Pedro Almodóvar, kaleme aldığı essay‘le karantina sürecinde neler yaptığını, neler izlediğini ve bir anda aklına gelip gözlerini dolduran anılarını anlattı.

“Şimdiye kadar yazmayı reddettim. İzolasyonun bu ilk günlerinin bende uyandırdığı duygulara dair yazılı bir kanıt bırakmak istemedim. Belki de bu durumun günlük rutinimden çok da farklı olmadığını fark ettiğim için. Tek başıma yaşamaya ve alarm hâlinde olmaya alışığım.”

Koronavirüs salgınının tüm dünyada korku yarattığı bu günlerde, salgından en ciddi şekilde ülkelerden biri de İspanya oldu. Ülkede vaka ve ölüm sayısı her gün biraz daha artarken, insanlar bu salgının önüne geçmek için evlerine çekilmek zorunda kaldı. İspanya’daki bu karantina sürecinde evine kapanmak zorunda kalan isimlerden biri de yıllardır Madrid’de yaşayan usta yönetmen Pedro Almodóvar oldu. Karantinanın ilk günlerinde kendi köşesine çekilip sessiz kalan usta yönetmen, son günlerde ise karantina sürecinde neler yaşadığını ve neler izlediğini anlattığı essay‘ler kaleme almaya başladı.

“Saatime bakmayı kestim, sadece evimdeki uzun koridorda kaç adım attığımı kontrol etmek için bakıyorum, Julieta Serrano’nun aslında benden bahsederek Antonio Banderas’a iyi bir oğul olmadığını söylediği koridor. Dışarıdaki karanlık bana gece olduğunu söylüyor ama gündüzün de gecenin de bir programı kalmadı. Acele içinde olmayı bıraktım.”

Şu anda kurmaca eserler yazacak kadar keyfi olmadığını belirten usta yönetmen, yine de aklında yazmak için birkaç konu olduğunu belirtiyor. “Bu sürecin sonunda bir bebek odası olacağına eminim, ancak çok sayıda ayrılık olacağına da bir o kadar eminim -Sartre’nin söylediği gibi cehennem diğer insanlardır- bazı çiftlerin bu iki durumla aynı anda yüzleşmesi gerekecek.”

Pedro Almodóvar, İçinden Geçtiğimiz Süreci Soğuk Savaşı Döneminin Bilimkurgu-Korku Filmlerine Benzetiyor

Almodóvar, şu anda kendimizi içinde bulduğumuz gerçekliği soğuk savaş döneminin bilimkurgu filmlerine benzetiyor. En kaba anti-komünist propagandasının olduğu korku filmlerine. Bir de The Incredible Shrinking Man, I Am Legend, The Twilight Zone gibi Amerikan yapımı B filmlere. Usta yönetmen ayrıca bu yaşananların The Day Earth Stood Still, D.O.A., Forbidden Planet, Invasion of the Body Snatchers ve Marslıların olduğu diğer filmleri de aklına getirdiğini belirtiyor.

İçinden geçtiğimiz bu sürecin 50’lerin korku filmlerine benzemesinin bir nedeninin de Donald Trump olduğunu belirten usta yönetmen, koronavirüsü “Çin virüsü” olarak adlandıran Trump’ı çağımızın en büyük hastalıklarından biri olarak tanımlıyor.

Günlerini geçirmek için kendisine filmler, haber bültenleri ve okunacak şeylerden oluşan bir program belirlediğini söyleyen usta yönetmen, bu essay‘i kaleme aldığı günün sabahında Melville’den Un flic‘i izlediğini, akşam içinse bir James Bond filmi (Goldfinger) seçtiğini belirtiyor. Almodóvar’a göre bu gibi günlerde en iyisi safi eğlence, safi gerçeklikten kaçış.

İzlemek için Goldfinger’ı seçmekten mutlu olduğunu söyleyen usta yönetmen, filmi izlerken Sean Connery ile olan anılarının aklına geldiğini belirtiyor. Connery ile yıllar önce Cannes’da tanıştıklarını söyleyen yönetmen, usta oyuncunun sinema konusundaki bilgisinin ve filmlerine ilgi göstermesinin kendisini şaşırttığını söylüyor. Gecenin sonunda Connery’nin telefon numarasını aldığını söyleyen Almodóvar, Connery gibi başarılı bir oyuncunun kendisini aramasını beklemiyormuş. Ancak birkaç ay sonra, Talt to Her’ün vizyona girdiği dönemde Connery onu arayıp filmi hakkında konuşunca çok heyecanlandığını belirtiyor.

“Filmler arasında birkaç saniyeliğine televizyonu açtım ve sadece ismini bildiğimiz bu kasırganın Lucia Bosé‘yi bizden aldığını öğrendim. Ve bugünün ilk gözyaşlarını döktüm. Lucia’ya hem bir oyuncu hem de bir insan olarak hayranlık duyardım. Onu Antonioni’nin Story of a Love Affair‘inden hatırlıyorum, eşsiz güzellikte bir kadın… Yarın Antonioni’nin filmini izleyeceğim.”

“Miguel (Lucia Bosé’nin oğlu)’in, ölümsüz gibi görünen bu kadının büyüsü altına giren çok sayıdaki arkadaşından biriydim. Jeanne Moreau, Chavela Vargas, Pina Bausch ve Lauren Bacall gibi Lucia da özgür, bağımsız ve çevresindeki erkeklerden daha erkeksi olan modern kadınlar Olympus’unun bir parçasıydı. Bu ‘isimleri’ art arda sıraladığım için özür dilerim ama hepsiyle tanışıp zaman geçirecek kadar şanslıydım. Evde sıkışıp kalmanın kötü yanlarından biri de nostalji için kolay bir av hâline gelmeniz.”

Tüm bu süreçte her geçen gün haberlere daha az bakarak endişe ve paniği kontrol altında tutmaya çalıştığını söyleyen usta yönetmen, televizyonda Chavela Vargas ile ilgili bir belgesele denk gelmesiyle, eğlence ve gerçeklikten kaçışa odaklı karantina günlerinin duygusal bir anla sarsıldığını belirtiyor. Belgeselin son anına kadar ağladığını söyleyen Almodóvar, Sala Caracol veya Albéniz Theatre’da onu sahneye davet ettiği tüm o gecelerin hatıraları içinde kaybolduğunu belirtiyor.

Chavela Vargas’a odaklanan belgesel bittikten sonra aynı kanalda bu kez La Manchalı ressam Antonio López ve kendisi gibi ressam olan eşi María Moreno’ya odaklanan bir belgesel olan Dream of Light – La luz de Antonio başlıyor. Bu belgeselin mutlaka izlenmesi gerektiğini söyleyen usta yönetmen, belgeselde bahsi geçen bir diğer film olan Víctor Erice imzalı The Quince Tree Sun – El sol del membrillo‘dan da övgüyle söz ediyor.

“1992’de Erice’nin filmi Cannes Film Festivali’nde gösterildiğinde ben de jürideydim. Film hak ettiği gibi Jüri Özel Ödülü’nü kazandı. Filmi beğenmediği ve bir belgesel olarak gördüğü için jüri başkanı Gérard Depardieu ile neredeyse kavga ediyordum. Neyse ki diğer jüri üyelerinin desteğini aldım.”

Pedro Almodóvar; küçük yürüyüşler, filmler, anılar ve kötü haberlerle dolu günlerini tarif ettiği bu essay ile içinden geçtiğimiz bu dönemde pek çok kişinin hislerine tercüman oluyor.

Kaynak: IndieWire

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information