Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa


Normal kelimesini pandemi süreciyle birlikte daha fazla duymaya başladık. Neyin normal, neyin anormal olduğuna dair soru işaretleri kafamızı hiç olmadığı kadar meşgul etti. Biz de Kasım ayındaki temamızı filmlerle sorgulamak için seçtik. Tabular, genel geçer kurallar, hâkim ideolojinin temsil ettikleri üzerinden “normal”i tanımlayıp dar görüşlü dayatmalarla özgürlüklerimizi kısıtlayanlara, bizleri belli kalıplara sokmaya çalışanlara seçtiğimiz filmlerdeki karakterlerle birlikte “Sensin Normal” dedik.

Sensin Normal seçkimizdeki filmlere aşağıdan ulaşabilirsiniz. 

Sensin Normal Seçkisi

#1 Thelma

İskandinav sinemasının alametifarikalarından olan donukluğu, dar kalıpların boğuculuğunu her anında hissettirmek için işlevselleştiren Thelma, telekinezi yeteneğine sahip olduğu için çocukluğundan beri baskı altında tutulan, en derin arzuları tehlikeli atfedilen genç bir kadının yaşadıkları üzerinden farklı olmaya dair güçlü bir söylem üretiyor. Filmde ailenin temsil ettiği otorite, farklılıkları baskılamak, “normal” olmayanı yok etmek için elinden geleni yaparken, Thelma’nın uyanışı kendi olmayı, hayatı hakim kılıyor.

#2 Frances Ha

Noah Baumbach ve Greta Gerwig işbirliğinden beyazperdeye yansıyan unutulmaz filmlerin başında gelen Frances Ha, Gerwig’in hayat verdiği Frances karakteri üzerinden toplumun yetişkin olmaya dair belirlediği dar kalıpları yıkarken, sinemaseverleri yıllar sonra bile hatırladıklarında tebessüm edecekleri anlara ortak eder. Büyümek, yetişkin olmak, sorumluluk almak New York sokaklarında koşmaya, dans etmeye, hatta bazen ikisini aynı anda yapmaya, en önemlisi de kendi benliğini korumaya engel değil. Başkalarının beklediği gibi değil, kendi olarak büyüyen Frances Halladay, film bittikten sonra da hayatlarımızın bir parçası olarak kalacak kadar güçlü bir karakter.

#3 The 400 Blows (Les quatre cents coups)

50’li yılların sonlarına gelindiğinde sinema tarihindeki en büyük kırılmalardan biri yaşanıyor; bir grup genç eleştirmen Yeni Dalga çatısı altında gelenekselleşmiş alışkanlıkların dışına çıkarak, sinema endüstrisinin dayattığı normalleri yıkıp bir devrim yaratıyorlardı. Bu gençlerden biri de François Truffaut’ydu. Şimdilerde sinema tarihinin en önemli yönetmelerinden biri olarak gösterilen Truffaut, ilk uzun metrajlısı 400 Darbe’de kendi çocukluk deneyimlerinden hareketle yarattığı Antoine Doinel’in yaşadıklarına odaklanırken, ilgiden mahrum bırakılmış bir çocuğun tüm otorite figürleriyle yaşadığı didişmelerden normallik tanımının problematik yapısına dair bir başyapıt çıkartmıştı.

#4 Edward Scissorhands

Tim Burton’un gerçeküstücülük ve Alman Dışavurumculuğu esintileri taşıyan filmi Edward Scissorhands, bir Frankenstein çeşitlemesidir aslında. Edward, bir mucidin buluşunun bir parçası olarak tasarlanmıştır ama mucit onu tamamlayamadan hayatını kaybeder. Bir banliyö kasabasında yaşayan bir kadınla tanışmasıyla hayatı değişecektir. İlk başta kasaba sakinleri için eğlenceli ve kullanışlı gelir Edward ama o fiziksel özellikleri nedeniyle bir ötekidir ve hep öyle kalacaktır. Johnny Depp’in kariyer performanslarından birini sergilediği Edward Scissorhands, farklı olmanın kalp kırıcı ve yıkıcı etkileri hakkında karanlık ve gotik bir masal; katıksız bir 90’lar klasiği.

