Liane Moriarty’nin aynı adlı romanından uyarlanan Nine Perfect Strangers dizisinde, kişisel yaşamlarında önemli travmalar yaşayan dokuz yabancı, şifayı bir inziva merkezinde arıyor. Nicole Kidman’ın canlandırdığı Masha karakterinin sahibi olduğu Tranquillum’a gelen bu yabancıların her birinin birbirleri için seçildiği söyleniyor ve bu sayede hikâyeye yer verdiği yıldız isimlerden ötede bir anlam yüklenmeye çabalanıyor; ancak dizi bu isimler arasında bir türlü karmaşık bir bağ öremiyor ve hikâyesi ile beklentileri karşılayamıyor.

Big Little Lies dizisinin yaratıcısı David E. Kelley’nin senaryosunu, Edge of Tomorrow ve Ford v Ferrari filmlerinin senaristlerinden John Henry Butterworth ve Samantha Strauss ile birlikte kaleme aldığı dizi, ilk bakışta Nicole Kidman, Melissa McCarthy, Samara Weaving, Luke Evans, Michael Shannon, Regina Hall, Bobby Cannavale gibi isimleri bir araya getirmesiyle dikkat çekiyor. Hikâyenin odağında yer alan dokuz yabancı, bazen kariyerlerinin girdiği zorlu dönemeçten bazen de yitirdikleri bir aile üyesinin yokluğundan, yani kısacası çeşitli sebeplerden ötürü geçtikleri zor dönemden, yaşadıkları travmaların ağırlığından kurtulma amacıyla Kaliforniya’da bulunan bir inziva merkezine geliyor. Bu pahalı inziva merkezinin sahibi ise daima parlak ve doğaüstü bir ışığın altında gösterilen Nicole Kidman’dan başkası değil. Kidman’ın canlandırdığı Masha karakteri, belirgin aksanı, donuk yüz ifadeleriyle çözülmesi zor bir bilmece, sahibi olduğu inziva merkezi ise herkesi sürekli olarak işinde çok başarılı biri olduğuna inandırmaya çalışıyor. İlk üç bölüm boyunca dizi, inziva merkezi sahibi olmadan önceki yaşamı hâlâ bir şekilde peşinde olan Masha, başta Michael Shannon olmak üzere etkileyici isimlerden oluşan oyuncu kadrosunun sergilediği performanslar ve adeta cenneti andıran kusursuz atmosferi dışında tahmin edilebilir sulardan uzaklaşmıyor; aslında çok ilginç olabilecek hikâyesini basit tutuyor.

Nine Perfect Strangers İlk 3 Bölüm Değerlendirmesi

Bir araya getirdiği isimlerle hâlihazırda belirli bir beklenti oluşturan dizi, başlangıcını karakterlere ve onları Tranquillum inziva merkezine getiren geçmiş olaylara dair bazı fikirler vererek yapıyor. Zira yeryüzünde cenneti andıran bu inziva merkezinin her yeni üyesi kendi hayatında farklı bir mücadele veriyor. Bir yandan da dizi Tranquillum inziva merkezinin cennetvari yönlerini öne çıkarıyor, Nicole Kidman’ın canlandırdığı Masha karakterinin başarısını neredeyse sorgulanamaz hâle getirmek üzerine çaba gösteriyor. Her ne kadar yeryüzünde bir cennet vadeden Tranquillum, adeta mükemmel sözcüğünün sözlükteki karşılığı olsa da, havada daima bir tuhaflık hissi asılı kalıyor. Misafirlerin sık sık kanı alınıyor ve ellerine hemen başkasıyla paylaşmamaları sıkıca tembih edilen içecekler tutuşturuluyor. Bir yandan da Michael Shannon’ın özellikle 3. bölümde sergilediği başarılı performansıyla hayat bulan Napoleon Marconi ve ailesi haricindeki tüm misafirlerin belirli bir ekonomik gelir seviyesinin üzerinde olduğu ve bu misafirlerin her birinin travmalarını tetiklemek üzere kasıtlı olarak seçildiği belirtiliyor. Özellikle her bir misafirin birbirinin travmatik deneyimlerini tetiklemek üzere orada bulunduğu ve tedavinin de bu insanları zorlayarak gerçekleşeceği bilgileriyle cenneti andıran inziva merkezinin ve daima büyülü bir ışık altında sunulan Masha’nın büyüsüne kapılan bizler için aslında oldukça heyecan verici bir atmosfer yaratılıyor. Ancak belki de en büyük beklentilerin bağlandığı 3. bölümün basit finali, güçlü oyunculukları gölgede bırakıyor.

Alışkanlıklarımızın dışında bir türde seyretme şansı bulduğumuz Melissa McCarthy, Michael Shannon, Luke Evans, Regina Hall, Bobby Cannavale ve Samara Weaving başta olmak üzere oyuncuların her biri karakterlerini farklı boyutlar kazandırarak canlandırıyor. Rolü için en büyük çabayı gösteren Nicole Kidman’ın karakteri konusunda gösterdiği bu hassasiyet, kullandığı aksanı kimi zaman zorlama dursa da, dizinin son zamanlarda David E. Kelley’le birlikte izleyici ile buluşturduğu diğer yapımlardan sıyrılabileceğini düşündürüyor. Fakat izlediğimiz ilk üç bölüm, hikâyenin her şeye rağmen yapısal anlamda yetersiz kalacağını gösteriyor. Her bir yabancının travmatik deneyimine dair verilen bilgilerin yanı sıra aynı zamanda Masha’nın da geçmiş yaşantısıyla ilgili ipuçları veriliyor ve onun da sırtına tehlikeli bir tehdit unsuru yükleniyor. Tüm bunlara rağmen, Tranquillum inziva merkezinin, patates çuvalı yarışması gibi, çizilen imajın aksine pek de karmaşık olmayan tedavi yöntemleri, yine çizilen imajın aksine misafirlerin birbirlerini derinlikli olarak tetiklemeyen kimyası gibi durumlar sebebiyle dizinin hikâyesi daima basit bir düzlemde ilerliyor. Dizinin en fazla güç aldığı nokta olan inziva merkezinin bütün mükemmelliğine rağmen sürekli akla takılan tuhaf hissiyatı konusunda atılan ilk adım bile olayların hararetinin tepe noktasına ulaştığı 3. bölümde, dizinin ilk dakikalarında tahmin edilmesi mümkün olan bir soru ile yapılıyor ve hikâyenin bu noktaya ulaşabilmek adına verdiği çaba dizinin ilerleyen bölümleri hakkındaki umutlara zarar veriyor. Yüksek ekonomik sınıf mensubu, öncelikli hayatlar yaşayan misafirlerine herhangi bir yorum getirmeden daima onlar arasındaki gerilime ve inziva merkezinin tuhaflığına odaklanan dizi, başka bir ters köşeye ya da sıra dışı bir bakış açısına da sahip olmadığı için akılda kalacak bir şey sunmuyor.

Hâl böyle olunca, Nine Perfect Strangers, Nicole Kidman’ın ve tüm oyuncu kadrosunun çabalarına rağmen, özellikle HBO’nun The White Lotus dizisiyle başarılı bir şekilde ele aldığı, izole edilmiş inziva merkezlerinde yaşamları kesişen yabancılara odaklanan hikâyeler arasında geri planda kalıyor. Dizinin kritik bir yükseliş noktasına sahip olan 3. bölümü, hikâyeyi yükselterek başka bir seviyeye taşımak yerine, sonraki bölümler için sahip olunan umutları zedeliyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information