Joe Wright'ın yönettiği Penceredeki Kadın - The Woman in the Window, izleyiciyi büyük bir evin ve başrolünün zihninin içerisine hapsediyor. Yaşam alanlarımızın git gide küçüldüğü şu günlerde oldukça tanıdık gelen bu hikâye, bir türlü genişletemediği sınırlarının içerisinde tahmin etmesi kolay köşeleriyle daralıyor ve bugüne dek izlediğimiz diğer örneklerinin anlattıklarının üzerine yeni bir şey eklemiyor. Başrolünde Amy Adams'a yer veren film, A.J. Finn, yani gerçek ismiyle Dan Mallory'nin 2018 yılında yayımlanan ve yayımlandığı ilk dönemde de Alfred Hitchcock'un kültleşmiş filmi Rear Window'a benzerliğiyle tepki çeken aynı isimli romanının bir uyarlaması. Çekimleri 2018 yılında tamamlanan film, o zamandan beri deneme gösterimlerinden istenen sonucun alınamaması ve koronavirüs salgınının olumsuz etkileri gibi çeşitli sebeplerle vizyona bir türlü giremedi. En sonunda Netflix tarafından satın alınarak izleyiciyle buluşan filmin Pulitzer ödüllü Tracy Letts tarafından uyarlanan hikâyesinde, Amy Adams'ın canlandırdığı Anna Fox isimli çocuk psikoloğu agorafobiyle mücadele ediyor. Bu sırada tıpkı 1954 yapımı Rear Window'daki fotoğrafçı Jeffries gibi karşı komşusunun hayatına dâhil oluyor. Bütün gün evden çıkmayan, hayatını ilaçların etkisi altında sürdüren Fox, karşı komşusunun evinde yaşanan önemli bir olaya tanıklık ediyor ve daha sonra bizzat kendi gözleriyle gördüğü olaylara çevresindeki insanları da inandırmaya çalışıyor. The Woman in the Window: Gizemli Olmaktan Uzak Bir Hikâye Atonement, Anna Karenina, Darkest Hour gibi yapımların yönetmenliğini üstlenen Joe Wright'ın yönettiği The Woman in the Window’un ilk başta 4 Ekim 2019’da vizyona girmesi planlanıyordu. Ancak 21st Century Fox anlaşmasıyla filmin haklarını devralan Disney, deneme gösterimlerinden istediği sonuçları alamadı ve filmi 2020’ye erteledi. Hatta Joe Wright ve ekibinden bazı sahneleri yeniden çekmeleri bile istendi. Bizler de bu uzun süreçte sürekli oyuncu kadrosunda Amy Adams, Julianne Moore ve Gary Oldman gibi isimleri barındıran, Joe Wright'ın elinden çıkan bir filmin izleyiciyle buluşma serüveninin bu kadar zorlayıcı olmasının sebeplerini çözmeye çabaladık. Bu sorunun cevabını ise 14 Mayıs'ta aldık. İlk dakikalarında Rear Window'dan bir sahneye yer veren film oyuncu kadrosu, yönetmeni, hikâyesinin ilham kaynağı gibi unsurlar sebebiyle oldukça merak uyandırıcı. Beklentiler yüksek olunca, ilk dakikalarında en büyük sürprizlerini ortaya seren film ise koca bir hayal kırıklığına dönüşüyor. Anna Fox ile New York'ta tek başına yaşadığı karanlık evinde tanıştığımız andan itibaren film geçmişte yaşadığı travmaya dair ipuçları vermeye başlıyor. Fakat Fred Hechinger'ın canlandırdığı Ethan'ın ailesini tanıtırken kullanılanlar da dâhil olmak üzere tüm bu ipuçları, öyle yüzeysel yollarla veriliyor ki bizleri filmin en başından itibaren merakta bırakmak ya da olanı biteni çözmek için dikkatle hikâyeye bağlamak yerine olayları basitleştiriyor. Anna, Russell'ların evinde yaşanan dehşet verici olaya tanıklık ettiği andan itibaren hikâyenin aslında açıkça ortaya koyduğu tüm tuhaflıkları çevresindeki insanlar için de görünür kılmaya çalışıyor. Fakat psikolojik sağlığındaki dengesizliğe ek olarak sık sık bilincini bulandıracak seviyede alkol tüketiyor olması sebebiyle insanlar onun dışında herkese ve her şeye inanıyor. İnsanların Anna'ya inanmamak konusundaki kararlılığı, hikâyeye karmaşık bir yapı kazandırmak için yeterli olmuyor ve sonuç olarak Rear Window'da deneyimlediğimiz heyecanı bu filmde bulmamız mümkün olmuyor. Her şeye rağmen Amy Adams'ın sergilediği güçlü performans ve hikâyeye olan sonsuz inancının öne çıktığı filmin dikkat çeken bir diğer özelliği ise Bruno Delbonnel'in sinematografisi oluyor. Filmdeki tekinsizlik hissi, genellikle kamera hareketleri ve Rear Window da dâhil olmak üzere Hitchcock…

