Film alanında çalışmalarına 30’lu yıllarda başlayan ve ilk uzun metrajlı filmi Les anges du péché’yi 1943 yılında çeken Robert Bresson, her şeyden önce iyi bir ressam ve fotoğrafçıdır. Sinemasında biçimsel olduğu kadar içeriksel anlamda da kendini belli eden bu özellik, yönetmene kendine has bir üslup kazandırmış, bize ise çoğu edebiyat uyarlaması olan nefis filmografisinin tadını çıkarmak kalmıştır.

Biçimin Ritme Dönüştüğü Noktada Sırtını Sinematografiye Yaslamak

Bresson’un “Sinematograf Üzerine Notlar”’ kitabındaki bir tanımın altını çizerek başlayalım. İki farklı biçimde film yapmak mümkündür. Birincisinde yönetmen tiyatronun dekor, oyuncular gibi sahneleme araçlarını kullanarak yeniden üretirken kameradan yararlanır; diğerinin başrolünde ise bu yaratım sürecinde sinematograf araçları vardır. Bresson, aksi iddia edilemeyecek şekilde sinematografi seçeneğine bağlıdır. Filmlerinde amatör oyuncuları tercih etmesi, karakterlerin yaşadıkları çağ ile uyumsuzluk problemlerini manipüle etmekten kaçınması, dünyanın yaşanamaz bir yer olduğuna dair keskin inancıyla “gerçekçi” bir anlatı sunmayı yeğler. Bu nedenle de tiyatro ile sinema arasında kurulan ilişkiye sert bir şekilde karşı çıkar.

Cahiers du cinéma’nın Şubat 1967 sayısında Godard’la yaptığı söyleşide üzerinde durduğu gibi tiyatro ve sinemanın iç içe geçmesinin iki sanatı da yok ettiğini düşünen Bresson, var olan sanat tanımının anlamını yitireceği görüşünü savunurken toparlayacak olursak şunu söyler: Tiyatro dinamiklerinin sinemayı öldürdüğü noktada onu diriltecek olan en önemli oluş sinematografın ta kendisidir.

Bresson’un minimalist bir çizgide duran stilini, klasik anlatı yapılarından ayıran imaj ve ses tekniği üzerine düşünmek bu noktada oldukça önemlidir. Yönetmen, görüneni olabildiğince sadeleştirerek ele aldığı sinemasında anlatı ve karakterleri lineer bir çizgide tutmaya özen göstererek seyircinin “sezgilerine” dokunabilmeyi hedefler. Bu sezgilerin hedefi ise çoğunlukla görülememesi ve işitilememesinden muzdarip “tanrı” ile etkileyici bir yüzleşme vadetmektedir. Ulus Baker’in yönetmenin bu tavrını “aşkınsal imaj” olarak tanımlaması, yaşam boyu bir şekilde hakikatin izini sürdüğümüz için hiç de “yabancılaşma” hissetmediğimiz bir ironi ortaya koyar.

Var olmasına inanmak isteyeceğimiz, hesap sorabileceğimiz ya da bazı sorulara cevaplar arayabileceğimiz; olanın aksine “ulaşabileceğimiz” bir güç. Yokluğunu derinden hissettiğimiz ve çoğunlukla bu gerçeklikle başa çıkamadığımız düşünülürse Bresson’un yapmış olduğu filmlerle anlam arayışımıza ortak olması oldukça ilham verici. Öyle ki bu aracı olma arzusu Bergman’ı, Tarkovsky’yi ve Godard’ı oldukça derinden etkiler. Hakikatin izini sürerken yaratmış olduğu yeni gerçeklik ve bu gerçekliğin, kutsal kitapların ya da felsefi zincirlemelerin karmaşıklığındansa yalın ama oldukça güçlü bir dil ile var olması Bresson sinemasını oldukça çekici kılar.

Her ne kadar yönetmen birçok röportajında kendi filmlerini sadece biçimsel olarak gördüğünü ilan etse de bir seyirci olarak dışarıdan gözlemlemeyi arzu etme ihtimalinize sığınarak, anlam arayışlarında kendinizi kaybetmek ve belki sonrasında kendinizi bulmak gibi bir ikileme sürükleyecek dört filmden bahsetmek isterim.

Journal d’un curé de campagne (1951)

“Çünkü bu acımasız dünyada geceler, günün çalışmasını siler.”

