En başta sözlerimin, bu eleştiri yazısının yanlış anlaşılmasını istemediğimden, ‘’uyarlama nedir, sinemada uyarlama konusuna nasıl bakmalıyız?’’ diye sormak ve böyle bir giriş yapmak isterim. Biliyorum ki bu satırları okuyanlar arasındaki en acımasızları, miras alınan uyarlama esere tutkuyla bağlı, onunla özdeş olmuş duygulara sahip, arkasına nostaljinin güçlü kollarını almış seyircilerdir. Ama onlar da çok iyi bilir ki nostalji asla tatmin olmaz, asla yerine başka şey koydurmaz. Nostalji olsa olsa geçmişten alınan bir zevk, bir fetiştir. Uyarlamaların kıstası da yine o geçmiş duygusudur. André Bazin’den ilhamla uyarlamayı; öykü, roman, tiyatro oyunu, film gibi bir eserin başka bir sanat eserine dönüştürülmesi olarak tanımlayabiliriz. Sinema uyarlaması özelinde bu kavramı Nijat Özön de benzer şekilde tanımlamıştı: ‘’Doğrudan sinema için hazırlanmamış bir metnin sinemaya uygun bir biçime sokulması.’’ Genelde üç farklı tipte karşımıza çıkar uyarlamalar: Birebir uyarlama, yorumlama ve esinlenme. Birebir uyarlamada özgün metnin ana ögeleri korunarak sinema diline çevrilir. Yorumlamada orijinallik bozulur ve eser değiştirilerek yeniden geliştirilir. Esinlenmede ise genelde orijinal eserin sadece teması alınır, mekânlar ve zaman bütünüyle değiştirilir. Örneğin Kubrick’in Otomatik Portakal’ı bir yorumlama, Disney’in Aslan Kral’ı, Hamlet’ten esinlemedir. Perdede başarılı başarısız pek çok uyarlama film izledik, hâlâ izliyoruz. Tiyatro, edebiyat hâlâ sinemanın popüler kaynaklarından. Fakat özellikle son yıllarda uyarlama ritüelleri, yaratıcılık anlamında bir tembelliğe yol açtı. Özgün senaryolar üretmek yerine, bir alıcı olarak seyirci ya da okuyucunun daha önceden sevgisini kazanmış yapımların başka bir sanat eserine adapte edilmesine sık sık tanık oluyoruz. Üstelik bu kadar uyarlamanın arasında başarılı sayılabilecek çok az yapım görüyoruz. Bu başarıdan şahsım olarak ne anladığıma birazdan değineceğim. Yine de belirtmek isterim, bu eleştiride kullandığım yöntem, karşılaştırma değil, eserin sinema diline uygunluğudur ve ne yazık ki ‘’Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’’ sinemaya ‘’uyarlanamamış’’ eserlerden biridir. Oyunculuklar: Kim Kimi Oynuyor? Ayrı bir parantez açarak oyunculuklardan bahsetmek istiyorum, benim gibi birçok seyirci, oyundaki karakterlere kimlerin can verdiğini bilmek isteyecektir. Özellikle karakterleri yorumlamaları bakımından çok başarılı bulduğum sadece iki isim var: Merve Dizdar ve Ushan Çakır. İzzet ve Hazım karakterlerine başka bir boyut katıyor, performanslarıyla oynadıkları sahneleri gerçek anlamda yukarı çıkarıyorlar. Diğer karakterlerin performanslarına kötü diyemeyeceğim fakat birçoğu (özellikle Bülent Çolak) oyundaki isimleri taklit etmeyi tercih ediyor. (Sinan Bengier ve Caner Alkaya gibi kendi rollerini tekrar canlandıran oyuncuları ayrı tutuyorum.) Gülseren: Ecem Erkek (Demet Akbağ) İclal: Devrim Yakut (Zerrin Sümer) Nazif: Engin Alkan (Salih Kanyon) İzzet: Merve Dizdar (Şebnem Sönmez) Muhabir: Atakan Çelik (Yılmaz Erdoğan) Hazım: Ushan Çakır (Serhat Özcan) Kürşat: Bülent Çolak (Bican Günalan) Dündar: Ahmet Rıfat Şungar (Can Kahraman) Veli: Bora Akkaş (Vural Çelik) Tevgir Hoca: Beyti Engin (Sinan Bengier) Servet: Fatih Özkan (Caner Alkaya) Nuran: Ilgaz Kaya (Deniz Özerman) Sürme: Özlem Tokaslan (Figen Evren) Okul Müdürü: Rıza Akın (Gürdal Tosun) Hurşit Hoca: Caner Alkaya (Caner Alkaya) Kalabalık Aile, Mikro Türkiye Yılmaz Erdoğan’ın 1999 yılında sahnelediği ‘’Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’’ adlı oyunu, cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak 2000’lere kadar gelerek, eski bir konakta yaşayan Sözbir ailesini ve daha çok bu ailenin üstün zekâlı üyesi Gülseren’i (Demet Akbağ) anlatıyordu. O konağın içinde yaşananlar, konuşulan konular, hâliyle sıçramalı olarak Demokrat Parti döneminin, üst üste gelen askeri darbelerin, ‘’Özallı’’ yılların ve…