#5 Vivre sa vie

Jean-Luc Godard, bu erken dönem başyapıtında, adını Zola’dan ödünç aldığı Nana’nın hikâyesini anlatır. Parisli genç bir kadındır Nana. Hayalleri vardır, oyuncu olmak ister ama hayatı istediği gibi gitmez. Nihayetinde seks işçiliği yapmaya başlar. Ama mağdur değildir. Her şeyin sorumluluğunu almaya hazırdır. Ne olursa olsun, Paris’te gezinmekten dans etmekten, hayaller kurmaktan vazgeçmez. Güçlü ya da başarılı diye tanımlananlardan biri olmak zorunda değildir, bunun farkındadır. Yaşanacak koca bir hayatı vardır, istediği gibi yaşayacaktır. Bu hayatı parçalara bölerek, müthiş bir görsel tasarıyla anlatır Godard. Ortaya 12 parçalı, unutulmaz bir tablo çıkartır.

#6 Let the Right One In (Låt den rätte komma in)

İzleyicileri 1980’lerin Stockholm’ünün karanlık atmosferinin içine çeken Let the Right One In, bir asırdır sinemada çeşitli yansımalarını gördüğümüz vampir mitini, etraflarındaki dünyada kendilerine yer bulamayan iki çocuğu birbirine bağlayan güç olarak kullanıyor. O güne kadar karşısına çıkan tüm yaşıtlarından farklı olan Eli’ye duyduğu sevgi, Oskar için hem Eli’yi hem de kendisini olduğu gibi kabul edeceği bir dönüşümün kapısını aralıyor. Geriye o kapıyı sonuna kadar açıp, doğru kişiyi içeri davet etmek kalıyor.

#7 A Ghost Story

En İyi 10 Hayalet Filmi

İşin normali şudur: Hayaletler sinemada korku filmlerinin girer parçasıdırlar; aşk hikâyeleri insanlar arasında geçer; beyaz çarşafla tasvir edilen hayalet, 2017 yılında ancak bir gülmece unsuru olabilir. Yönetmen ve senarist David Lowery, A Ghost Story’de bu varsayımların hepsini boşa düşürerek tüm zamanların en ezberbozan aşk filmlerinden birine imza atıyor. Trafik kazasında hayatını kaybeden bir müzisyenin eşiyle yeniden temasa geçme çabasına odaklanan anlatının kapsamı, bir aşk hikâyesinden zaman, kentsel dönüşüm ve kaybedilene yönelik özlem gibi olgulara doğru genişlettikçe A Ghost Story’nin özgünlük seviyesi benzerini bulmanın zor olduğu bir noktaya yükseliyor.

#8 Good Manners (As Boas Maneiras)

Beyaz ve hâli vakti yerinde olan Ana ve henüz doğmamış çocuğuna dadılık yapması için işe aldığı siyah Clara… Brezilya toplumundaki ırksal ve sınıfsal farklılığı vurgulamak adına seçilmiş bu iki kadın arasındaki seksüel etkileşim üzerine inşa edilen gerilim, Ana’nın muzdarip olduğu tuhaf uyurgezerlik ve çocuğunun sahip olduğu doğaüstü özellikler gibi fantastik unsurlarla desteklenince Good Manners tanımlamanın çok zor olduğu bir yapıma dönüşüyor. Marco Dutra ve Juliana Rojas’ın birlikte yazıp yönettikleri film, toplum nezdinde normal kabul edilen birçok kavramı provoke edici bir noktadan tartışmaya açtığı gibi, sürekli tür değiştirmesi ya da ana karakterini hikâye içinde değiştirmesi gibi cesur hamlelerle de konvansiyonel sinemanın kalıplarını sertçe sarsıyor.