Taşranın insanı varoluşçu sorgulamalara iten atmosferinden beslenen bu filmiyle bir papazın davranışlarını ve inancını belli bir kalıba oturtma mücadelesine şahit olduğumuz bu hikâye, “arzu” kavramının bireyin hem kendisiyle hem çevresiyle ilişkisinde ne denli etkili olduğunun nefis bir portresi diyebiliriz. Georges Bernanos’un aynı isimli kitabından uyarlanan film, manevi olarak bizi tatmin etmeyen gündelik durumların verdiği acıyla seyircisini baş başa bırakır. Bu öyle etkili bir yüzleşmedir ki sinemanın böyle bir gücü olmasını kabullenmek de bir o kadar ağırdır. Tam da bu sebepten olsa gerek Journal d’un curé de campagne (Bir Papazın Taşra Güncesi), Andrei Tarkovsky için sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi filmidir.

Pickpocket (1959)

“Bu şeyleri yapanların genelde sustuğunu biliyorum veya bundan bahsedenler de bunu yapmamış olanlardır. Ama ben yaptım.”

Ruhunun derinliklerinde kaybolmuş bir yankesicinin hikayesini anlatan Bresson, Faustvari bir karakter olan Michel ile seyircisini yanlış olduğu bilincine sahip olduğu hâlde yapmaktan geri duramadığı şeyler üzerine düşündürmeyi başarır. Üstelik bu yüzleşmeyi doğuran Bresson’un kendine has sinematografi yöntemlerinin bizzat kendisidir. Oldukça nihilist bir çizgide duran Michel karakteri, Bresson sinemasında öne çıkan “bireyin sıkışmışlığı” temasına da güzel bir örnek teşkil eder.

Au hasard Balthazar (1966)

“İnandığın bir şey var mı? – Evet, sahip olduğum her şeye inanırım.”

Geleneksel anlatıdan oldukça uzak bir çizgide duran bu film, Bresson sinemasında dikkat çeken “sezgisellik” ve “izdüşüm” gibi kavramlar için muhteşem bir örneklemdir. Godard’ın “Bir buçuk saate sığdırılmış yaşamın ta kendisi.” şeklindeki aşılması zor tarifinin gölgesi altında filmden bahsedecek olursak, Bresson bu filmiyle doğumundan ölümüne kadar el değiştirmiş ve her sahibinin yüküyle birlikte günahını da taşıyan bir eşek ile özdeşim kurmamıza olanak tanır. İzledikten sonra kafanızda dönüp duracak filmin, asıl gücünü sadeliğinden alması ise Bresson’a hissettiğimiz yoğun hayranlığın başlı başına bir açıklaması.

Mouchette (1967)

Çıkışsızlık ete kemiğe bürünecek olsaydı bu Mouchette’den başkası olamazdı. Bu filmi anlatmak için Tarkovsky’nin o meşhur sözlerini hatırlatmak yerinde olacaktır: “Küçük kız bir kere yuvarlanır, sonra bir kez daha ve bir kez daha… Ne yapmaya çalıştığını bilemeyiz yahut ne düşündüğünü. Ama sonucuna bakarak kendisinde var olan bir hakikate tanık olabiliriz. İşte Bresson dehası buradan gelir, o final sahnesi sinemanın zirvesidir.”

Mouchette’deki final sahnesi, Tarkovsky’nin ifade ettiği gibi “sinemanın zirvesi” midir, böyle bir keskinliğe ne kadar ihtiyaç var bilemem ama bir konuda hemfikir olabiliriz. Robert Bresson, tam da arzuladığı gibi, peşine düştüğü hakikati sinematografinin büyüleyici etkisinden taviz vermeyerek, hatta onu çoğaltmasını bilerek sinema tarihine farklı bir perspektif kazandırmıştır. Kendinden sonraki döneme yön verme gücüne sahip sinema diliyle aklı genişleten, algıyı çoğaltan bir gerçeklik yaratabilmiş olmasını kimse reddedemez sanırım. Bu gerçekliğin her birimiz için derin bir yüzleşme fırsatı sunması ise Bresson hayranlığımızı büyüten bir diğer gerçeklik. Son nefesimize kadar hakikatin izini sürecek olmamızı kabullendiysek bir Bresson filminin elimizden tutmasına izin vermenin tam vakti.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information