Geçtiğimiz yıldan bu yana sürdürdüğü ödüllerle dolu festival yolculuğunun ardından bu hafta vizyona giren Bir Nefes Daha üzerine filmin yönetmeni Nisan Dağ ile bir sohbet gerçekleştirdik.

Söyleşi: Kaan Denk
Fotoğraf: Cemre İliksiz

Kaan Denk: Üst üste gelen Ayvalık, Adana ve Eskişehir’deki festival gösterimlerinin yoğun temposunun ardından Bir Nefes Daha sonunda bu hafta vizyona girdi. Film hakkında konuşmaya ortaya çıkış öyküsü ve hazırlık aşamasıyla başlayalım dilerseniz.

Nisan Dağ: Birçok bağımsız filmde olduğu gibi Bir Nefes Daha’nın ortaya çıkışı da uzun soluklu bir yolculuk oldu. 2015 yılında MTV’nin Rebel Music isimli belgesel serisinin Türkiye bölümünün yönetmenliğini yapmıştım. O belgeseli çekmek benim için göz açıcı bir deneyim oldu. Normalde günlük hayatta karşıma çıkmayacak insanlarla tanışmama ve o içinde yaşadığım baloncuğun birazcık dışına çıkmama vesile oldu. O belgeselin çekim sürecinde, İstanbul’un farklı mahallelerindeki rap alt kültürünü keşfettim. Rap müzik o zaman henüz bugün olduğu kadar trend değildi. Aslında öncesinde de rap müzik severdim ama o belgesel sırasında ayrı bir yerden tutuldum rap müziğe. Çünkü mahallerdeki o gençlere ne kadar ilham kaynağı olduğunu ve ne kadar güç verebildiğini gördüm. Doğru kullanıldığında nasıl güçlü bir sözel silah olabildiğini gördüm ve bu beni baya etkiledi. Bunun üzerine ben mahallerde ders vermeye başladım. Aslında zaten animasyon yaparak başlamıştım ben hikâye anlatmaya ve mahallede de animasyon dersleri verdim gençlere. Biler bilir, animasyon gerçekten ciddi bir sabır işidir. Dolasıyla çocukların da beni şaşırtan bir sabır gösterdikleri, çok keyifli bir animasyon atölyesi sürecimiz olmuştu.

Kaan Denk: Filmin açılışında mahalleye ilk girişimizde önce çocuklarla karşılaşmamızın sebebi de biraz bu muydu?

Nisan Dağ: Evet evet, aynen. Hem de o mahallenin ruhunu ve genç enerjisini hissetmek ya da yansıtmak için mahallenin gençlerini görmek gerekiyor. Çünkü o çok kültürlülüğü mahalleye getiren de aslında o genç kuşak. Anneleri babaları son derece muhafazakâr olsalar da, hatta müziği günah olarak algılıyor olsalar dahi o çocuklar için müzik bir çıkış, bir yaşama nedeni neredeyse. Filmdeki şarkıların sözlerinde de bunun izlerine rastlamak mümkün. “Ben rap’ten başka hiçbir şeye tapmadım. Buna şeytan işi dediler, takmadım” diyor bir şarkıda mesela. Bu mahallelere bu müziğin ve kültürünün gelmesine biraz da internetin vesile olduğunu düşünüyorum. Çocuklar internete girip Tupac’la ilgili bir şeyler öğrenebiliyorlar, onu kendilerine idol olarak alabiliyorlar. Ya da Big L‘e rastlayabiliyorlar ve dolayısıyla bu ilhamla birdenbire Batı kültürüne ait doneleri Doğu kültüründe hayat bulmuş şekilde görüyoruz. İlk etapta bana ilginç gelen de bu olmuştu mahallede. Belgesel vesilesiyle tanışmamın ardından aslında iki yıllık bir süreç daha geçirdim o mahallelerde ve oradaki kültüre daha derinlemesine baktığımda rap müziğin hakim olduğu bu çok kültürlü mahalle yaşantısının diğer yüzünü gördüm. Günlük hayatın zorluklarını ve hayat şartlarının ne kadar sert olduğunu gördüm. Bonzai bağımlılığı problemi de bunlardan bir tanesiydi. Çünkü aslında birçok sizi kendine hayran bırakabilecek genç var buralarda ama bir taraftan da böyle bir tehlike altındalar. Maalesef bazı insanların hayatlarını kaydırıyor. Sadece kaderlerini kötü bir yöne sürüklemek gibi değil, bu problem insanların hayatlarını da yok edip öldürebiliyor sonuçta. Bunu kendime dert edindim ve benim de elimdeki en büyük silah sinema olduğu için bununla ilgili bir film yapmaya karar verdim. Bir Nefes Daha böyle ortaya çıktı aslında.

