Avustralyalı yönetmen Natalie Erika James’in ilk uzun metrajlı filmi Relic, Sundance Film Festivali’ndeki prömiyerinin ardından 2020’nin korku türündeki en heyecan verici yapımlarından biri olarak kutlanmıştı. Film, demans ve yaşlanmayı bir korku unsuru olarak ele alırken, üç nesil kadının birbirleriyle ve kendi psikolojileriyle olan ilişkileri üzerinden dokunaklı bir hikâye anlatıyor. Yer yer fazlaca barizleşen metaforuna ve çıkmaza girdiği üçüncü çeyreğine rağmen, idareli kullandığı süresi ve etkileyici finaliyle Relic, Ari Aster’in Ayin - Hereditary (2018) ve Jennifer Kent’in Karabasan - The Babadook’u (2014) gibi korku sinemasının başarılı ilk filmlerinin yanına adını yazdırıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre bugün dünya genelinde 50 milyondan fazla kişi demans ile yaşıyor ve bu hastalık yaşlılık döneminde engelli ya da bakıma muhtaç hâle gelmenin en yaygın sebeplerinden biri olarak kabul ediliyor. Demans döneminde zihnin aldığı dolambaçlı hâl, zaman zaman kişiyi neredeyse başka birine dönüştüren git-geller ve zaman-mekân algısıyla oynayan sanrılar, kişinin özellikle yakın çevresindekiler için üzücü ve korkutucu. Sinemada demansın, bilhassa en yaygın türü olan Alzheimer hastalığının yansımaları da işte kişinin çevresindekiler üzerindeki bu etkilerinden sıkça besleniyor. Ebeveynlerinin ya da partnerinin dönüşümünü gözlemleyen karakterlerin başa çıkmak zorunda olduğu duygusal zorlukların dramatik etkisi seyirciyi göz yaşlarına boğma potansiyeline sahip olduğundan belki, bu temadaki filmler çoğunlukla melodram, romantik dram ve biyografi türlerinde karşımıza çıkıyor. Relic ise demansın kişi ve kişinin yakın çevresi üzerindeki etkisini bir duygu unsuru olarak olduğu kadar, bir korku unsuru olarak işlemeyi seçiyor. Sadece demans ve dönüştürücülüğünü de değil, genel olarak “ebeveynin bakıma muhtaç hâle gelmesi” durumunu, kendi hayatını kurmuş ve yuvadan uçmuş modern birey için bastırılmış bir korku olarak ele alıyor. Relic: Demansın Labirentlerinde Üç Nesil, Üç Kadın Relic, taşan bir küvetten aşağı akan suların, önce tüm banyoyu kaplaması, merdivenlerden aşağı inerek gecenin karanlığındaki salonda süzülmesi ve sabit duran bir çift çıplak ayağa temas etmesiyle karşılıyor izleyicisini. Bu temas bir jump-scare'e (ani korkutma) dönüşüp sıçratmayı seçmiyor ve ormandaki bir evi tasvir eden vitrayın renkli ışıklarıyla aydınlanan görüntüler sessizce silikleşiyor. Ardından, kızı Kay (Emily Mortimer) ve torunu Sam (Bella Heathcote), bir süredir haber alamadıkları Edna’yı (Robyn Nevin) merak ederek Melbourne’ün dışındaki, bu yarı izole, büyükçe evin kapısını çalıyorlar. Cevap alamıyorlar. İkisinin de yakından tanıdığı bu ev aynı ev olsa da, bazı detaylar onlara yabancı geliyor. Yeri değiştirilmiş mobilyalar, yerine konulmamış eşyalar, küflenmiş duvarlar, mantıklı bir açıklaması olmayan nüanslar… Farklı noktalarda karşılarına çıkan, gündelik alışkanlıkların ve en basit kuralların unutulduğuna işaret eden notlar, bulanıklaşmaya başlamış bir zihnin haberini veriyor. Önce Edna’nın bir süredir demansın belirtileriyle mücadele ettiğini, ardından kendisi kadar, uzaklaşmış kızı Kay’in de bunu kabul etmekten kaçındığını anlıyoruz. Anne-kızın telefon görüşmelerinde sözde kalan ya da gizlenen detaylar ve durumun ciddiyeti, filmin girişindeki bu keşif turuyla anlaşılıyor. Kay ve Sam’in yakından tanıdığı bu evdeki tüyler ürpertici başkalaşmalar ve endişe verici detaylar, sonraki perdede Edna’nın ansızın, hiçbir şey olmamış gibi evde belirmesiyle ete kemiğe bürünüyor. Yaşadığı evde keşfettikleri izler gibi, Edna’nın kaynağı bilinmeyen yaralarına, mantıklı bir açıklaması olmayan hareketlerine, sayıklamalarına, anlık dönüşümlerine tanık oluyorlar. Kay ve Sam gerçekle yüzleşmelerine farklı tepkiler veriyorlar: Kay, artık tek başına yaşamasının mümkün olmadığını düşündüğü annesinin bakımını üstlenmekten korkuyor ve ilk fırsatta şehirdeki…

