27 Ekim’de BluTV’de izleyici ile buluşan Saygı, Behzat Ç.‘deki Ercüment Çözer (Nejat İşler) karakterine odaklanan bir spin-off dizisi. Her ne kadar ilk duyurulduğunda Saygı’nın Behzat Ç. ile benzer sularda yüzen bir yapım olacağı tahmin edilmiş olsa da, aslında dizi daha ilk bölümden gerek görsel dili, gersek hikâyesiyle kendisini daha farklı bir yerde konumlandırıyor. Behzat Ç.’de derin devletle bağları olan, hikâyenin kötüsü olarak karşımıza çıkan Ercüment Çözer, bu kez tam anlamıyla bir anti-kahraman rolüne bürünüyor. Topluma zarar verdiğini düşündüğü kişileri kendince ıslah etme çabası içine giriyor, elbette ıslah olmayanları öldürmekten de geri kalmıyor. Bunu yaparken de her fırsatta insanların saygısızlığından dem vuruyor. Farklı farklı nedenlerden peşine düştüğü suçluları, evinin yanında kurduğu özel hapishanesinde tutan Ercüment, gecelerini Müge Anlı ile Tatlı Sert’i andıran bir televizyon programını izleyip, kendisine yeni hedefler bularak geçiriyor. Ercüment’in dizinin diğer ana karakterleri olan Savaş ve Helen’in yaptıklarından haberdar olması da bu program aracılığıyla gerçekleşiyor. Türkiye’nin yeni gerçekliğin bir parçası olan bu TV programının Saygı’nın dünyasında bir yansıması olmasının iyi düşünülmüş bir detay olduğunu söyleyebiliriz.

Her ne kadar ilk bölümün ilk bloğu Ercüment Çözer karakterine ve adaleti sağlama yolundaki bu çarpık arayışına odaklanıyor olsa da geneli itibarıyla ilk iki bölümün odağında Boran Kuzum ile Miray Daner’in hayat verdiği Savaş ve Helen karakterleri yer alıyor.

***Yazının bundan sonraki bölümü Saygı’nın ilk iki bölümüyle ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

Platonik bir aşk beslediği Helen ile tanışmak için performans sergilediği üniversite tiyatrosunun kulisine giden Savaş, babasıyla yaşadığı sorunlar nedeniyle duygusal olarak zorlu bir dönemden geçen Helen ile kısa sürede yakınlaşıyor ve iki genç birlikte keyifli bir gece geçiriyor. Ancak gecenin sonunda bindikleri takside Savaş’ın tacize uğraması olayları hiç beklemedikleri yerlere sürüklüyor. Kendisini savunmaya çalışırken kazara taksiciyi öldüren Savaş polise teslim olmayı düşünürken, kısa süre sonra bu kez de Helen aynı tiyatroda çalıştığı bir erkeğin saldırısına uğruyor. Savaş’ın taksiciyle karşılaşmasında olduğu gibi bu tecavüz girişimi de saldırganın ölümüyle sonuçlanıyor. Üst üste gelen bu iki öldürme eylemi, iki gencin adalet arayışındaki seri katillere dönüşmelerinin fitilini ateşliyor.

Saygı İlk İki Bölüm İncelemesi

Sosyo-ekonomik arka planları gereği birbirilerinden oldukça farklı yerlerde duran iki kişinin yollarının kesişmesinin üzerinden sadece birkaç hafta gibi kısa bir süre geçmişken ayrı ayrı cinayetlere karışmasının olasılıksızlığını bir kenara atsak bile, bu karakterlerin geçmişlerinde bunu haklı çıkaracak bir altyapıları yokken, sırf nefsi müdafaa gereği birilerini öldürdükleri için bir anda soğuk kanlılıkla cinayet işleyen seri katillere dönüşmelerinin inandırıcılıktan uzak olması, karakterlerin orijin hikâyelerinin tasarlanmasında büyük bir eksikliğe, göz ardı edilemeyecek bir kolaycılığa işaret ediyor.