Kaan Denk: Bir Nefes Daha aslında bir sürü yan hikâyeye sahip olmasına rağmen en basit hâliyle Fehmi’nin başarıya ulaşma yolundaki hikâyesi üzerinden ilerliyor. Buna rağmen filmde Devin ya da Erdem gibi birçok yan kahramana ait, tek başına film olabilecek hikâyeler mevcut. Bu yan metinleri senaryoyu yazarken nasıl konumlandırdınız ve Fehmi’nin ana öyküsünün ilerleyişine nasıl hizmet ediyorlar?

Nisan Dağ: Aslında filmi Fehmi üzerinden bir bağımlının öyküsü gibi düşünecek olursak Bir Nefes Daha, bir bağımlı ve onun yakın çevresindeki insanların topluca verdikleri bir mücadelenin üzerine kurulu. Eğer çok yakınınızda bir bağımlı varsa bunu bilirsiniz ya da anlarsınız. Onlar kadar siz de bunun etkilerini ve iniş çıkışlarını hayatınızda hissedersiniz. Gerçekleştirilemeyen bırakma kararları ve aynı noktaya dönüşleriyle bağımlının çevresi için de oldukça yıpratıcı bir süreç. Ben de o yüzden Fehmi’yi filmin merkezine koyarak etrafına abisini, grup arkadaşını ve hayatında ayrı bir yere sahip bir aşk ilişkisi kurduğu kız arkadaşı Devin’i yerleştirdim. Onlarla olan ilişkileri üzerinden hayatının farklı boyutlarındaki yankılarını gösterebilmek için bu şekilde üç farklı noktadan kurdum hikâyeyi. Bir taraftan tabii ki her karakterin kendi içinde ayrı bir yolculuğu var. Örneğin Devin’in hikâyesi de başlı başına kendi filmi olabilecek bir hikâye. Çünkü Devin de özgüvenini tamamen dışarıdan nasıl algılandığı üzerinden konumlandıran müzisyenlerin olduğu, sanatsal anlamda sağlıksız ve kirli bir ortamdan geliyor. Bu sebeple yaratıcılığa küsmüş ve herkesin yarattığı o sahte yerlerden beslenen egolar tarfından iyice özgüvensizliğe itilip müziği bırakmaya karar vermiş bir noktada duruyor. Sonra Fehmi’yle tanıştığı zaman o mahallede gördüğü o çocukların rap müzikle olan saf ve temiz ilişkisinden ilham alıyor ve müzikle barışmaya başlıyor. Fehmi’yle ilişkisi besleyici olduğu kadar toksik bir hâle gelmeye başlasa bile aldığı ilhamla bu yolculuğu sürdürüyor. Erdem karakteri de benim için çok kıymetli. Bu kadar muhafazakâr bir mahallede yaşayan eşcinsel bir karakterin yaşantısını ele almak hem çok ilgimi çeken hem de yine mahallede geçirdiğim süre zarfında gözlemlediğim bir konuydu. Toplum içinde kabul görmeme hâli üzerinden Fehmi’yle arasındaki abi-kardeş ilişkisini nasıl işleyebileceğimi düşündüm. Erdem aslında çok daha sorumluluk sahibi bir evlat ve her şeyiyle çok düzgün birisi ama buna rağmen babanın gözünde tüm hataları, sorumsuzluğu ve keşliğine rağmen Fehmi tüm o maçoluğuyla daha ayrı bir konuma sahip. Aslında daha birçok yan hikâye vardı kafamda. Mesela senaryonun ilk versiyonlarında kentsel dönüşüm konusu vardı filmin içinde. Senaryoyu sadeleştirme noktasına geldiğimde bir şeylere vedalaşmak zorunda olduğumu hissettim ve kentsel dönüşümle ilgili olan kısım da hikâyeden çıkan konulardan biri oldu. Aslında çok önemsediğim ve dert edindiğim bir konuydu ama bazen bir sinemacı olarak elimizde böyle bir güç olduğunun farkındayken bizi sıkan bütün dertlerimizden bahsetme dürtüsüne kapılabiliyoruz. Bu noktada biraz kendimi sakinleştirmeye ve tercih yapmaya çalıştım. Umarım başka filmler de çekeceğim ve dert edindiğim diğer konulara da sıra gelecek diye düşünerek sabırlı davranmaya çalıştım. Türkiye’de kadın olmak da çok bahsetmek istediğim bir konu. Mesela onu üçüncü uzun metrajıma ve yeni yazdığım bir dizi projesine sakladım.