#9 All That Heaven Allows

Hollywood melodramlarının en büyük ustalarından Douglas Sirk, üst sınıf mensubu bir kadın ve evinde çalışan bahçıvanın arasında filizlenmekte olan aşka odaklanır bu filmde. Fakat çiftin duyguları, hem yaşları açısından hem de farklı ekonomik sınıflara mensup olmaları sebebiyle normal karşılanmaz ve çevrelerindeki hemen hemen herkesin itirazlarıyla karşılaşırlar. Aşk gibi yoğun bir duygunun, toplumsal baskılarla bir çatışma içine girdiği bu anlatı Sirk’in elinde başka türlü bir aşkın mümkün olabileceğine dair sert bir boyut kazanır. Rainer Werner Fassbinder ve Todd Haynes gibi başka ustalara da ilham kaynağı olan bu başyapıt, anlatısına ek olarak güçlü sinematografisiyle de melodramın içine sıkıştığı duvarların çok ötesinde konumlanır.

#10 Tomboy

Portrait of a Lady on Fire ile modern bir başyapıta imza atan Céline Sciamma, ondan sekiz yıl önce gelen Tomboy’da sinemaseverleri 10 yaşındaki Laure’nin hikâyesine ortak eder. Yeni taşındıkları mahalledeki çocukları erkek olduğuna ikna eden Laure’nin peşi sıra çocukların dünyasına dalarken, sırf olmak istediği gibi davrandığı için dışlanan Laure üzerinden, toplum tarafından dayatılan dar cinsiyet kalıplarının ne kadar yıkıcı olduğunu gözler önüne serer.

#11 Hayat Var

Ne denize ne karaya tam olarak konumlanabilmiş bir ev; içinde eski “Türk filmleri” gösteren eski bir televizyon, rengi kaçmış perdeler, dokunsan dağılacak gibi görünen mobilyalar, sürekli aynı ironik şarkıyı tekrar edip duran bir peluş oyuncak. Sanki ölmeden önce saçabileceği kadar nefreti etrafa saçmaya and içmiş bir dede, hayat denen bu yolculukta sadece zamanını doldurmaya çalışan, kaçakçılık yapan bir baba. Hepsinin ortasında Hayat; nefes almaya çalışan bir genç kız. Reha Erdem beşinci uzun metrajı Hayat Var’da, etrafını saran kozayı yırtıp atan, açılacağı engin denizleri kendi seçen Hayat’ın hikâyesini anlatıyor.

#12 Cría cuervos

Faşizmin etkisi, sokakları da aşıp evlerin içine tüm yıkıcılığıyla nüfuz etmiştir. Ordu mensubu babasının ve babasının temsil ettiği kötücüllüğe dayanacak gücü kalmamış annesinin ölümlerine şahitlik eden küçük Ana, iki kardeşiyle birlikte bu evlerinden birinin içinde kalakalmıştır. Tüm duyguların içinin birer birer boşaldığı böylesi bir dünyada, hiçbir şey eskisi gibi kalamaz elbette. Ana da “masum” ve “uslu” bir çocuk değildir artık. Hayalleri ve gerçeklik arasında durmaksızın gezinirken hayatı böylesi karanlık bir sürece dönüştüren her şeye karşı merhametsizleşir. Bazen çevresiyle didişir bazen pikaba bir plak koyar kardeşleriyle birlikte dans eder Ana, onun genç zihni olan bitene böyle meydan okur.

#13 Mommy

Xavier Dolan, ilk filmini 19 yaşındayken çekmişti. Başrolünde yer aldığı ve annesinin onu yatılı okula gönderdiği zaman hissettiği ihaneti ayrıntılarıyla anlatan bir intikam mektubuydu: Annemi Öldürdüm. Yönetmen 5. uzun metrajı Mommy’de bakış açısını tersine çeviriyor. Diane’in bir anne olarak, bilindik “kutsal anne” portresinden oldukça farklı bir karakter olduğunu daha açılış sahnesinde görebilmek mümkün. Oğlunu çok seven ve Steve’in sakin kalabildiği zamanlarda onunla çok iyi anlaşan, “iyi anne” kalıbını boşa düşüren, ebeveynliği iyilik saçmak şeklinde algılamayan deli dolu bir kadın o. Gelecek, çıkardığı yangın sonucu artık ıslah evinde de istenmeyen, öfke kontrolü problemi olan Steve ve annesi için pek parlak görünmüyor ama komşuları Kyla’nın hayatlarına gelişi bir şeyleri değiştiriyor ve gelecek biraz aydınlanmaya başlıyor; her şey değişiyor, filmin ekran oranı bile.

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information