Yazar Puanı

Puan - 30%

30%

Andaç Haznedaroğlu yönetmenliğindeki film, çoğu sahnesinde, aslında yapmaması gerekeni yapmaya çalışıyor, temel aldığı tiyatro oyununun dilinden gidiyor, ona öykünüyor.

Kullanıcı Puanları: 3.36 ( 84 oy)
30


En başta sözlerimin, bu eleştiri yazısının yanlış anlaşılmasını istemediğimden, ‘’uyarlama nedir, sinemada uyarlama konusuna nasıl bakmalıyız?’’ diye sormak ve böyle bir giriş yapmak isterim. Biliyorum ki bu satırları okuyanlar arasındaki en acımasızları, miras alınan uyarlama esere tutkuyla bağlı, onunla özdeş olmuş duygulara sahip, arkasına nostaljinin güçlü kollarını almış seyircilerdir. Ama onlar da çok iyi bilir ki nostalji asla tatmin olmaz, asla yerine başka şey koydurmaz. Nostalji olsa olsa geçmişten alınan bir zevk, bir fetiştir. Uyarlamaların kıstası da yine o geçmiş duygusudur.

André Bazin’den ilhamla uyarlamayı; öykü, roman, tiyatro oyunu, film gibi bir eserin başka bir sanat eserine dönüştürülmesi olarak tanımlayabiliriz. Sinema uyarlaması özelinde bu kavramı Nijat Özön de benzer şekilde tanımlamıştı: ‘’Doğrudan sinema için hazırlanmamış bir metnin sinemaya uygun bir biçime sokulması.’’ Genelde üç farklı tipte karşımıza çıkar uyarlamalar: Birebir uyarlama, yorumlama ve esinlenme. Birebir uyarlamada özgün metnin ana ögeleri korunarak sinema diline çevrilir. Yorumlamada orijinallik bozulur ve eser değiştirilerek yeniden geliştirilir. Esinlenmede ise genelde orijinal eserin sadece teması alınır, mekânlar ve zaman bütünüyle değiştirilir. Örneğin Kubrick’in Otomatik Portakal’ı bir yorumlama, Disney’in Aslan Kral’ı, Hamlet’ten esinlemedir.

Perdede başarılı başarısız pek çok uyarlama film izledik, hâlâ izliyoruz. Tiyatro, edebiyat hâlâ sinemanın popüler kaynaklarından. Fakat özellikle son yıllarda uyarlama ritüelleri, yaratıcılık anlamında bir tembelliğe yol açtı. Özgün senaryolar üretmek yerine, bir alıcı olarak seyirci ya da okuyucunun daha önceden sevgisini kazanmış yapımların başka bir sanat eserine adapte edilmesine sık sık tanık oluyoruz. Üstelik bu kadar uyarlamanın arasında başarılı sayılabilecek çok az yapım görüyoruz. Bu başarıdan şahsım olarak ne anladığıma birazdan değineceğim. Yine de belirtmek isterim, bu eleştiride kullandığım yöntem, karşılaştırma değil, eserin sinema diline uygunluğudur ve ne yazık ki ‘’Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’’ sinemaya ‘’uyarlanamamış’’ eserlerden biridir.