Nisan Dağ ile Bir Nefes Daha Üzerine - FilmLoverss

Cemre İliksiz: Ayris Alptekin’in oynadığı Zehra karakterinde bu konunun esintisi biraz hissedilebiliyordu mesela. Fehmi bir sahnede zorla evlendirileceğinden bahsediyordu ve filmde çok az yer almasına rağmen onun da hikâyesini merak etmiştim.

Nisan Dağ: Evet Zehra da beni çok heyecanlandıran bir karakter ve onun hikâyesi de senaryonun ilk hâllerinde çok daha derinlikliydi. Yine yapmam gereken seçimlerden dolayı sadeleştirdiğim bir tercih olmuştu. Mesela Ayris’in karakteri Zehra da bir dansçı ve dansa karşı büyük bir tutkusu var. Ailesi muhafazakâr olduğu için dans etmesini onaylamıyor ve istememesine rağmen başka biriyle evlenmeye zorluyorlar. Aslında hazırlandığı bir dans yarışması var ve hayali o yarışmayı kazanıp kariyerini başlatabilmek. Fakat gizli gizli sokak köşelerinde dans eden bir karakter ve ailesine yakalanınca eve kapatılıyor, ortadan kayboluyor. Hatta bu sahnelerin bazılarını çekmiştik bile. Zehra karakterinin filmin ikinci yarısından sonra pek görünmemesinin sebebi de bu.

Kaan Denk: Filmin içinde bahsettiğimiz bu karakterler ve daha fazlası da gerçekten İstanbul’un arka mahallelerinde rastlayabileceğimiz kişileri yansıtıyor. Filmde bu mahallenin tasarımını nasıl planladınız? İstanbul’da olduklarını biliyoruz sadece ama özellikle örnek aldığınız bir yer oldu mu? Çünkü sanırım filmdeki Karaçınar kurmaca bir mahalle.

Nisan Dağ: Evet, Karaçınar tamamen hayalî bir mahalle ama temsil ettiği bir mahalle kültürü var. Aslında biraz kasten de böyle bir tercih yaptım. Çünkü sadece bir Kürt mahallesi veya Roman mahallesi seçmeyi değil de Türkiye’deki tüm azınlıkların yaşayabileceği ya da koşulların sert olabileceği bütün mahalleleri temsil etmesini istedim. Daha çok insan bağ kurabilsin diye daha evrensel bir tınısı olmasını istedim. Bir de İstanbul’da bir tür mahallecilik de var. Özellikle rap kültürünün hâkim olduğu Esenler, Sultanbeyli gibi bir mahalleyi seçsem diğer mahalleler bu filmi o kadar sahiplenemeyecekti. Ben de böyle bir numara çaktım onlara ve “Karaçınar mahallesi” diyerek hepsini kucaklamış oldum. Bu filmde ulaşmak istediğim seyircilerden bir kısmı da Fehmi gibi bu mahallelerde yaşayan gençler. Bu yüzden filmin kimseyi dışlamadan bu gençlere ulaşabilmesi gibi bir umudum da var.

Kaan Denk: Peki çekimler nerelerde gerçekleşti? Özellikle mekân tasarımını nasıl planladınız?

