“Peki ya ‘şiirin evrensel müziğini’ duyma eşiğine yaklaşmak için en çirkin dünyevi müziği duymak ve ikisi arasındaki farkı bizzat tecrübe etmek gerekiyorsa?”

Ben Lerner – Şiir Nefreti

Lee Chang-Dong, Haruki Murakami’nin kısa öyküsünden uyarladığı Burning filmiyle son zamanların en çok konuşulan ve yankı uyandıran yönetmenlerinden biri oldu.

Filmlerini sadece sinemaya değil edebiyata dair fikirleriyle de yoğurmayı seven yönetmenin sekiz yıl önce çektiği Shi (Poetry) filmi, Burning’deki gibi yazar olmak için uğraşan bir başkarakterin öyküsünü anlatıyor. Fakat bu sefer Dong’un anlattığı karakter genç bir adam değil, yaşlı ve alzaymır hastalığı olan bir kadın (Mi-ja) ve bu yaşlı kadının yazmaya çalıştığı şey bir roman değil, tek bir şiir.

Filmin başkarakteri Mi-ja, lise çağlarındaki torunuyla küçük bir kasabada yaşamaktadır. Geçimini devletin yardımıyla ve hasta bir adama bakıcılık yaparak zar zor sağlamaktadır. Kol ağrısı şikayetiyle gittiği doktor, Mi-Ja’nın kelimeleri sürekli unuttuğunu fark edip, ona alzaymır hastası olabileceğini söyler. Bu sırada kasabada çok trajik bir olay gerçekleşir. Liseli bir genç kız kendini nehre atarak intihar etmiştir. Genç kızın günlüğünde, okulda kendisine aylarca tecavüz eden bir grup erkek olduğu yazılıdır. Bu erkeklerden biri de Mi-Ja’nın torunudur. Yaşlı kadın, tüm bu zorlu hayat döngüsünün içinde, küçüklüğünden beri yapmak istediği şeyi, şiir yazmayı öğrenmek için belediyenin kursuna yazılır. Film boyunca onun bu olaylarla başa çıkma çabasını ve şiiri öğrenme serüvenini izleriz.

Elmanın Gör Dediği

Hikâyenin daha en başında Mi-ja Hanım, şiir dersi aldığı hocasından şu sözleri dinler; “Hayattaki en önemli şey görmektir! Her şeyi olduğu gibi, gerçek bir bakışla görmek!” Ve hoca, elindeki elmayı göstererek anlatmaya devam eder. O elmayı yolunu uzatarak almıştır derse hazırlıklı gelebilmek için. “Daha önce kaç defa elma gördünüz?” diye sorar öğrencilerine. “Daha önce bir elmayı gerçekten görmediniz” der ve ekler; “Elmayı görmek, onun özünü bilmek, onunla ilgilenmek, iletişim kurmak ve onu anlamak demektir.”

Bu ilk dersten sonra Mi-ja Hanım elinden kâğıt kalemi düşürmeden sürekli yazacağı şiirin peşinde koşmaya başlar. Aynı günün akşamı eline elmayı alıp bir süre ona bakar, seyreder, koklar. Bir türlü ilham gelmiyordur. Daha fazla dayanamaz, “Bu kadar bakacağıma yerim daha iyi!” deyip elmayı iştahla ısırır. Bu eylemle elmanın fiili şiirini yazdığının farkında değildir Mi-Ja ama zamanla anlayacaktır. Çünkü torununun işlediği suç sebebiyle içine düştüğü acı ve vicdan azabı onu intihar eden genç kızı “anlamaya”, “görmeye”, “iletişim kurmaya” zorlar. Aynı, elmayı gerçekten görmeye çalışırken yaptığı gibi olaya dışardan bakmaz, bizzat yaşamaya, hissetmeye çalışır.

Aslında şiir yazmakla ilgili şiir hocasının kurduğu cümleler de Mi-Ja’nın intihar eden genç kızı anlamak üzerine yapıp ettikleri de, yönetmenin seyirciye iletmeye çalıştığı temel meseleyi incelikle, sade bir biçimde açıklıyor; hayata yargısız bir vizyonla ve derinlikle bakıp olayların hakikatini kavramaya çalışmak gerek!

Zaten sadece bu filmin değil sanatın da temel meselesi muhatabına böyle bir bakışı, değerli bir görme biçimini kazandırmak değil midir? Ya da şöyle söylenebilir; sanatı hayatlarımız için değerli kılan şey, insana kattığı kuvvetli hayat görüsü değil midir? Lee Chang-Dong ve benzeri yönetmenlerin yaptığı sinema bu anlamda modern şiirin literal yapısıyla çok benzeşir. Böyle bir sinema, tıpkı modern şiirin okuyucusunu şair yapması gibi seyircisini vizyoner bir sinemacı kılar.

Trajedinin Dışı

Filmin “kötülük”le ilgili söyledikleri ayrıca dikkate değer. Her anı kolaylıkla trajediye kayabilecek, duygusal istismara bu kadar açık bir konuyu asla ahlakçı pozlara düşmeden anlatmayı başarmak gerçek bir ustalık. Şiirin sadece konuyu değil filmin biçimini ve dilini yönlendiren bir unsura dönüşmesi, yönetmenin bu tür manipülatif tuzaklardan kaçabilmesindeki sağlam bilinci apaçık ortaya koyuyor.