Oyunculuklar: Kim Kimi Oynuyor?

Ayrı bir parantez açarak oyunculuklardan bahsetmek istiyorum, benim gibi birçok seyirci, oyundaki karakterlere kimlerin can verdiğini bilmek isteyecektir. Özellikle karakterleri yorumlamaları bakımından çok başarılı bulduğum sadece iki isim var: Merve Dizdar ve Ushan Çakır. İzzet ve Hazım karakterlerine başka bir boyut katıyor, performanslarıyla oynadıkları sahneleri gerçek anlamda yukarı çıkarıyorlar. Diğer karakterlerin performanslarına kötü diyemeyeceğim fakat birçoğu (özellikle Bülent Çolak) oyundaki isimleri taklit etmeyi tercih ediyor. (Sinan Bengier ve Caner Alkaya gibi kendi rollerini tekrar canlandıran oyuncuları ayrı tutuyorum.)

Gülseren: Ecem Erkek (Demet Akbağ)
İclal: Devrim Yakut (Zerrin Sümer)
Nazif: Engin Alkan (Salih Kanyon)
İzzet: Merve Dizdar (Şebnem Sönmez)
Muhabir: Atakan Çelik (Yılmaz Erdoğan)
Hazım: Ushan Çakır (Serhat Özcan)
Kürşat: Bülent Çolak (Bican Günalan)
Dündar: Ahmet Rıfat Şungar (Can Kahraman)
Veli: Bora Akkaş (Vural Çelik)
Tevgir Hoca: Beyti Engin (Sinan Bengier)
Servet: Fatih Özkan (Caner Alkaya)
Nuran: Ilgaz Kaya (Deniz Özerman)
Sürme: Özlem Tokaslan (Figen Evren)
Okul Müdürü: Rıza Akın (Gürdal Tosun)
Hurşit Hoca: Caner Alkaya (Caner Alkaya)

Kalabalık Aile, Mikro Türkiye

Yılmaz Erdoğan’ın 1999 yılında sahnelediği ‘’Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’’ adlı oyunu, cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak 2000’lere kadar gelerek, eski bir konakta yaşayan Sözbir ailesini ve daha çok bu ailenin üstün zekâlı üyesi Gülseren’i (Demet Akbağ) anlatıyordu. O konağın içinde yaşananlar, konuşulan konular, hâliyle sıçramalı olarak Demokrat Parti döneminin, üst üste gelen askeri darbelerin, ‘’Özallı’’ yılların ve milenyum çağının çevrelediği bir Türkiye çerçevesi çiziyor, bu çerçevenin içinde yaşamaya çalışan, çırpınan insanları gösteriyordu. Birbirinden farklı birçok insanı tanıyan ve gören, onların içinde büyüyen biri olarak Gülseren, doğumundan itibaren üzerinde taşıdığı farklılığıyla, kabul görmezliğiyle, bu konakta ve toplumda hem çok acı çekiyor hem çok eğleniyordu. O, hem sahnenin ötesindeki seyirci için hem de olay örgüsündeki aile için bir yabancılaşma unsuru oluyor; hayata yanlış yerlerden bakıp kendini bulamamış insanlardan uzaklaşıyor, ateş böcekleriyle konuşup, türümüzün asla eskitemediği bir endişeye dikkat çekiyordu: Mutluluk.

Bir tiyatro oyununda böylesine güçlü bir dramatik yapıya rastlamak nadirdir. Konuşma örgüsünün hem olay akışını ilerlettiği hem karakterleri tanıttığı hem de ele alınan sosyopolitik dönemlerin kilit noktalarını yedirdiği bir yapıydı bu. Fakat bu yapı sadece tiyatro sahnesinde güçlü bir şekilde işleyebilir. Diyaloğun yanı sıra iyi kurulmuş bir görsel anlatıya da ihtiyaç duyan sinema sanatında ise bu yapı işleyemez. Andaç Haznedaroğlu yönetmenliğindeki bu film, çoğu sahnesinde, aslında yapmaması gerekeni yapmaya çalışıyor, temel aldığı tiyatro oyununun dilinden gidiyor, ona öykünüyor.