Nisan Dağ: Çekimler Fatih, Zeyrek’te oldu. Aslında orada böyle bir hiphop alt kültürü hâkim değildi. Çok sağlam grafiti sanatçılarıyla çalıştım. Rakun gibi, Reach gibi benim bayağı hayranı olduğum ve işlerini her gördüğümde bayıldığım grafiti sanatçıları ekibe dahil oldular. Filmde gördüğümüz bütün grafitiler film için çizildi. Hepsi sıfırdan yapıldı ve hatta mahalledeki muhtar biraz rahatsız oldu. Çekimlerimiz devam ederken birilerine çaktırmadan onların üstünü boyatmıştı. Bu yüzden aynı grafitlilerin üst üste birkaç kere yapılması gerekti. Gündüz sete geliyorduk ve grafitileri üstü boyanmış şekilde buluyorduk. Orada yaşayan insanların bazıları da çok sevdiğini söylemişti bu arada “mahalleye renk geldi” diyerek. Seven de oldu, sevmeyen de oldu. Aynı bahsettiğim gibi, müziğe şeytan işi gibi bakan mantalite grafitiye de görüntü kirliliği olarak bakabiliyor.

Kaan Denk: Mesela Tupac grafitisini hatırlarsak oradan da az önce konuştuğumuz konuya gelmek istiyorum; bahsettiğiniz gibi daha çok Batı kültürü içinde filizlenmiş bir yeraltı rap kültürünün dünyanın her yerinde karşılığını bulmasında internetin kesinlikle büyük bir etkisi olmalı. Mesela bu coğrafyayı aşıp sınıfsal bir zemine taşıyor kültür paylaşımını. Fehmi’ye göre İstanbul’un çok farklı bir tarafında yaşayan Devin karakterinin filme dahliyle ister istemez bir sınıfsal kontrast da oluşuyor. Buna rağmen Tupac’la ya da rap müzikle bir ortaklık yakalayabiliyorlar.

Nisan Dağ: Filmin içindeki karakterlerin bir araya gelmesinden dolayı doğal olarak ortaya çıkan bir sınıfsal kontrast bu. Ama aslında bunu asla bir zengin kız/fakir oğlan hikâyesi de yapmak istemedim. Tam tersine müziğin ve sanatın insanları bir araya getirebileceğini göstermek ve onun altını çizmek niyetindeydim. Bu arada mesela bugün bir Ezhel ya da Ceza konserine gitsek çok farklı kesimden insanları görebiliriz ama belki bir klasik müzik veya caz konserine gitsek bu kadar kozmopolit bir seyirci ile karşılaşamayabiliriz. Rap müziğin bu anlamda bence şu anda en azından Türkiye’de hitap ettiği skala biraz daha geniş. Zaten Devin ile Fehmi ilk tanıştıklarında ortak kurdukları muhabbet de Tupac’la ilgili oluyor örneğin. Devin, “Tupac’ın küllerini grup arkadaşları sigaraya sarıp içmişler” dediğinde Fehmi de “Vay biliyorsun bunu” diyor ve etkileniyor. Çünkü dediğin gibi aslında Tupac ikisi için bir ortak nokta ve bir muhabbet başlangıcı oluyor. Tabii aralarındaki sınıfsal farklılar filmde görülür hâlde bulunuyor. Bir taraftan görsel olarak Devin’in dünyasını biraz daha soğuk renklerle tasarladık. Fehmi’nin dünyasını özellikle müziğin hakim olduğu yerlerde biraz daha sıcak renklerden yaptık. Uyuşturucu kullanımı temalı yerlerde hastalıklı bir yeşil ve kırmızı kombinasyonuna gittik. Bu açıdan Devin’in dünyasını ve Fehmi’nin dünyasını ayrıştırdım tabii ki. Ama bunu sosyo-ekonomik bir yerden değil de karakterlerin auralarını referans aldığım bir yerden yaptım aslında.

Kaan Denk: Peki konusu gelmişken animasyon sekansların tasarımından da bahsedelim. Senaryo yazılırken o sahnelerin animasyon tekniğiyle çekileceği belli miydi? Nasıl planlamıştınız?

