Pedro Almodóvar'ın yeni filmi Madres Paralelas - Parallel Mothers, yılın merakla beklediğimiz yapımlarından biriydi. Bu sene pandemi koşulları sebebiyle çevrimiçi olarak takip ettiğim 58. New York Film Festivali kapsamında izleme şansı bulduğun film, izleyicisine "hastanede karışan bebekler" anlatısı üzerinden alışılmadık bir aile tablosu sunarken yönetmenin politik söylemlerde bulunmaya heveslendiğinin sinyallerini veriyor. 78. Venedik Film Festivali'nin açılışını yapan filmin başrolünü yönetmenle geçmişte pek çok kez birlikte çalışan ve artık yönetmenin filmlerinde kendisine ayrılan bölümün varlığına kesin gözüyle bakılan Penélope Cruz üstleniyor. Penélope Cruz'un canlandırdığı Janis ve genç yaştaki Ana'yla (Milena Smit) yolları doğum yapmak üzere aynı hastanenin aynı odasını paylaşmalarıyla kesişiyor. O gün, aynı saatlerde doğum yapan iki kadının hayatları, bu olaydan sonra farkında olmasalar da sonsuza dek iç içe geçiyor. Son uzun metrajlı filmi Pain and Glory'le daha kişisel bir hikâyeye yönelen Almodóvar, Parallel Mothers ile daha tanıdık, daha kendisine özgü bir alana geri dönüyor. Kaderin, tesadüflerin birbirine bağladığı anneleri, yas ve ölüm konseptlerinin ağırlığı altında izleyen filmde yönetmen, İspanya'nın geçmişinde yer alan en büyük acılardan birine yönelerek bugüne dek yaptığı en politik hamleyi yapıyor. Kader ve ölüm temaları altında iki anlatıyı buluştururken güçlük yaşayan film, gidişatında sıra dışı denebilecek hiçbir adıma yer vermiyor. Parallel Mothers: Sıra Dışı Ailelerin Sıradan Hikâyesi Yönetmenin İngilizce dilindeki ilk filmi olma özelliğini taşıyan, afişine tepki çeken şekilde sansür uygulanan Parallel Mothers, geleneklerin dışında kalan bir aileyi kaderin tesadüfleriyle ilmek ilmek örüyor. Farklı anneleri bir araya getirirken annelik iç güdüsünün bu kadınlar üzerinden farklı tasvirlerini de başarıyla yapan film, aynı zamanda "hastanede karışan bebekler" fikri aracılığıyla yolları istemeden de olsa kesişmeye zorlanan annelerle geçmişle başa çıkabilme isteği, yas tutma ve ölüm gibi kavramları da ele alıyor. Aynı gün aynı saatte doğan bebeklerin karışma ihtimalinin yarattığı karmaşa ve trajedi üzerinden ilerleyen hikâyeleri daha önce pek çok kez izlemiş olmamıza rağmen Almodóvar filmin temelini böyle bir hikâyeyle oluşturuyor. Ana ve Janis, birbirlerini bir daha hiç görmeyeceklerini düşünseler de birbirlerine sonsuza dek bağlanıyor. Annelik içgüdüsünün doğal olarak farklı yollarla işlediği bu anneler, birbirlerine bağlandıklarında annelik kavramını, bu kavramın toplumsal anlayışlara göre kusurlu ya da kusursuz kabul edilen yönlerini ve bu içgüdüyle alınan kararların nereye kadar varabileceğini ortaya koyuyor. Film, kendisine melodramatik hikâyelerin merkezinde yer edinen yönetmen için oldukça tanıdık olan bu alanda geçen kısımlarında başta Penélope Cruz olmak üzere, yine yönetmenle sıklıkla çalışan Rossy de Palma'nın da dâhil olduğu oyuncu kadrosunun başarılı performanslarıyla canlandırdığı karakterlerin güçlü portrelerini çıkarıyor. Artık yönetmenin imza dokunuşlarından biri hâline gelen kırmızıların yanı sıra pastel tonları içeren sinematografisiyle öne çıkan Parallel Mothers, kadın ve anne olarak sahiplenmeyi, kayıplar yaşamayı, bu süreçte içgüdülerin etkisi altında dürtüsel kararlar almayı en yalın hâliyle, dramatize etmeden ele alırken farklı hayatları kader çatısı altında son derece akıcı bir üslupla ustaca iç içe geçiriyor. Ancak hikâyenin Janis'le başlayan ilk kısmında bir başka anlatı daha sunuluyor. Zira Janis'i bebeğinin babasıyla dedesinin mezarını bulma isteği tanıştırıyor. Dedesinin bedeni savaş sırasında kaybolan ve hâlâ izi bulunamayan mezarlar arasında olan Janis'in onu bulabilme arzusu, bugüne dek melodramatik hikâyelerle ilgilenen Almodóvar sinemasını yönetmenin köklerini ilgilendiren politik meselelere değinerek genişletme vaadi sunuyor. Bu vaadin yarattığı heyecana rağmen…

Yazar Puanı

Puan - 65%

65%

Parallel Mothers, Almodóvar'ı en güçlü olduğu alana yöneltirken kaderin karışıklık ve tesadüflerle ördüğü ağı ustaca yansıtıyor. Ancak hikâye, çok geçmeden temelinde yer alan fikrin klişelerine düşüyor ve barındırdığı anlatıları dengelerken güçlük çekiyor. 

Kullanıcı Puanları: 4.6 ( 1 oy)
65


Pedro Almodóvar’ın yeni filmi Madres Paralelas – Parallel Mothers, yılın merakla beklediğimiz yapımlarından biriydi. Bu sene pandemi koşulları sebebiyle çevrimiçi olarak takip ettiğim 58. New York Film Festivali kapsamında izleme şansı bulduğun film, izleyicisine “hastanede karışan bebekler” anlatısı üzerinden alışılmadık bir aile tablosu sunarken yönetmenin politik söylemlerde bulunmaya heveslendiğinin sinyallerini veriyor.