İnşa Edilemeyen Görsellik

André Bazin, bir oyunun çeşitli yerlerinin değiştirilmeden, sinemaya uyarlanmasının mümkün olmayacağını savunmuş, sinemacıların tiyatro oyunu uyarlamalarında, eserdeki tiyatro havasını yok etmeye çalışmaları gerektiğini söylemişti. Hatta film seyircisinin eğer metin bunu karşılıyorsa, dış çekimleri, doğal oyunculukları, günlük yaşamdan ayrıntıları görmek istediğini belirtmişti. Kenneth Branagh’ın Hamlet’inin, Pasoli’nin Medea’sının, Baz Luhrmann’ın Romeo + Juliet’inin başarısını belki de bu sözlerle açıklayabiliriz.

Filmde hemen hemen her sahnede, gerek diyaloglarla gerek mizansenle, tiyatro oyunu izliyormuşuz gibi hissediyoruz. Oyuncular, hemen hemen hiç boşluk vermeden, repliklerini hızlı hızlı söylüyor, doğal tonlamalara, doğal oyunculuklara girmeden performans gösteriyorlar. Aslında her biri, sahnede devleşecek performanslar sergilemesine rağmen, görsel anlatıma dayalı sinema dilinde bu performansların büyük bir kısmı birer birer sönüyor.

Arka planda bunca sosyal konunun işlendiği, konağın içerisinde olanlar kadar, dış dünyada olanların da seslerinin işitildiği böyle bir metnin sinema uyarlaması, neden elindeki görsel gücü kullanmaz? Neden sadece tiyatrovari sahnelemelere başvurur? 1940’lar, ilk gençlik hareketleri, Nazif karakteri üzerinden verilen tek sesli cumhuriyet rejimi ve bu karakteri zayıflamasıyla gösterilen Demokrat Parti dönemi, tarikatlar, yoğunlaşan sol-sağ çatışmaları, 1980 Darbesi, neoliberalizm dalgası, 1990’lar curcunası, 2000’ler ve dijital dünya, tiyatro eserinde izlediğimizden çok da farklı olmayan bir şekilde görselleştiriliyor. Her birini küçük parçalar hâlinde, özet olarak izliyor, karakterleri dış dünyalarıyla bağlantılı olarak fazla görmüyoruz. Oysa oyunun böyle bir arka planı mevcut ve sinema dili, tüm bu dönemlerin, olayların görsel yönlerini karşılayacak güce sahip. Zaten kameraya da kaydedilerek ev sineması için ayrıca montajlanan bir oyunun film uyarlamasını yapmak, bu sahneler hakkında az çok görsel fikri bulunan bir seyirciye sadece çekim ölçekleriyle bölünmüş bir sinema dilinden fazlasını vermemek, bana kalırsa bir uyarlamanın başına gelebilecek en kötü şey. Örneğin Gülseren’in ateş böcekleriyle konuşması, bir sinema filmi için muhteşem bir görsel malzeme. Ancak filmde bunu adeta bir reklam estetiğiyle izliyoruz; o denli parlak, o denli aceleci.

Filmin yalnızca bir sahnesinde gerçek anlamda uyarlamaya yaklaşılıyor. Dündar ile Gülseren’in tanışma sahneleri, oyunda görmediğimiz şekilde düzenlenmiş. Oyunda bu sahne, Gülseren’in yıldırım aşkı kadar hızlı sonlanıyordu, ikilinin arasındaki bağa çok odaklanmıyorduk. Filmde ise sinema dili gücünü göstermiş; hızla birbirine yakınlaşan ikiliye ait görsellik dozu yüksek sahnelere rastlıyoruz. Burada film, kısa bir karşılaşma sahnesinden doğan aşkı, birkaç güne yayılan buluşmalarla, bir ara öyküyle sunmayı tercih etmiş ve anlatının ritminde bunu oldukça ayarında yerleştirmiş.

Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?: Törpülenmiş Karakterler, Pür Ahlak, Pür Söylem

Ne demiştik; bir tiyatro oyunu sinemaya uyarlanırken ilk dikkat edilmesi gereken, eserin sinema diliyle yeniden tasarlanması gerektiğiydi. Yazının ilk bölümünde bunun neden yapılamadığını az çok anlatabildiğimi düşünüyorum. Geçelim diğer kritere. Uyarlama konusunda ikinci dikkat edilmesi gereken, asıl eserin ruhuna, atmosferine ihanet etmemek, o ruhu bir başka sanat formu olan sinemaya ‘’adapte’’ etmektir. Bir film olarak ‘’Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’’ uyarlanan eserin ruhunu taşımıyor. Karakterler orijinal eserle tutarsızlığa varacak şekilde törpülenmiş. Örneğin Gülseren’in o kıpır kıpır deliliğinden, toplumun kabul edilmiş normlarına karşı çıkışından, ele avuca sığmayan ani duygusal değişimlerden esintiler azaltılmış, kese kese inceltilmiş. Öyle bir Gülseren düşünün ki aşık olduğu insan ona ‘’koynuma gir’’ dediği için onu sevimli bir şekilde yadırgıyor “çok ayıp kelime’’ diyor. Her şartta ona destek olan, ateş böceklerini görmese dahi gördüğünü söyleyen, Gülseren’e hep inanan babası Nazif, nahif bir dille olsa da ‘’Ya okuyacaksın ya evleneceksin’’ gibi bu karakterin ağzına asla gelmemesi gereken bir cümle kuruyor. Bir başka örnek; oyunda öldüğü zaman konaktan ayrılan Gülseren’in halası İzzet, filmde evlenerek Gülseren’i yalnız bırakıyor; ona gidebileceği bir diğer yolu vurguluyor.

Böyle masum görünen küçük hamlelerle filmin garip bir ahlakçılığa giriştiğini bile söyleyebilirim. Finale doğru, öykü günümüze geldiğinde, her tarafı neon ışıklarla çevrilmiş bu eski konak, artık bir pansiyona dönüştürülüyor, içinde yaşadığımız dönemin insan ilişkilerinin tamamen ticari ve sosyal çıkarlar etrafında şekillendiği gösteriliyor, bu dönemin ‘’ahlaksızlığını’’ yansıtmak içinse o pansiyonda kalan ve çalışan seks işçileri ve hemen önünde duran otopark mafyaları kullanılıyor. Bu durum aslında oyunda da böyle ve nostaljiye, geçmişe böylesine “ahlak” aşılamak, romantik bakmak yanlış bir çıkarımdır. Hem filmin hem oyunun uyuştuğu belki de tek nokta; sevmesi pek kolay bir karakter olan Gülseren’in bu ahlakçı bakış için rasyonelleştirilmesidir.

Ateş böcekleri, görmesini ve anlamasını bilene bir işaretti. Biz o oyunu bu yüzden sevdik. Onlar bu kadar parlak olsaydı, ‘’Ateş böceklerini öyle herkes göremez’’ demezdi Gülseren. Bu karakter, el fenerini alarak, elektrikle geniş geniş aydınlatılmış sokağa çıkıp, barların önünde içki içen gençlere “Sen hiç ateş böceği gördün mü?” diye sormaz, “Lambalar sadece ışık verir ama ateş böcekleri aydınlatır” deyip, filmin görsel dille aktaramadığı temasını, böyle üstüne basa basa söylemez, çağı böylesine yanlış algılatmazdı.

Bir eseri başka bir sanat dalına uyarlamadan önce belki de şu sorulmalı: “Bu eser, bu dalın araçlarıyla anlatılmaya uygun mu?” Yazarı, eserin sahibi olmasa, bir nebze anlayabileceğim bu sorunun cevabı benim için havada kalıyor. Belki de film, yukarıda saydığım kriterlere göre uyarlansaydı bile, yeterince başarılı olamayacaktı. Belki de bazı eserler özgün formatlarında kalmalı, ticari güdülerle dönüştürülmelerine izin verilmemeli diyor, üzülerek filmden ayrılıyorum.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information