Nisan Dağ: Senaryonun daha ilk taslak aşamasında animasyon fikrine karar vermiştim. Aslında bir Dan Deacon konserine gitmiştim IKSV’de. Sonra o gece uyuyamayıp gecenin üçünde uyanıp Dan Deacon klipleri izlemeye başladım. Bir tane animasyonlu bir klibi vardı ve hatta o animasyonu filmin mood videosunda da uzun bir süre kullandım. Fikir, böyle gecenin bir yarısı “Tabii ki ben uyuşturucu triplerini böyle anlatmalıyım” diye geldi. Zaten senaryoyu yazarken kafamı kurcalayan bir konuydu bu. Daha önce sinemada örneklerini gördüğümüz anlatım şekilleri var tabii kamera diliyle vesaire. Ben de birazcık kendime has bir anlatım dili arayışındaydım. Tabii ki sadece farklı olsun diye değil ama içselleştirebileceğim ve filmin dünyasına uygun olabileceğini düşündüğüm bir dil arıyordum yine de. Animasyondan geliyorum ben zaten ve animasyonu çok seviyorum. Bir tür olarak da seviyorum ama mesela filmde bir anlatım biçimi olarak yer aldı aslında. Biz Hamburg fonu aldığımız için Hamburg’dan animasyon sanatçıları aradık ve iyi ki de Hamburg fonu almışız. Çünkü çok tatlı bir ikiliyle tanıştık bu sayede: Sabina Kim ve Nils Andersen. Belki de tüm dünyada durup dururken Hamburg’dan birilerini bulmazdık eğer o fon olmasaydı. KIM&HIM isimli bir butik animasyon stüdyoları var. Animasyon çizimler kare kare gerçekleştiği için bir seneye yakın çalıştılar. Animasyon sahneler, storyboard aşamasında tasarlandı çünkü animasyon geçişlerini önceden tasarlamam gerekiyordu. Kurgu aşamasında da devam ettik birlikte çalışmaya ve o entegrasyon süreci kurgu kilitlenene kadar bitmedi aslında. O da uzun soluklu bir yolculuk oldu. Bazı yatırımcılar animasyonu riskli buldular; insanları koparabilir ve garip olabilir diye ama hiçbir zaman kale almadım bu tarz yorumları çünkü çok emindim ve çok net görüyordum o sahnelerin böyle güzel çalışacağını. Ki sonra izleyince zaten onlar da hemfikir oldular. Risk almak heyecanlı bir şey, risk almayı seviyorum. Umarım her yaptığım işte risk aldığım tercihlerim olur.

Nisan Dağ ile Bir Nefes Daha Üzerine - FilmLoverss

Kaan Denk: Öncesinde sinema tecrübesi olmayan Oktay Çubuk ve Eren Çiğdem gibi genç oyuncuların performansları filmde epey ilgi çekiyor. Oyuncu seçim ve sonrasındaki toplu provalar nasıl gerçekleşti?

Nisan Dağ: Oyuncu seçimlerimiz de epey zamana yayılan bir süreç olmuştu. Uzunca bir süre Fehmi’yi aradım aslında. Çünkü Fehmi sevmesi zor ve seyircinin sabrını biraz sınayan bir karakter filmde yaptıklarıyla. Aradığım çok spesifik bir şeytan tüyü ve bütün o tercihlerinin altında yine de iyi kalbini bize hissettirecek gözlere sahip bir naiflikti. Tabii bir yandan rap performansı sergileyecek, bir yandan uyuşturucu krizlerini komik bir duruma düşmeden canlandırabilecek biri olması gerekiyordu. Sonunda Oktay Çubuk’la tanıştık. Oktay’la tanışır tanışmaz yüz yüze gördüğümde o aradığım enerjiyi bulduğumu hissettim ve hemen emin oldum. Oktay’ın bir oyunculuk deneyimi ya da eğitimi olmaması benim için tabii ki yine bir riskti ama kendisi çok zeki bir insan. Ben iyi oyunculuğun, iyi zekadan kaynaklandığını düşünüyorum. Çok açık ve karşıyı dinleyen birisiydi. Birlikte çok araştırmalar yaptık. Zeyrek mahallesine götürdüm onu. Zeyrek’te eski bağımlılarla vakit geçirdi. Oyuncu koçumuz Süreyya Güzel’le aylarca o krizlerin teknik boyutlarını çalıştılar. Süreyya bu konuda gerçekten çok harika bir iş çıkardı ve benim bir yönetmen olarak verebilmemin mümkün olmadığı bir teknik kabiliyet kattı Oktay’ın oyununa. Eren Çiğdem de tiyatrodan geliyor aslında. Yine beraber çalıştığımız Ushan Çakır’ın tavsiyeleri sayesinde onu keşfettim. Oyuncularla bol bol vakit geçirmeyi ve yoğun prova süreci yapmayı seviyorum ben. Birbirimizin yanında artık rahat hissedebileceğimiz bir noktaya varmak istiyorum ki o kibarlıkları o huzursuzlukları aşalım ve çalışırken kendimiz olabilelim. Buna rağmen filmdeki sahnelerin sadece yarısı defalarca prova edilmişti. Bunun dışında oyuncuların karakterlerini geliştirebilmeleri için farklı prova çalışmaları da yaptık. Rap sanatçısı Hayki bizim rap koçluğumuzu yaptı. Eren ve Oktay onunla daha teknik noktaları çalıştılar.