Yazar Puanı

Puan - 65%

65%

Yer yer fazlaca barizleşen metaforuna ve çıkmaza girdiği üçüncü çeyreğine rağmen, idareli kullandığı süresi ve etkileyici finaliyle Relic, korku sinemasının başarılı ilk filmlerinin yanına adını yazdırıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.8 ( 2 oy)
65

Avustralyalı yönetmen Natalie Erika James’in ilk uzun metrajlı filmi Relic, Sundance Film Festivali’ndeki prömiyerinin ardından 2020’nin korku türündeki en heyecan verici yapımlarından biri olarak kutlanmıştı. Film, demans ve yaşlanmayı bir korku unsuru olarak ele alırken, üç nesil kadının birbirleriyle ve kendi psikolojileriyle olan ilişkileri üzerinden dokunaklı bir hikâye anlatıyor. Yer yer fazlaca barizleşen metaforuna ve çıkmaza girdiği üçüncü çeyreğine rağmen, idareli kullandığı süresi ve etkileyici finaliyle Relic, Ari Aster’in Ayin – Hereditary (2018) ve Jennifer Kent’in Karabasan – The Babadook’u (2014) gibi korku sinemasının başarılı ilk filmlerinin yanına adını yazdırıyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre bugün dünya genelinde 50 milyondan fazla kişi demans ile yaşıyor ve bu hastalık yaşlılık döneminde engelli ya da bakıma muhtaç hâle gelmenin en yaygın sebeplerinden biri olarak kabul ediliyor. Demans döneminde zihnin aldığı dolambaçlı hâl, zaman zaman kişiyi neredeyse başka birine dönüştüren git-geller ve zaman-mekân algısıyla oynayan sanrılar, kişinin özellikle yakın çevresindekiler için üzücü ve korkutucu. Sinemada demansın, bilhassa en yaygın türü olan Alzheimer hastalığının yansımaları da işte kişinin çevresindekiler üzerindeki bu etkilerinden sıkça besleniyor. Ebeveynlerinin ya da partnerinin dönüşümünü gözlemleyen karakterlerin başa çıkmak zorunda olduğu duygusal zorlukların dramatik etkisi seyirciyi göz yaşlarına boğma potansiyeline sahip olduğundan belki, bu temadaki filmler çoğunlukla melodram, romantik dram ve biyografi türlerinde karşımıza çıkıyor. Relic ise demansın kişi ve kişinin yakın çevresi üzerindeki etkisini bir duygu unsuru olarak olduğu kadar, bir korku unsuru olarak işlemeyi seçiyor. Sadece demans ve dönüştürücülüğünü de değil, genel olarak “ebeveynin bakıma muhtaç hâle gelmesi” durumunu, kendi hayatını kurmuş ve yuvadan uçmuş modern birey için bastırılmış bir korku olarak ele alıyor.