Yazar Puanı

Puan - 45%

45%

Ana karakterini sadece histerik ve dengesiz göstererek tahmin edilmesi kolay hikâyesine keskin bir köşe katma fırsatını tepen film, gizemli olmaktan daima uzak kalıyor.

Kullanıcı Puanları: 2.59 ( 25 oy)
45


Joe Wright’ın yönettiği Penceredeki Kadın – The Woman in the Window, izleyiciyi büyük bir evin ve başrolünün zihninin içerisine hapsediyor. Yaşam alanlarımızın git gide küçüldüğü şu günlerde oldukça tanıdık gelen bu hikâye, bir türlü genişletemediği sınırlarının içerisinde tahmin etmesi kolay köşeleriyle daralıyor ve bugüne dek izlediğimiz diğer örneklerinin anlattıklarının üzerine yeni bir şey eklemiyor.

Başrolünde Amy Adams’a yer veren film, A.J. Finn, yani gerçek ismiyle Dan Mallory’nin 2018 yılında yayımlanan ve yayımlandığı ilk dönemde de Alfred Hitchcock’un kültleşmiş filmi Rear Window’a benzerliğiyle tepki çeken aynı isimli romanının bir uyarlaması. Çekimleri 2018 yılında tamamlanan film, o zamandan beri deneme gösterimlerinden istenen sonucun alınamaması ve koronavirüs salgınının olumsuz etkileri gibi çeşitli sebeplerle vizyona bir türlü giremedi. En sonunda Netflix tarafından satın alınarak izleyiciyle buluşan filmin Pulitzer ödüllü Tracy Letts tarafından uyarlanan hikâyesinde, Amy Adams’ın canlandırdığı Anna Fox isimli çocuk psikoloğu agorafobiyle mücadele ediyor. Bu sırada tıpkı 1954 yapımı Rear Window’daki fotoğrafçı Jeffries gibi karşı komşusunun hayatına dâhil oluyor. Bütün gün evden çıkmayan, hayatını ilaçların etkisi altında sürdüren Fox, karşı komşusunun evinde yaşanan önemli bir olaya tanıklık ediyor ve daha sonra bizzat kendi gözleriyle gördüğü olaylara çevresindeki insanları da inandırmaya çalışıyor.

The Woman in the Window: Gizemli Olmaktan Uzak Bir Hikâye

Atonement, Anna Karenina, Darkest Hour gibi yapımların yönetmenliğini üstlenen Joe Wright’ın yönettiği The Woman in the Window’un ilk başta 4 Ekim 2019’da vizyona girmesi planlanıyordu. Ancak 21st Century Fox anlaşmasıyla filmin haklarını devralan Disney, deneme gösterimlerinden istediği sonuçları alamadı ve filmi 2020’ye erteledi. Hatta Joe Wright ve ekibinden bazı sahneleri yeniden çekmeleri bile istendi. Bizler de bu uzun süreçte sürekli oyuncu kadrosunda Amy Adams, Julianne Moore ve Gary Oldman gibi isimleri barındıran, Joe Wright’ın elinden çıkan bir filmin izleyiciyle buluşma serüveninin bu kadar zorlayıcı olmasının sebeplerini çözmeye çabaladık. Bu sorunun cevabını ise 14 Mayıs’ta aldık.