Kaan Denk: Performans alanında mı yoksa besteleme aşamasında mı?

Nisan Dağ: Performans alanında ama sözlerin yazımında da Hayki ve Ohash birlikte çalıştılar. Hayki ile beyin fırtınası toplantıları yaptığımızda Oktay ve Eren de bizimle oluyordu. Onlar da karakterlerine dair bir şeyler söylüyorlardı. İstedim ki hem onlar karakter üretimine katkıda bulunsunlar hem de bir taraftan Hayki’nin çalışma sürecini de gözlemlemiş olsunlar. İşin mutfağında bulunmalarını istedim. İki yönlü bir kazanım sağlayacakları bir süreçti o da. Oktay’ın mesela karakteri Fehmi için tuttuğu günlüklerden verdiği anahtar kelimeler vardı. Benim için her şarkının, filmin hangi noktasında duyulacağına bağlı olarak vermesini istediğim bazı doneler vardı. Ben de anahtar kelimeler çıkarmıştım bu amaçla. Aslında şarkı sözlerinin yazımı da ayrı bir senaryo yazım süreci gibiydi. Amaç aslında şarkı sözlerinin de senaryoya, karakterlerin iç dünyalarına ve o mahallede yaşamın ne anlama geldiğine dair biraz daha derinlik katabilmesiydi. Şarkı sözleri olmadan senaryo aslında biraz eksik diyebilirim.

Kaan Denk: Esra Saydam’la birlikte yönettiğiniz Deniz Seviyesi’nin üzerinden altı yıl geçti. Aradan geçen zaman içinde yalnız yaptığınız başka projeler bulunsa da aslında uzun metraj bir sinema filmi olarak Bir Nefes Daha için ilk solo yönetmenlik tecrübeniz olduğunu söyleyebiliriz. Bugünden bakınca yönetmen koltuğunda ikili olarak çalışmakla tek çalışmak arasındaki farklar nelerdi?

Nisan Dağ: İki yönetmen olduğunuzda tabii ki güçlerinizi birleştiriyorsunuz. İki yönetmen olarak çalışmanın artıları var. Birbirini tamamlıyorsun, güçlerini birleştiriyorsun. Hem manevi olarak hem teknik olarak birbirine güç verdiğin avantajları oluyor. İş bölümü yaparak sette zaman kazanabiliyorsun. Ama her hikâye için bu geçerli değil. Bir Nefes Daha çok kişisel bir hikâyeyeydi benim için. Bu yüzden tek başıma yapmamın doğru olacağı bir filmdi. Aslında düşündüğünüzde sorumluluklar, planlanması gereken işler yine aynı. Bu açıdan süreç anlamında benim için farklı bir şey olmadı. Ama sürekli olarak ikili hâlinde çalışmak da kolay bir iş değil. Sürekli yapmak bana cazip gelmiyor. İki insanın kafasını tek potada eritebilmesi, tek beyin olabilmesi çok yorucu ve zor bir şey bir taraftan da. Spesifik bir nokta olması lazım iki insanın aynı işi yapması için. Ya da bazı kardeş yönetmen ikilileri gibi cidden kardeş olabilmek lazım belki de.