Aslında Saygı’nın ilk iki bölümünde karşımıza çıkan pek çok kusurun arkasında, hikâye tasarlanırken olay örgüsünü ilerletmek için başvurulan yöntemlerin zayıf kalması yatıyor. Savaş ile Helen’in meyhanedeki sohbeti gibi, Ercüment ile Yavuz (Erkan Can)’un satranç tahtası başındaki konuşması gibi hikâyeye değil karakterlere hizmet eden anlarda yer yer etkileyici bile olan diyaloglar, olay örgüsünün ilerletilmesi için yazılan sahnelerde bir anda tüm dizinin en zayıf halkasına dönüşebiliyor. Ercüment’in daha ilk bölümün başında barda tanıştığı kadınla arasında geçen diyalog, Helen’e ulaşmak için babasının ağzından laf almaya çalıştığı konuşma, bunun ilk akla gelen örnekleri.

Benzer yabancı işlere öykündüğü aşikâr olan Saygı’nın ilk iki bölümünde bu öykünmeden kaynaklandığını düşündüğüm iki sahne var ki bu sahneleri dizinin genel tonuyla bağdaştırmak mümkün değil. Bunların ilki taksiciyi öldürdüğü için vicdan azabı duyan Savaş’ın çalıştığı arşivde bir anda taksiciyi adeta bir zombi formunda gördüğü -araya bir korku filmi karışmışçasına bir jump scare ile başlayan- sahne, ikincisi de yine Savaş’ın kütüphanede otururken adeta sanrı hâli içinde, kütüphanede dolaşan bir ceylan görmesi. Bu sahnelerin varlığına, benzer yabancı işlerdeki başarılı kullanımları taklit etme çabasından öte bir açıklama getirmek gerçekten güç.

Gerek Ercüment Çözer’in Arkham Asylum‘u aratmayan hapishanesi, gerek Savaş ve Helen karakterleri üzerinden kurulan hikâye, Saygı’nın, gerçeklikle bağını güçlü tutan ve bir roman uyarlaması olan Behzat Ç.’den ziyade, bir çizgiroman uyarlamasına yakın durmasını sağlıyor. Dizinin hiç yazılmamış bir çizgiromanın uyarlamasını andıran bu tonu, tercih edilen renk paleti ve görüntü yönetimiyle de destekleniyor. Ekrandaki yerli dizileri görsel olarak birbirinden ayırmanın neredeyse imkânsız olduğu bu dönemde, stilize edilmiş görselliği Saygı’nın lehine işliyor.

Her ne kadar bu konulara yaklaşımı incelikten ya da derinlikten uzak olsa da, kadınların hayatın her alanında uğradığı taciz gibi, toplumdaki yozlaşma gibi konulara hikâyesinde yer vermesi de dizinin hanesine artı olarak yazabileceğimiz unsurlar arasında yer alıyor.

Saygı’nın en büyük zaaflarının bu dünyanın kurulmasına, karakterlerin istenen noktaya getirilmesine hizmet eden sahnelerde ortaya çıkması, bölümler ilerleyip bu telaşı geride bıraktıktan sonra anlatının biraz daha oturaklı bir hâl alabileceği konusunda ufak bir umut aşılıyor olsa da, ilk iki bölümde böylesine önemli hatalara düşen yaratıcı ekipten böyle bir şey beklerken temkinli olmak gerekiyor. Yine de ilk bölümde gördüğümüz dokuz numaralı odada tutulan mahkum etrafında kurulan gizemin ve Ercüment ile yakınlaşan Hasret Yakar (Rojda Demirer) karakterinin hikâyeye farklı bir boyut kazandırma potansiyeli olmasının, sonraki bölümler için bir merak unsuru yarattığını söyleyebiliriz.

Saygı’nın ilk sezonunun sonunda nerede durduğunu biraz yapısal olarak kendisini nerede konumlandırdığı belirleyecek gibi görünüyor. İlk iki bölümüyle vadettiği bu çizgiroman uyarlamasıvari yapısını koruyup, kendisini gereğinden fazla ciddiye almaması, bazı kusurlarının göz ardı edilmesine zemin hazırlayabilir. Sonuçta tüm kusurlarına ve eksikliklerine rağmen, dijitaldeki Atiye ve Hakan: Muhafız gibi yerli yapımların yarattığı standart göz önüne alındığında, Saygı’nın kesinlikle bu standardın üzerinde kaldığını söyleyebiliriz. Gerçi bu durum Saygı’dan çok yerli dizilerin kalitesine dair bir şeyler söylüyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information