Eskiyi anlatmak ya da eskiyle yeniyi karşılaştırmakla nostaljinin tatlı ama çoğu zaman tekrarlara düşen yapısına tavlanmak arasında çok ince bir çizgi var. İster yazınsal bir metinde ister görsel bir anlatıda olsun nostaljinin cezbedici tuzaklarına sıklıkla düşülür. Bu durumda anlatı, eskiyi neden aradığı sorusuna derinlikli bir yanıt veremeden başlayıp biter. Füsun Akatlı, 2000 yılında kaleme aldığı “Istanbul’u Istanbulca Yaşamak…” başlıklı denemesinde bir kent bağlamında bu tür anlatılar oluşturanlardan bahsederken “Onlar İstanbul’un, sadece bir mimârî dokunun, bir kent yerleşiminin değil, aynı zamanda bir yaşama kültürünün, kendine özgü bir lezzeti olan bir dilin adı olduğunu bilmedikleri – hiç öğrenmedikleri – için, yıkılan, yüzü değişen, çirkinleşen binaların ardından birkaç damla timsah gözyaşı akıtmakla kalıyorlar.” der. Akatlı’nın dikkat çektiği yüzeysellikte bir anlatı oluşturmak yerine dünü ve bugünü anlatılacak olan kent her neyse o kenti, orada yaşayan insanları, sosyoekonomik koşulları, üretimi ve bunlara koşut meydana gelen değişimleri yetkin biçimde çözümleyecek anlatılar yapılandırmak da mümkün. Yağmur Kartal’ın yurtiçi ve yurtdışı festivallerden ödüllerle dönen filmi Oyuncakçı: Saklı Yadigarlar, bunu başaran bir belgesel film. 1930 doğumlu Sabahattin Parlar’ın 1950’lerden bu yana bakır tellerle ürettiği oyuncakların hikâyesini toplumsal dönüşümlerle ilişkilendirerek anlatan film, “elektrik tellerine can veren adam”ın yaşamını resme olan ilgisinin sınıf öğretmeni tarafından fark edilip desteklendiği ilkokul yıllarına dönerek aktarmaya başlar. Sabahattin Parlar’ın yaşamı boyunca ürettikleriyle kurduğu dünyanın animasyonlarla sunulması, anlatının yapısını güçlendirirken üreten bir insanın dünyasıyla her on yılda bir değişen dış dünya arasındaki karşıtlığı ortaya koyar.

Yaşadığı Avşa adasının tüm karakteristik özelliklerini üretimine yansıtan Sabahattin Parlar’ın oyuncakları, bibloları ve küçük heykelleri, Sunay Akın’ın belirttiği gibi, hem kişinin kendi dünyasından hem de bu ürünlerin tasarlandığı coğrafya ve kültürden izler taşır. Zafer Özden, Film Eleştirisi adlı kitabında sosyolojik eleştiriyi filmde ele alınan dönemin sosyal koşullarının incelenmesini öne çıkaran, bir filmi sosyolojik veriler sağlayan bir belge kabul eden ve sosyal değerlerin anlatılardaki yansımalarını inceleyen bir yöntem olarak açıklar. Yağmur Kartal’ın belgesel filmini sosyolojik eleştiri bağlamında çözümlemeye başladığımızda Sabahattin Parlar’ın çocukluğundan sonraki ilk durak, 1950’li yıllardır. Sabahattin Parlar, Kapalıçarşı’da bir mağazaya çekinerek girer, ürettiği oyuncakları gösterir. Mağazanın sahibi, vitrinin ışıklandırdığı bir bölümünde bu oyuncakları satışa sunar ve böylece Sabahattin Parlar, üretiminden gelir elde etmeye başlar. 1955’te ise ilk ve tek sergisini Beyoğlu Şehir Galerisi’nde açar. Öğrencilik yılları, eğitimde köy enstitüleriyle amaçlanan politikalara bağlı olarak tüketimi değil, üretimi önceleyen birkaç kuşağın yetiştiği döneme denk düşer. Bu dönem, aynı zamanda, çeşitli olanaksızlıklara rağmen üretimin başat değer olduğu bir süreçtir. Belgeselde Vildan Baydar’ın belirttiği gibi bazen söz konusu olanaksızlıklar, insanları kamçılar ve hem öğrencilik yıllarındaki üretime odaklı eğitim politikalarının kazandırdığı bilinç hem kısıtlı olanaklardan bir şeyler var etme isteği, Sabahattin Parlar’ın yaratıcılığını besler. 1950’lerde koşullar değişmeye başlasa da o, birikimini ve yaratıcılığını bakır teller aracılığıyla ayakta tutmayı sürdürür.

Zaman Geçerken: “Oysa sade bir şeyler vardı eskiden… adını bir türlü koyamadığım.”