Kaan Denk: Set ortamından çok, işin yaratım sürecini düşününce özellikle sizin gibi uyarlama ya da senaristle işbirliği gerektiren bir sinema pratiği yerine yazarlığın da üstlenildiği bir yönetmenlik tarzında iki kişi çalışmak çok zormuş gibi geliyor dışarıdan. Deniz Seviyesi’ni birlikte mi yazmıştınız?

Nisan Dağ: Evet ama senaryo daha ağırlıklı olarak Esra’ya aitti diyebilirim. İlk fikir ondan çıkmıştı ve senaryo üzerinde onun emeği daha fazladır aslında. Ama ilk film özelinde böyle güç alacak birinin yanında olması güzel bir şeydi. İyi ki ilk filmimi birlikte yapmışız diyorum. Ama bundan sonrası için “herhangi birisiyle birlikte çalışmaya nasıl bakarsın?” deseler ilk etapta çok sıcak bakmam. Çünkü bir yandan da çok zor bir iş ve yıllar geçip kendim de yol aldıkça artık benim vizyonum da gittikçe keskinleşti. Hani birisiyle kafamı yüzde yüz senkronize edebilmem gittikçe zorlaşmıştır diye düşünüyorum ama büyük konuşmamak lazım. Öyle bir şey yaşarsınız ki iki yönetmen arkadaş bir şey paylaşırsınız ve hadi bunu film yapalım dersiniz. O zaman olabilir aslında.

Kaan Denk: O zaman bitirmeden son olarak şu an üzerinde çalıştığınız projeler varsa onlardan da bahsedelim.

Nisan Dağ: Tabii ki. Bu süreçte kendi projelerimin yanında Pera Palas’ta Gece Yarısı’nın iki bölümünün yönetmenliğini yaptım. Netflix’te önümüzdeki Mart ayında yayınlanacak. O benim için çok heyecan verici bir proje. Türkiye’de birçok şeyin bu kadar büyük ölçekte ilk defa yapıldığı bir iş. O anlamda çok farklı bir yeri olacak sektörde. Sekiz bölümlük dizinin iki bölümünü ben çektim. Diğer bölümlerini de dizinin hem yaratıcısı hem yapımcısı olan Emre Şahin yaptı. Onunla çalışmak da çok keyifliydi. Emre de aslında Amerika bazlı bir yönetmen. Ben de ilhamımı biraz bağımsız Amerikan sinemasından aldığım için vizyon olarak çok örtüştük ve beraber çalışmak kolay oldu onunla.
Onun dışında sekiz bölümlük bir mini dizi yazdım. 30’lu yaşlarında bir kadın oyuncunun hayatta kalma çabası ve sektördeki bütün saçmalıklarla mücadelesi üzerine. Hem dramatik öğeleri olan, hem de bizi bol bol güldürecek bir iş. Çünkü gülmeye çok ihtiyacımız var diye düşünüyorum. Bu yüzden bu pandemi sürecinde birazcık ferahlayabileceğimiz, bomboş ve yüzeysel olmayan ama bir taraftan da biraz içimizi hafifletebilecek ve bizi biraz güldürebilecek bir şeyler yazmak istiyordum.
Bir tane de uzun metraj senaryo üzerinde çalışıyorum. O biraz daha karanlık bir proje. Distopik bir yakın gelecekte geçiyor. Kadın haklarının gittikçe kötüleştiği bir tablo var. Radikal tarikatların olduğu ve işlerin iç savaş noktasına sürüklendiği bir noktada bu tarikatların içinden önemli bir aile, güvenliği için bir gece yarısı kızlarını apar topar yurt dışına yolluyorlar. Avrupa’da teslim edildiği tarikat evinden kaçıp özgürlüğünü aramaya çalışıyor. Bir aidiyet arayış hikâyesi olacak ama daha yolun başında bir proje bu. Tabii umarım bu sefer yapımı altı yıl sürmez ve sizlerle 2027’den önce görüşürüz diye umuyorum.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information