Dong, seyirciye ders vermekten ziyade dolayım yoluyla bir tecrübe alanı açmaya çalışıyor. Aynı, Mi-Ja Hanım’ın intihar eden genç kızın hissettiklerini tecrübe etmek için uğraşması gibi bizim de kendi hayatlarımıza bu anlamlı bakışı yerleştirebilmemiz gerektiğini öneriyor. Ve bu önerme klasik dramatik yapıyla değil; daha özel, yönetmene has bir üslupla verildiği için biçimi şairane kılıyor. Böylece müzik kullanımından mizansenlere, atmosferden oyunculuklara varana kadar her şey sapasağlam bir ahenkle filmi yazılı olmayan şiir diline taşıyor.

Filmin, sınıfsal ve politik açıdan, toplumsal cinsiyet açısından da zengin okumaları yapılabilir. Ama yönetmenin seçtiği ve rahatlıkla işletebildiği bu şiir dili sebebiyle film, hiçbir kategoriye hapsolmamayı çok iyi başarıyor.

Aksi takdirde film tek bir yorumun ya da ahlaki yargının mutlaklaştırılmasından başka bir kapıya açılamazdı.

Şiirin Duy Dediği

Mi-Ja Hanım’ın şiiri aradığı ve bulduğu yerin ağlak bir romantizmden tamamen uzakta oluşu da seyirci için sahici bir uzam açıyor.

Filmde yer yer gördüğümüz huzurlu tabiat manzaraları, yaşlı kadının herkesin iltifatla karşıladığı narin ve güçlü güzelliği, giydiği çiçekli elbiseler… Bütün bunlarla tezat gencecik bir kızın intiharı, liseli ergenlerin ve ebeveynlerinin bu vahim olay karşısındaki hoyratlığı, alzaymır hastalığı, geçim zorluğu, yaşlı kadının yaşanan olayları unutması ve hatırladığı an hissettiği mahcubiyetle dolu acı… Bütün bunlar Mi-Ja Hanım’ı “şiirin evrensel müziği”ni duyma eşiğine taşıyan basamaklar hâline geliyor. Yere düşmüş kayısıların olduğu o temsili patikadan yürümeden gelmiyor beklenen ilham.

Şiirin, edebiyatın ya da en genel anlamda sanatın zımni yüceliğini hissedebildiğimiz en özel anlardan biri de Mi-Ja’nın torununun polis tarafından alıp götürüldüğü sahnede ortaya çıkıyor. Yaşlı kadının bu sahnedeki vakur duruşu hiçbir kitaba sığmayacak kadar güçlü bir anı bırakıyor seyircinin hafızasına.

Aynı sahne başka birinin elinde belki ajitasyon ve katharsis yüklü bir pik noktası hâline gelebilecekken, Lee Chnag-Dong’un elinde unutulmaz bir sinema dersine dönüşüyor.

Filmin derdi en baştan beri sadece seyircinin adalet duygusuna hitap etmek ve sonunda bu duyguyu tatmin etmek olsaydı bu sahne, filmi tipik bir suç filminden öteye taşımayacaktı. Ve film bu hâliyle sona erecekti büyük ihtimalle. (Böyle olsaydı bile sadece içerdiği pedagojik anlamı hakkıyla taşıyabilmesi adına yine de büyük bir sahne diyebilirdik.)  Ama anlıyoruz ki mesele basit bir suç ve ceza ikileminin ötesinde.

Çünkü film bitmiyor. (Aynı Burning filminde genç yazarın bilgisayar başına oturup romanını yazmaya başladığı anda filmin bitmemesi gibi.) Bu andan sonra artık sanat ve onun gücü (zımni yüceliği) devreye giriyor.

Filmin sonunda Mi-Ja, bir türlü anımsayamadığı kelimelerle yazmaya uğraştığı şiirini tamamlayıp yükünü boşaltıyor. Kursta hiç kimsenin yazmadığı şiiri Mi-Ja yazıyor. Kurstaki öğrencilerden biri şiir yazmak çok zor deyince “Hayır,” diyerek cevaplıyor hocaları; “Zor olan şiir yazmak değil, şiir yazabilecek yüreğe sahip olmak.” Burdan bakınca, Mi-ja’nın yüreğiyle ispat ettiği şey bir edebi tür olarak şiirin çok üstünde kalıyor.

Yönetmenin en yoğun, en konsantre hâliyle şiiri devreye soktuğu bu son sahnelerde sanatla hayat arasındaki çizgi o kadar güzel siliniyor ki sanki Dong, elimizden tutup bizi kamerasıyla Mi-Ja’nın yüreğinin içine taşıyor. Bütün film bu sondaki kısacık şiir sahnesi için çekilmiş, Mi-Ja bütün hayatını bu kısacık şiiri yazmak için yaşamış adeta…

Filmin coşkun akan nehirle başlayıp biten döngüsü böylece kapanıyor. Aynı zamanda şiirin ve hayatın döngüsü de…

Yazmak, yaratmak ve yaşamak eylemlerinin neliğine dair, üzerine düşündükçe kendini katman katman açan, bugüne kadar yapılmış en başarılı filmlerden birini bize sunan yönetmen Lee Chang-Dong’a düşünme ve hayal etme pratiğimize kattıkları için minnet duymamak mümkün değil.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information