Relic: Demansın Labirentlerinde Üç Nesil, Üç Kadın

Relic, taşan bir küvetten aşağı akan suların, önce tüm banyoyu kaplaması, merdivenlerden aşağı inerek gecenin karanlığındaki salonda süzülmesi ve sabit duran bir çift çıplak ayağa temas etmesiyle karşılıyor izleyicisini. Bu temas bir jump-scare‘e (ani korkutma) dönüşüp sıçratmayı seçmiyor ve ormandaki bir evi tasvir eden vitrayın renkli ışıklarıyla aydınlanan görüntüler sessizce silikleşiyor. Ardından, kızı Kay (Emily Mortimer) ve torunu Sam (Bella Heathcote), bir süredir haber alamadıkları Edna’yı (Robyn Nevin) merak ederek Melbourne’ün dışındaki, bu yarı izole, büyükçe evin kapısını çalıyorlar. Cevap alamıyorlar. İkisinin de yakından tanıdığı bu ev aynı ev olsa da, bazı detaylar onlara yabancı geliyor. Yeri değiştirilmiş mobilyalar, yerine konulmamış eşyalar, küflenmiş duvarlar, mantıklı bir açıklaması olmayan nüanslar… Farklı noktalarda karşılarına çıkan, gündelik alışkanlıkların ve en basit kuralların unutulduğuna işaret eden notlar, bulanıklaşmaya başlamış bir zihnin haberini veriyor. Önce Edna’nın bir süredir demansın belirtileriyle mücadele ettiğini, ardından kendisi kadar, uzaklaşmış kızı Kay’in de bunu kabul etmekten kaçındığını anlıyoruz. Anne-kızın telefon görüşmelerinde sözde kalan ya da gizlenen detaylar ve durumun ciddiyeti, filmin girişindeki bu keşif turuyla anlaşılıyor. Kay ve Sam’in yakından tanıdığı bu evdeki tüyler ürpertici başkalaşmalar ve endişe verici detaylar, sonraki perdede Edna’nın ansızın, hiçbir şey olmamış gibi evde belirmesiyle ete kemiğe bürünüyor. Yaşadığı evde keşfettikleri izler gibi, Edna’nın kaynağı bilinmeyen yaralarına, mantıklı bir açıklaması olmayan hareketlerine, sayıklamalarına, anlık dönüşümlerine tanık oluyorlar. Kay ve Sam gerçekle yüzleşmelerine farklı tepkiler veriyorlar: Kay, artık tek başına yaşamasının mümkün olmadığını düşündüğü annesinin bakımını üstlenmekten korkuyor ve ilk fırsatta şehirdeki bir bakım eviyle görüşüyor. Kendi ayakları üzerinde durabilen ve kendi hayatını kurmuş orta yaşlı bir kadın olan Kay’in, dolaylı olarak evde ve doğrudan annesinde gördüğü değişikliklerden korkmasının ardında, aslında annesinin bakımını üstlenmenin hayatında yol açacağı değişikliklerden korkuyor olması var. Sam ise hiç düşünmeden anneannesinin yanına taşınmak ve onun bakımını üstlenmek için gönüllü oluyor. Henüz hayatta ne yapacağına karar verememiş, ne istediğini bilmeyen bir genç olan Sam’in bu değişimi hızlıca kabullenmesinin ardında biraz da kolayca yaşamını sürdürme güdüsü var; çocukluk anılarıyla denkleştirdiği anneannesine tutunmayı, ne istediğine karar vermeyi biraz daha ertelemenin bir bahanesi olarak görüyor belki de. Annesinin bakım evi ısrarına şiddetle karşı çıkan Sam, “Öyle değil midir?” diye soruyor, “Önce annemiz bizim altımızı değiştirir, sonra biz onunkini.”

***Yazının bundan sonraki bölümü Relic ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerir.***

Üçüncü çeyreğine kadar jump-scare‘lerden kaçınan, slow-burn (etkisini ağır gösteren) bir gerilimden beslenen bu korku filmi, ne yazık ki yarattığı metaforun içinde kaybolmaya başlıyor. Edna’nın eski fotoğraflarını toprağın altına gömmeye, hatta çiğnemeye çalışması da, Sam’in anneannesinin durumunun aslında altından kalkabileceğinden çok daha kötü, bir hastanın bakımını üstlenmenin sandığından çok daha zor olduğu gerçeğiyle yüzleşmesini gerçek bir labirente, gerçekten onu sıkıştıran duvarlara dönüştürmek de, talihsiz birer seçim olarak akılda kalıyor. Neyse ki çıkmaza sürüklenen karakterler, duygusal, sembolik ve sinematografik olarak oldukça güçlü bir finale doğru tekrar yollarını buluyor. Filmin finalinde artık sadece en yakınlarının dahi tanımakta zorlandığı başka birine değil, insan dışı bir varlığa dönüşen Edna’dan kurtuluş, sürpriz bir kabullenişe evriliyor.

Sam’in demanslı bir zihnin labirentleriyle yüzleşir yüzleşmez kendini kurtarmak için var gücüyle çabalaması, filmin ilk yarısında sarf ettiği cümleyi ve “alt değiştirme” sırasının henüz onda olmadığını hatırlatıyor. Annesinin dönüşümünü kabullenen Kay ise, onu bu son zamanlarında yalnız bırakamayacağını anlayarak yanına geri dönüyor. Duvarları ağır ağır küfle kaplanan bu evde yaşayan, bedeni ağır ağır çürüklerle kaplanan Edna, en büyük korkusu vitrayda tasvir edilen o evde, insan dışı bir bedenle baş başa kalmak olan kızının bu korkuyla yüzleşmesi sonucu huzura eriyor. Üç nesilden kadını bir araya getiren ve sıranın eninde sonunda Sam’e de geçeceğini hatırlatan final sahnesi, 2020 sinemasına zihinlere kazınacak kompozisyonlarından birini armağan ediyor. Relic, metaforunun içinde kaybolduğu ve sıkıcılaştığı final öncesi anlarına rağmen, tür sinemasında yetenekli bir yönetmenin doğuşunu müjdeliyor; ışığı ve mekânı iyi kullanan görüntü yönetimi, detaycı prodüksiyon tasarımı, gerçek demans hastalarının tecrübelerinden yola çıkarak oluşturulmuş etkileyici ses tasarımı ve gösterişsiz görsel efektlerinden de güç alarak…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information