Var olma mücadelemiz aramıza aşması kolay olmayan sınırlar çektiren onlarca çatışma ve savaşla dolu. Berlin Duvarı, Tahrir Meydanı, 11 Eylül ve dahası… Çıldırtıcı bir geçmiş, boğucu bir karanlık, yıkıcı bir etki… Öbür yandan, hiçbirimizin sebep olmadığı bir şeylerin bedelini ödeyip duruyorken birinin hayatına dokunmak isteği… Eğer bir kutsalımız olmak zorundaysa benim kutsalım bu olurdu. 

İçine doğduğunuz, varlığınızı bütünüyle manipüle eden bir toplumdan kendinizi kurtarmanın bir yolunu buldunuz. Gitmek bir çözüm değildi, kaçmak istediğiniz her şey de sizinle gelecekti belli ki. Her şeyi ama her şeyi gözlerinizle gördünüz, kulaklarınızla duydunuz, yüreğinizde hissettiniz ve onları sözcüklere dönüştürdünüz. Sözcüklerin imgelere dönüşümü kaçınılmazdı ve onları duymayı bekleyen insanlar için hikâyeler kurdunuz. Üstelik var olma mücadelesi verirken sizi göz ardı etmek isteyen insanların arasında, kendiniz olmaktan bir an bile vazgeçmeden yaptınız bunu. Tüm o yok edici kibriyle karşınızda duran görkemli karanlığa bir cevap olabilmişti duruşunuz. Peki, sonra? Bu hissi yaşamış olmak her şeye değer mi emin değilim, bunu ona sormak isterdim. Anlattığı her hikâyeyle uzak coğrafyalarda benimle aynı mutluluğu, sevinci, kederi, öfkeyi paylaşan birileriyle temas kurmamı sağlayan; hem sinemacı kimliğine hem kadın olarak var olma mücadelesine hayranlık duyduğum Nadine Labaki’nin doğum günü bugün. Birinin hayatına dokunmak için sinemayı seçmesi, erkek egemen bir sektörde bizi derinliği olan kadın karakterlerle buluşturması ve yolculuğuna tarih boyunca binbir acının iç içe geçtiği Lübnan’da başlaması elbette bu yazıyı yazmama vesile olan itici bir güç.

Nadine Labaki: Beyrut’un Ara Sokaklarında Gerçekliğin İzini Sürmek

Bugün 45. yaş gününü kutlayan Labaki’nin, Paris’te aldığı film ve oyunculuk derslerinin ardından ilk denemeleri Ortadoğu kökenli birkaç sanatçının klip çalışması oluyor. Ardından birkaç kısa filmde rol alan Labaki, 2007 yılında ilk uzun metrajı Caramel ile hem dramatik hem sinematografik anlamda oldukça güçlü bir ilk izlenim bırakıyor. Yazıp yönettiği ve hatta başrolünü üstlendiği bu filmde Beyrut’taki bir mahalle kuaföründe bir araya gelen beş Lübnanlı kadının gündelik hayatına ortak oluyoruz. Dini çatışmaların yoğun bir şekilde yaşandığı bir Ortadoğu ülkesi olan Lübnan’da geçen hikâye, ülkenin içinde bulunduğu siyasi karmaşayı oldukça arka plana alarak sıradan insanlara odaklanmasıyla öne çıkıyor. Renkli görsel dünyası ile Labaki’nin “Lübnanlı Pedro Almodóvar” olarak anılmasına neden olan film, politikanın sosyal etkileri üzerine çıkarımlar yapabileceğimiz oldukça cesur bir sosyal hicve dönüşüyor. Bu kendi hâlindeki hikâyenin en akılda kalıcı özelliklerinden biri ise Khaled Mouzanar imzası taşıyan müzikleri diyebiliriz.

Bu güçlü hikâyeden dört sene sonra Where Do We Go Now? (2011) ile karşımıza çıkan Labaki, bu sefer ilk filmde kaçındığı dini çatışmayı ve siyasi yozlaşmayı hikâyesinin tam merkezine alıyor. Caramel’de sosyal etkilerine şahit olduğumuz siyasi altyapıyı olduğu gibi ifşa eden bu hikâye, Müslüman ve Hristiyan halkın bir arada yaşadığı küçük bir Lübnan kasabasında geçiyor. Siyasi ve dini çıkarların sonu gelmeyecek ölümler doğurması çatışmasından beslenen film, yakın tarihimize bakacak olursak bizim için oldukça tanıdık bir hikâye anlatıyor. Tanıdık olmayan ve içimizdeki umudu ısrarla yeşertecek olan ise öykünün kahramanları olan kadınların bize yavaşça, hatta oldukça cüretkâr ve kendinden emin bir şekilde sınırları aşabileceğimizi söylemesi ve bizi buna inandırması. Labaki’nin ince zekasını tüm hücrelerinizde hissedebileceğiniz sinemasal evreninde mizahı ve dramı aynı potada eritme yaklaşımı, bir türlü içinden çıkamadığımız toplumsal sancılarımızla baş etme mücadelemizde bize yol gösteriyor. Bazen içinden çıkılamayan tüm o karmaşıklığın sadece basit bir soruya ihtiyacı olduğunu hatırlatıyor ki bu mücadelenin olmazsa olmazı toplumsal hafızayı diri tutabilmek sanırım.

