Inside Amy Schumer, Brooklyn Nine-Nine, Broad City ve PEN15 gibi komedi çevrelerinde hatırı sayılır yapımlara yazar olarak çalışmış Gabe Liedman’ın bütün yükü üstlendiği ilk projesi Q-Force, 2 Eylül’de on bölümlük ilk sezonuyla Netflix kitaplığına uğradı. Animasyon dizinin öyküsü James Bond‘u andıran bir ajanın etrafında dönüyor. Steve Mayweather, nam-ı diğer Mary, Amerikan İstihbarat Bürosu (AIA) için çalışmaya başlamadan evvel dolap kapılarını kırıp eşcinsel olarak açılınca hayal ettiği kariyere kavuşamıyor. Hak ettiği değeri asla görmeyen ve hatta türlü ayrımcılığa maruz kalan LGBTİ+ süper ajanlardan oluşmaktaki ekibi, yıllar sonra karşılarına çıkan bir fırsatla parçası olmak istedikleri maceranın fitilini ateşleme şansına erişiyor. Böylece de Q-Force, yani Queer Force’un esas hikâyesi start alıyor.

Uzunca bir süredir renk, dil, yönelim ve cinsiyet üzerinden sağlanmaya çalışılan eşitliğin eğlence sektöründeki yansımalarını apayrı formlarda izliyoruz aslında. Q-Force üslup olarak yenilikçi davranmasa da, bütün külliyatını maskülinitesi üzerine kuran 007 üzerinden taze sayılabilecek bir açılım yapıyor. Adı Mary eylenmiş modifiye James Bond’umuz kaslı, “ayılarına” düşkün, bir parçası olduğu kalabalığın sorunlarından haberdar ve en önemlisi ona engel teşkil eden kötü karakterler haricinde homofobiyi de baş düşmanı olarak bellemiş kuir bir kahraman. Kimliğini ikincilleştirmediği gibi çevresini de kendi klanından insanlarla donatıyor. Mutlu bir beraberliği olan lezbiyen teknisyen Deb, kamuflaj için drag sanatını en üst seviyede icra eden Twink ve zamirlerini henüz ilan etmeyen programcı Stat ile temsiliyete yeni anlamlar kazandıran bir tim var huzurlarımızda. Sean Hayes, Wanda Sykes, Stephanie Beatriz gibi kamuoyu önünde (kimseye böyle bir borçları olmamalarına rağmen) açılmış isimlerden oluşmuş kadro da bu ekibe ses veriyor.

Q-Force: Klişeler Denizinde Kuir 007

Q-Force’un en büyük başarısı LGBTİ+’ların popüler kültürden fazlasıyla beslenen bir lügatla nefes alıp verdiğini oldukça iyi bilmesi denebilir. Gökkuşağının bütün renklerini taşımaya özen gösteren ajan komedisinin içerisinde gey evreninin terminolojisinden bir hayli referans mevcut. Natalie Portman’ın aldığı kötü eleştirilere rağmen “campy” addedilebilecek yapısı sebebiyle kültleşen filmi Vox Lux’tan temel lubunya eğitiminin bir parçası olarak görülebilecek Eurovision’a, adını dağlara kazıyan Ennis ile Jack’in öyküsü Brokeback Mountain’dan prenses olmanın her şeyden çok arzu edildiği yaşlara tekabül etmesi hâlinde iz bırakması kaçınılmaz The Princess Diaries’e kadar inanılmaz bir kaynak havuzundan besleniyor dizi. Tüm bunların Amerika coğrafyasında metrekare başına en çok eşcinselin düştüğünü bildiğimiz West Hollywood’ta vuku buluyor olması da cabası. İçeriden bir gözün, Erin Brockovich’i halk kahramanı ilan edip drag queenlerin arasında nefes aldıkça daha iyi insanlar olacağımızın altını çizişine kadar aksatmadan doğru notalara basıyor olması mutluluk verici. Ancak mevzunun yalnızca görünürlüğü içerdiği günleri çoktan devirdiğimiz için bu kadarının yeterli gelmediği de su götürmez bir gerçek.

Q-Force’un eleştiri oklarını üzerine çekmesinin temelinde, kuir kimselerin bir araya geldiklerinde dünyaya karşı dururken çok daha güçlü bir duruş sergileyebileceklerini cis beyaz gey ağırlığında bir öyküyle anlatıyor olması yatıyor. Konfor alanının dışına çıktığı anlarda bile, ki bunlar oldukça az, bütün esprilerini stereotiplerle inşa ediyor. Seyircisinden sağmaya çalıştığı kahkahalar, heteronormatif bir gözle ezber edilmiş nitelendirmelere dayanıyor. Bir izleyici olarak ben bu tür durumlarda motivasyonları incelemeye ve en önemlisi ona mı yoksa onunla mı gülmemizi istiyor sorusuna cevap aramayı tercih ediyorum. Yarar sağlamaktan ziyade zarar verdiğine dair kurulan argümanların parçalayacak cevap gün gibi açık ve ortada: Q-Force, kapıyı açıp gelin çok da uzağımızda olmayan dostlarımızın en belirgin özelliklerine birlikte gülelim diyor çünkü. Pozitif bir temsil göstermeye gayret etmesi haricinde muhatabına tetikleyici olabilecek bir düşmanlık resmetmemeye de itina ediyor. Tabii bu da bizi “keşke gerçek dünya da bu kadar merhametli olsa” dileklerimize götürür. Fakat en nihayetinde Q-Force’un da yüzünüze dev bir tebessüm yerleştirmeye niyetli, komediye meyil etmiş bir animasyon olduğunu akla getirmek gerekiyor.

Eleştirilerin kaynağındaki cis gey erkeklere ağırlık veriyor olma hâlinin avantajları da yok değil elbette. Perspektifini bu zümreye kuran Q-Force, mevcuttaki bütün erkek karakterlerini arzu nesnesi gibi kullanmaktan geri kalmıyor. Mary, Twink ve şubenin heteroseksüel kontenjanını tamamlayan Rick Buck (David Harbour tarafından seslendirildiğini not düşeyim.), kimliği ve bedeniyle barışık beyler olarak şehvetli olmaktan kaçınmayan Q-Force’un bu alandaki yükünü sırtlıyor. Benzer yapımlardan farklı olarak her bölümde yeni bir dava konu edinmek yerine bütün sezona geniş bir mesele yerleştiren yapım, sürprizlerini teker teker açtıkça da kaçınılmaz finaline doğru yelken açıyor. Vardığı yerdeki mesajı da en az öncesi kadar pozitif: Çocukluklarını, gençliklerini dilediği gibi yaşamasına izin verilmeyen, ergenlik heveslerini yirmilerine monte eden koca bir kuir jenerasyon olarak ikinci şansa çıkan yollar hep açık. Düşünce kalkmanıza yardımcı olacak, kanınızdan değil belki ama, canınızdan bir aileniz olsun, kendinizi sevmeyi ve yanlış yaptığınızda bunu üstlenmeyi gururunuza yediremeyecek kadar acıklı insanlara dönüşmeyin yeter diyerek de sezonu kapatıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information