geOTJbgbDH8


Ingmar Bergman’ın Persona filmini mercek altına alan video essay, yönetmenin psikolojik çözülmeyi hem sinemasal hem de teknik açıdan nasıl ele aldığını inceliyor.

Ingmar Bergman bireyin varoluşu ekseninde bu olguyu sorgulayan filmleriyle tanınan bir yönetmen. Yaşam, ölüm, kimlik krizi, Tanrı’nın sessizliği onun filmlerinin irdelediği kavramlardandır. Bergman’ın filmlerinde hem hikâye anlatımı hem de anlatıların içeriğinin derinliği bir tarihsel süreçten ele alınarak incelenebilir. Öyle ki Hollywood’un klasik anlatı yapısı bir noktadan sonra kırılma yaşadı. Karakterin hikâye içerisindeki konumu yönetmenler tarafından izleyiciye bilinçli olarak fark ettirilir bir noktaya taşındı. Fransız Yeni Dalga hareketi ve İtalya’daki savaş sonrası neorealizm akımı film yapım pratiklerine radikal yaklaşım sergileyerek formla oynadılar. Bergman da sinemanın anlatısını bunlardan ileriye götürerek insanın psikolojik doğasına yöneldi. Bunlardan en bilinen eseri ise 1966 yapımı Persona filmi.

The Discarded Image kanalı hazırladığı video essay‘de Persona filmini ele alıyor. Persona, başarılı bir tiyatro oyuncusu olan Elizabeth Vogler’in yaşadığı kimlik krizi ve uzun süren sessizliğini beraber geçirdiği Alma ile olan birlikteliğini anlatıyor. Yaptığı her şey ona sahte ve belirlenmiş gelir, bu yüzden de konuşmayı bırakır. Bergman bu kimlik krizi ve gerçekliğin doğasına dair sorgulamaları film boyunca teknik açıdan izleyiciye hissettirmeye çalışır. Amacı sahtelik ve gerçeklik arasındaki farkı izleyiciye hissettirmektir. Karakterin yüzüne odaklanan uzun close-up‘lar, elindeki kamerayı izleyicinin gözünün içine doğrultan Alma veya odaksız, bulanık bir andan tam netliğe ani geçiş ve tekrar buna geri dönüşü buna örnek verilebilir.

Persona Filminde Bilinçaltının Deşifrasyonu

Bireyin varoluşuna ve gerçek ile sahte olan arasındaki ayrımı anlamasına olanak sağlayacak bilinci de açığa vurur. Dış dünyadaki gerilim ve korku uyandıran olayların adeta bir bombardıman gibi gerçeklik algımıza saldırmasının yarattığı ruhsal durumları da Bergman vurguluyor. Elizabeth’in Varşova’daki bir gettodan çekilen fotoğrafa baktığı sahnede Bergman, geçmiş ve gelecek algısının bilişsel işleme sürecini deşifre ediyor. Yaşanan vahşete rağmen zihinde nasıl kabul edilebildiğini irdeliyor.

Bunlarla birlikte Bergman film boyunca teknik anlamda ikili anlamlar kurarak anlatıyı geliştiriyor. Filmin iki ana karakteri ileride bir olurlar. Yönetmen en başta ise aralarındaki zıtlıkları ortaya koymaya uğraşır. Yaptıkları işler, karakter özellikleri, bilinç durumları arasında aşikâr bir ayrım hissedilir. Elizabeth’in tam tersi olarak görülen Alma ise en sonunda herkesin içinde bulunan o ilkel ikiliği ortaya çıkarır. Karakterlerin birleşmeye başladığı görüldüğünde ise Bergman’ın kompozisyon oyunları gözle görülür olur. İnsanların yüzünü tam yanlarından çekerek bir motif oluşturur.

Bergman anlatısında sert bir üslup benimseyerek yalın bir şekilde olaya yaklaşır. Öz bilince dair unsurlara rağmen Persona, Bergman’ın en doğal filmlerinden biri. İzleyici ile film arasında bir ayrım yaratan ve dördüncü duvarı oluşturan o yapıyı yerle bir etmeye çalışır. Ancak böyle yaparak bilinçaltımızın gizemleri arasında kaybolma riski yaratır. Filmin anlamı üzerinde somut bir kavram oturtma arayışı, karakterin gerçekliği kavraması kadar zordur.

The Discarded Image kanalının Ingmar Bergman’ın Persona filmi üzerine hazırladığı video essay‘i buradan izleyebilirsiniz.


Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information