Dünya prömiyerini 71. Cannes Film Festivali’nde yapan, 91. Akademi Ödülleri’nde yarışmak üzere Lübnan’ın Yabancı Dilde En İyi Film adayı seçilen ve ülkemizde de vizyona giren son filmi Capernaum (2018) ise Beyrut’un fakir mahallelerinde yaşayan 12 yaşındaki bir çocuğun etkileyici hikâyesini anlatıyor. Labaki’nin kendi cümleleriyle “kendisine dayatılan hayata karşı isyan eden bir çocuğun hikâyesi”ne odaklanan film; aile, göçmenlik gibi evrensel konular üzerine düşünmemize olanak sağlıyor. Bir anlamda, gündelik hayatlarımızda görmezden gelmeyi bir reflekse dönüştürdüğümüz türden gerçeklikleri ısrarla alıp gözümüzün önüne koyuyor aslında. Gün geçtikçe daha duygusuz ve fütüristik olmaya eğilimli olduğumuz düşünülürse bu ısrarı oldukça değerli buluyorum.

Zaman ve mekân bağlamından bağımsız olarak sürekli karşımıza çıkması ve ortalama bir insan ömrünün bununla mücadele ettiği gerçeği oldukça acımasız gelse de toplumsal kodların varlığını tanımak, onların karşısında durabilmenin ilk koşulu kabul edilebilir. Kendi adıma sistemin bize dayattığı ve içten içe bizi yok etmeye programlı bu savaşla mücadelemi çok okuyarak, çok dinleyerek, çok izleyerek ve gerçekliği olan hikâyeler biriktirerek sürdürülebilir kılıyorum. Geçtiğimiz günlerde Cemal Tunçdemir’in T24’te kaleme aldığı “Kitaplarda okuduklarımızı unutuyorsak neden hâlâ okumalıyız?” adlı makaleden bir alıntıyla açıklamaya çalışayım bunu:

 “Sığ ve basit okumalardan farklı olarak, kitap okumak, bir kişi, bir konu, bir olay veya bir öyküye zamansal, mekânsal, fikirsel ve ruhsal olarak derin ve farklı bakış olanağı sunar. Her konunun, kişinin, yerin, öykünün, olayın nüansları olduğu gerçeğine farkındalık yaratır. Bu da en başta bizi, esasında bir ergen hastalığı olan, üstünkörü yaklaşımlarla, ezbere şablonlarla, yaftalarla kestirip atan, ‘her şeyi bilen’, sinik, uzlaşılmaz ve köşeli bir karakter olmaktan çıkarıp her şeyi anlama çabası gösteren olgun bir insan olmaya evriltir.

İnsanda başkalarına şefkat ve empati, bir başka insanla aynı ortamda olmanın otomatik olarak tetiklediği bir refleks değil. Bir toplumun en sığ bireyleri, arkadaşlarına, akrabalarına ve çocuklara empatik yaklaşabilirken, uzak komşularına, deri rengi-kıyafeti-sosyal tercihleri kendisine benzemeyenlere, yabancılara ve diğer kimliklerden olanlara empati kurmaya yanaşmaz. Bu aslında, tarihin büyük bölümünde, kaba ve sığ olmayan bireyler için de yaygın ve genel yaklaşımdı. Ancak son 200 yılda radikal şekilde olumlu yönde değişmeye başladı.”

Bu açıklama, sanatın her bir dinamiğinin kişisel gelişim evremizde bize nasıl yol gösterebileceğinin güzel bir örneği bana kalırsa ve tek ihtiyacı olan tümevarım. Tam da aynı sebepten, Nadine Labaki filmlerinin iyi bir hikâye anlatıcısının ellerinden çıktığını düşünüyor, bu hikâyelerin içinde yaşadığımız dünyayı gözlemleme maceramızda bize bir bakış açısı kazandırabildiğini düşünüyorum. 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information