1980’lere geldiğimizde belgeselde Sunay Akın, bu dönemde üretimden uzaklaşıldığına, yanlış ekonomi ve ithalat politikalarıyla yerli üretimin iflas ettiğine dikkat çeker ve iflas eden Fatoş Oyuncaklarının – devam edebilseydi – Sabahattin Parlar’ın üretiminden ilham alarak seri üretime geçebilme olasılığından bahseder. 1980 sonrasındaki dönüşüm, Sabahattin Parlar’ın yaratıcılığını etkilemez belki ama ürettiklerine hak ettiği değeri veren bir anlayışın ortadan kalkmasına neden olur. Belgeselde buna yönelik en somut örnek, Sabahattin Parlar’ın bitpazarındaki satıcıyla aralarında geçen konuşmadır. Parlar, bir gün bitpazarında kendi oyuncaklarını görür ve fiyatını sorar. Satıcı, “Al git, onlar bir para etmez.” yanıtını verir. Sanatın herhangi bir dalında ya da bir zanaatçının emeğiyle ortaya konan bir işe yalnızca ona yapıştırılacak fiyat etiketi üzerinden değer biçen anlayışın hâkim olduğunun göstergelerinden biridir bu yanıt. Hakan Altıner’in belirttiği gibi artık kaybolan bir sözcük olan zanaatkârla birlikte emek ve yaratıcılık isteyen bütün işlere verilen değer de toplumsal dönüşümlere, değişen ekonomi politikalarına bağlı olarak yitip gider. Çeşitli bölümlere ayrılan belgeselde tam da bu değişimin ele alınmasından sonraki bölümün başlığı da adeta bu gerçeğin altını bir kez daha çizer: Kadirşinas. Bu sözcük de, taşıdığı anlam da epey eskide kalmıştır. Sabahattin Parlar’ın gözünü açtığı dünyayla 1980 sonrası politikalarının yarattığı dünya arasındaki uçurum her geçen gün derinleşir ve yeni düzen, onun bakır telleriyle ürettiği figürlere yansıyan Avşa adasının insanlarıyla beraber tüm renklerini de görünmez hâle getirir. Genel olarak, hangi alanda olursa olsun, üreten insanların yaşadıkları zamanla aralarında bir uyuşmazlık vardır; çünkü tanıklık ettikleri yozlaşmaya, değişen değer yargılarına teslim olmamayı ve tabiri caizse, burunlarının dikine gitmeyi tercih ederler. Sabahattin Parlar’ın konuşmalarında görünen sakinliğine karşı hâlâ bildiğini okumasını da anlatıcının “Herkesin bir rengi vardı mesela… Her şeyin bir rengi olduğu zamanları özlüyorum. Eskilere özlem duyan bir zaman gezginiyim ben. Gemim henüz çapa atamadı bu diyara.” tümceleri özetler.

Füsun Akatlı, yazının başında bahsettiğim denemesinde “İstanbul, köşkleri, koruları, tarihi yaşamış yapıları, o canım sokakları, yokuşları, çıkmazları, kahraman siluetiyle değil yalnızca; insanlarıyla, renkleriyle, yaşam biçimiyle, dünya görüşüyle ve diliyle ölüyor.” der ve değişimi şöyle betimler: “İlkokulu okuduğunuz yapı, tek kale top oynadığınız çıkmaz sokakların biri daha, iki yanı ağaçlı o güzelim yokuş, sanki sizin uydurduğunuz bir masalın mekânlarıymış gibi, hiç var olmamışçasına, yerlerini görkemli bir benzin istasyonuna, görgüsüzlük nümûnesi bir süper lüks siteye, alışveriş merkezlerine, banknot matbaalarına bırakıveriyorlar.” Sabahattin Parlar’ın Kapalıçarşı’daki bir mağazanın vitrininde ürünlerinin sergilendiği zamanın İstanbul’uyla Füsun Akatlı’nın bu yazıyı yazdığı dönemin İstanbul’u, birbirinden çok farklı yapılara, insanlara, değer yargılarına sahip. Bu dönüşüm, İstanbul gibi büyük kentlerle de sınırlı değil kuşkusuz ve Sabahattin Parlar’ın yaşamını sürdürdüğü, figürlerine yansıttığı Avşa adası da bugün onun gençliğindeki Avşa adası değil ama hâlâ yaşamı boyunca sürdürdüğü üretimi üzerine kafa yormaya devam eden Sabahattin Parlar, Füsun Akatlı’nın bahsettiği insanların, renklerin, yaşam biçimlerinin, dünya görüşlerinin ve dilin tümden yok olmaması için üretimiyle direnmiştir adeta. Belgeselde Hakan Altıner, Sabahattin Parlar’ı Orhan Kemal’e benzetir. Orhan Kemal’in romanları ve öykülerinde anlattığı sokaktaki “nefes alan” insan, Sabahattin Parlar’ın biçim verdiği bakır tellerinde ete kemiğe bürünür ve bu çağın biçtiği fiyatlar, öncelediği değerler ne olursa olsun, kendini hatırlatmak üzere bir yerlerde saklanıp bekler. Yağmur Kartal’ın Oyuncakçı: Saklı Yadigarlar belgesel filmi de Sabahattin Parlar’ın altmış yılı aşan üretimiyle beraber toplumsal dönüşümleri, değişen değer yargılarını, bunların ardında şimdilik saklanan Orhan Kemal ve Sabahattin Parlar’ın insanlarını kayda geçirir.


Kaynakça

Akatlı, F. (2000): “Istanbul’u Istanbulca Yaşamak…”. İstanbul’da Zaman. Yay. Haz. Tomris Uyar ve Sırma Köksal. Büke Yayınları: İstanbul.

Özden, Z. (2004). Film Eleştirisi: Film Eleştirisinde Temel Yaklaşımlar ve Tür Filmi Eleştirisi. İmge Kitabevi Yayınları: Ankara.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information