İlk dakikalarında Rear Window’dan bir sahneye yer veren film oyuncu kadrosu, yönetmeni, hikâyesinin ilham kaynağı gibi unsurlar sebebiyle oldukça merak uyandırıcı. Beklentiler yüksek olunca, ilk dakikalarında en büyük sürprizlerini ortaya seren film ise koca bir hayal kırıklığına dönüşüyor. Anna Fox ile New York’ta tek başına yaşadığı karanlık evinde tanıştığımız andan itibaren film geçmişte yaşadığı travmaya dair ipuçları vermeye başlıyor. Fakat Fred Hechinger’ın canlandırdığı Ethan’ın ailesini tanıtırken kullanılanlar da dâhil olmak üzere tüm bu ipuçları, öyle yüzeysel yollarla veriliyor ki bizleri filmin en başından itibaren merakta bırakmak ya da olanı biteni çözmek için dikkatle hikâyeye bağlamak yerine olayları basitleştiriyor. Anna, Russell’ların evinde yaşanan dehşet verici olaya tanıklık ettiği andan itibaren hikâyenin aslında açıkça ortaya koyduğu tüm tuhaflıkları çevresindeki insanlar için de görünür kılmaya çalışıyor. Fakat psikolojik sağlığındaki dengesizliğe ek olarak sık sık bilincini bulandıracak seviyede alkol tüketiyor olması sebebiyle insanlar onun dışında herkese ve her şeye inanıyor. İnsanların Anna’ya inanmamak konusundaki kararlılığı, hikâyeye karmaşık bir yapı kazandırmak için yeterli olmuyor ve sonuç olarak Rear Window’da deneyimlediğimiz heyecanı bu filmde bulmamız mümkün olmuyor.

Her şeye rağmen Amy Adams’ın sergilediği güçlü performans ve hikâyeye olan sonsuz inancının öne çıktığı filmin dikkat çeken bir diğer özelliği ise Bruno Delbonnel’in sinematografisi oluyor. Filmdeki tekinsizlik hissi, genellikle kamera hareketleri ve Rear Window da dâhil olmak üzere Hitchcock sinemasına da selam verilerek eski Hollywood filmlerinden alınan sahnelerin araya katılmasıyla yaratılıyor. Fakat film, şu anki hâliyle çözülmesi kolay ve bu yüzden de en beklenmedik ters köşesiyle bile sıkıcı kalıyor. Bu durum filmin evinden dışarı çıkamayan ana karakterin agorafobi dünyasına ya da yaşadığı derin travmanın etkisi altındaki psikolojisine daha fazla odaklanan başka bir versiyonunun çok daha ilginç ve derin olabileceği fikrini uyandırıyor. Çünkü Anna’nın yalnızca ilaçlar ve içki etkisi altında olması sebebiyle inandırıcı olmadığı ve gözetlenen tek ailenin zaten ilk bakıştan itibaren her anlamda tekinsiz duran Russell’lar olduğu bu hikâye, gizem unsurlarını çok çabuk kaybediyor ve oldukça şık duran sinematografisinin, güçlü görsel yapısının ağırlığı altında eziliyor. Film Anna’yı psikolojik anlamda zor zamanlar geçiren bir psikolog olarak detaylıca incelemek yerine onu yalnızca histerik ve dengesiz bir kadın olarak göstererek en çok da Adams’ın performansına haksızlık ediyor.

The Woman in the Window hikâyesi süresince Hitchcock imzalı Rear Window’a selam veriyor ve adımlarını takip ediyor olmasına rağmen onun yarattığı etkinin yanına bile yaklaşamıyor. Filmde Amy Adams’ın inanmışlığı, sergilediği güçlü performansı başta olmak üzere oyuncu kadrosunda yer alan diğer isimlerin verdiği emek ve filmin kuvvetli görsel yapısı öne çıkıyor. Fakat hikâye önemli bir travmayı atlatmaya çabalayan bir psikoloğun zihninde yaşananlar yerine dengesini korumakta güçlük çeken, histerik bir kadının inandırıcı olma çabasına odaklanmayı tercih ediyor. Filmin öne çıkan yanları bu tercihin yarattığı yetersizliklerin üstesinden gelemiyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information