onda ne görüyorum da bu bende olumsuz bir duyguya sebebiyet veriyor. Onda bende de olduğunu içten içe bildiğim fakat benim bir birey olarak bir türlü ifade edemediğim bir yaşama sevinci mi görüyorum da haset ve hınç bürüyor içimi mesela? Ya da onda gerçekliğe tezahür etmiş bir kâbusçasına kendimi; kendimde sevmediğim, törpülemek istediğim tarafları mı görüyorum da bu kadar nefret ediyorum ondan? Görün bakın, kökü size, kendinize, en derininize uzanmayan bir sevgisizlikle asla ve asla karşılaşmayacaksınız. Şunu da bilin ki ne kadar çabalarsanız çabalayın, isterseniz hırs yapıp dünyaları kazansanız da kendinizi sevmeyi öğrenmeden hayatınızı dönüştüremiyorsunuz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information