78. Venedik Film Festivali’nin açılışını yapan filmin başrolünü yönetmenle geçmişte pek çok kez birlikte çalışan ve artık yönetmenin filmlerinde kendisine ayrılan bölümün varlığına kesin gözüyle bakılan Penélope Cruz üstleniyor. Penélope Cruz’un canlandırdığı Janis ve genç yaştaki Ana’yla (Milena Smit) yolları doğum yapmak üzere aynı hastanenin aynı odasını paylaşmalarıyla kesişiyor. O gün, aynı saatlerde doğum yapan iki kadının hayatları, bu olaydan sonra farkında olmasalar da sonsuza dek iç içe geçiyor. Son uzun metrajlı filmi Pain and Glory’le daha kişisel bir hikâyeye yönelen Almodóvar, Parallel Mothers ile daha tanıdık, daha kendisine özgü bir alana geri dönüyor. Kaderin, tesadüflerin birbirine bağladığı anneleri, yas ve ölüm konseptlerinin ağırlığı altında izleyen filmde yönetmen, İspanya’nın geçmişinde yer alan en büyük acılardan birine yönelerek bugüne dek yaptığı en politik hamleyi yapıyor. Kader ve ölüm temaları altında iki anlatıyı buluştururken güçlük yaşayan film, gidişatında sıra dışı denebilecek hiçbir adıma yer vermiyor.

Parallel Mothers: Sıra Dışı Ailelerin Sıradan Hikâyesi

Yönetmenin İngilizce dilindeki ilk filmi olma özelliğini taşıyan, afişine tepki çeken şekilde sansür uygulanan Parallel Mothers, geleneklerin dışında kalan bir aileyi kaderin tesadüfleriyle ilmek ilmek örüyor. Farklı anneleri bir araya getirirken annelik iç güdüsünün bu kadınlar üzerinden farklı tasvirlerini de başarıyla yapan film, aynı zamanda “hastanede karışan bebekler” fikri aracılığıyla yolları istemeden de olsa kesişmeye zorlanan annelerle geçmişle başa çıkabilme isteği, yas tutma ve ölüm gibi kavramları da ele alıyor. Aynı gün aynı saatte doğan bebeklerin karışma ihtimalinin yarattığı karmaşa ve trajedi üzerinden ilerleyen hikâyeleri daha önce pek çok kez izlemiş olmamıza rağmen Almodóvar filmin temelini böyle bir hikâyeyle oluşturuyor. Ana ve Janis, birbirlerini bir daha hiç görmeyeceklerini düşünseler de birbirlerine sonsuza dek bağlanıyor. Annelik içgüdüsünün doğal olarak farklı yollarla işlediği bu anneler, birbirlerine bağlandıklarında annelik kavramını, bu kavramın toplumsal anlayışlara göre kusurlu ya da kusursuz kabul edilen yönlerini ve bu içgüdüyle alınan kararların nereye kadar varabileceğini ortaya koyuyor. Film, kendisine melodramatik hikâyelerin merkezinde yer edinen yönetmen için oldukça tanıdık olan bu alanda geçen kısımlarında başta Penélope Cruz olmak üzere, yine yönetmenle sıklıkla çalışan Rossy de Palma’nın da dâhil olduğu oyuncu kadrosunun başarılı performanslarıyla canlandırdığı karakterlerin güçlü portrelerini çıkarıyor.

Artık yönetmenin imza dokunuşlarından biri hâline gelen kırmızıların yanı sıra pastel tonları içeren sinematografisiyle öne çıkan Parallel Mothers, kadın ve anne olarak sahiplenmeyi, kayıplar yaşamayı, bu süreçte içgüdülerin etkisi altında dürtüsel kararlar almayı en yalın hâliyle, dramatize etmeden ele alırken farklı hayatları kader çatısı altında son derece akıcı bir üslupla ustaca iç içe geçiriyor. Ancak hikâyenin Janis’le başlayan ilk kısmında bir başka anlatı daha sunuluyor. Zira Janis’i bebeğinin babasıyla dedesinin mezarını bulma isteği tanıştırıyor. Dedesinin bedeni savaş sırasında kaybolan ve hâlâ izi bulunamayan mezarlar arasında olan Janis’in onu bulabilme arzusu, bugüne dek melodramatik hikâyelerle ilgilenen Almodóvar sinemasını yönetmenin köklerini ilgilendiren politik meselelere değinerek genişletme vaadi sunuyor. Bu vaadin yarattığı heyecana rağmen Parallel Mothers, bu anlatıyı ikinci planda bırakıyor ve sonunda çarpıcı bir yüzleşme içeren finaline rağmen aslında bu filme ait olmadığını düşündürüyor. Anneler arasında kader köprüsüyle kurulan sonsuz bağ ise özellikle yaşadığımız coğrafyaya oldukça tanıdık olduğundan belki de yeni bir ters köşe kazandırılmadan ve yeni bir his yaratılmadan işlendiği için özellikle Janis kaderin bu çarpıklığının farkına vardığı andan itibaren tahmin edilebilir bir yol izliyor ve ilk başta yarattığı kıvılcım, klişe adımların ardında sönüyor.

Parallel Mothers, Pedro Almodóvar’ı en güçlü olduğu alana yöneltirken kaderin karışıklık ve tesadüflerle ördüğü ağı ustaca yansıtıyor ancak hikâye, çok geçmeden temelinde yer alan fikrin klişelerine düşüyor ve barındırdığı anlatıları dengelerken güçlük çekiyor.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information