Dansın geçmişi neredeyse insanlığın kendisi kadar eski. Öyle ki geriye, tarihin ilk zamanlarına baktığımızda dahi bildiğim anlamda dansın atası sayılabilecek eylemlerle karşılaşabiliyoruz. İlk kayıtları, M.Ö. 3300’lü yıllarda dini ritüellerin bir parçası olarak Hindistan ve Çin gibi coğrafyalarda tutulan dans olgusu, birçok sayısız olgu gibi döneme, dönemin özelliklerine, coğrafyaya ve başka unsurlara bağlı olarak dallanıp budaklanmıştır tabiri caizse. Bu çeşitlenmeden de baleden flamenkoya, break dance’ten disco’ya onlarca farklı dans türünü ortaya çıkarmıştır.

Sinemanın diğer sanat dalları ya da kültürel unsurlarla ilişki hakkında kafa yorarken, sıklıkla ifade ettiğimiz gibi yedinci sanat, diğer disiplinlerle çok sıkı bir alışveriş hâlindedir. Aktardığı metinleri edebiyattan alan, özellikle erken döneminde tiyatroya yakın sularda seyreden, kadraj gibi unsurlarda resme çok şey borçlu olan sinema, dansla da benzer bir ilişki kurar. Bu ilişkinin ilk akla gelen örneği müzikaller olsa da zaman içerisinden doğrudan belli bir dans türüne odaklanan, dansla haşır neşir karakterlerin hikâyelerini anlatan ya da dansı anlatısının önemli bir unsuru olarak konumlayan birçok film ortaya çıkmıştır.

Perdenin Ritmi: Dansın Gücüne Odaklanan Filmlerden Şarkılar

Sinema ve dans ilişkisinin örneklerine baktığımızda karşımıza çıkan ilk örneklerden biri Darren Aronofsky’nin başyapıtlarından Siyah Kuyu – Black Swan elbette. Mesleğinde yükselmek konusunda son derece hırsı bir balerini odağına alınan bu filmi ve ilham kaynağı 1948 tarihli Kırmızı Pabuçlar – The Red Shoes’u dans odaklı yapımlar arasında zirveye yerleştirebiliriz belki de. Fakat özellikle 70’lerin ortasında ortaya çıkan ve dansın anlatının en önemli unsuru olduğu filmlerin de hakkını teslim etmek gerek John Travolta’nın başrolünde harikalar yarattığı Cumartesi Gecesi Ateşi – Saturday Night Fever, usta yönetmen Alan Parker’ın yönettiği Fame ya da gencecik bir Kevin Bacon’ı izleyebileceğimiz Yasak Dans – Footloose bu yapımlardan bazıları.

Bu minvaldeki yapımların dışında dansı karakterlerin kendini ifade etmeye çalışan bazı filmlere de ayrı bir parantez açılabilir. Bu filmlerde dansı karakterlerin mevcut şartlarla başa çıkabilmek adına bir araç olarak kullandıklarını ve kendilerini bu şekilde var edebildiklerini görmek bu türden anlatıların da önemini artırıyor. Andrea Arnold’ın Fish Tank’inde hayatın ona sunduğu zor şartlar altında dansın verdiği enerji ile hayata tutunan bir genci izlerken, Pablo Larraín’in Tony Manero filminde dans, diktatörlük altında yaşamaya çalışan orta yaşlı bir adamın ruh hâlinin simgesi olarak karşımıza çıkar.

Evde kalıp hem kendi hem de çevremizdekilerin sağlığını tehlikeye atmamaya çalıştığımız günlerde, bu hafta Spotify listemizi dansı merkezine alan, dansın gücüne odaklanan filmlerden kulağımıza gelen şarkılardan oluşturduk. Belki sinema perdesinde izlediğimiz dans sahneleri bize güç versin; belki de bu şarkıları son ses açıp evde tek başımıza dans edersiz, böylece nefes alırız diye! Keyifli dinlemeler!


Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information