Sevgili günlük,

Bugün 30 Nisan 2020. Her sabah olduğu gibi bu sabah da uyandım. Kısa bir ayılma sürecinin ardından elimi yüzümü yıkayıp tuvalete gittim ve bazı şeylerin hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağını tam da o anda anladım. Alaturka tuvaletlerin olmazsa olmazı, seramik yapının kanalizasyonla buluştuğu plastik tabakanın kapağı kırılmıştı. Benim için koku ve görüntü kirliliğinin önüne geçen, benimse onu temiz tutmak için –bazen dakikalarca- çaba gösterdiğim mutualist ilişkinin en önemli elemanı artık yoktu. Ve bunca birlikte verilmiş emek ve çabanın ardından ‘o’nun adını bile bilmediğimi fark edip bir kez daha hüzünlendim sevgili günlük. O ki yıllarca benim olana veda ettiğim anlarda yanımda oldu, bazen hiç kimseyle paylaşmadığım özelime ortak oldu. Belki de tuvaletimi ilk kez kendi başıma yapışıma yani bağımsız bir insan olmaya adım attığım ilk adıma yanımdaydı. Ben ise onun ismini öğrenmeye bile gayret etmemiştim. Çok büyük bir üzüntü ve utanç içindeyim sevgili günlük, hem de çok.

Sevgili Günlük #17: Private Life

Bugün sana Private Life’tan bahsetmek istiyorum. Filmle ve yönetmeni Tamara Jenkins ile tanışmam en sevdiğim festivallerden bir tanesi olan Sundance aracılığıyla olmuştu. Prömiyerinden sonra övülen filmi merak etmiştim etmesine ama izlemek için bir dokuz ay kadar daha beklemem gerekmişti. Private Life, 40’larındaki bir çiftin ardı ardına gelen başarısız tüp bebek deneyimlerinin pençesinde geçen hayatlarını anlatıyor. Bu, aynı zamanda biri yazar diğeri tiyatro yönetmeni olan ikilinin görkemli yılları geride kalmış meslek hayatları ve körelmeye başlayan yaratıcılıklarının kısırlığının da bir göstergesi adeta. Ancak hem biyolojik olarak hem de yaratıcılık konusunda en verimli dönemini geçiren 25 yaşındaki Sadie’nin resme dâhil olmasıyla birlikte ortaya ilginç bir üçgen çıkıyor. Yine karşımızda benim o çok sevdiğim derinlemesine karakter analizleri yapılabilecek bir film var sevgili günlük. Dahası senaryo yazımı ve dolayısıyla da diyaloglar o kadar güçlü ki merkezine aldığı karakterlerin dertleriyle empati kurması epeyce zor olan 20’lerindeki beni bile duygusal olarak yakalayabiliyor. Şahsen pek sevdiğim Paul Giamatti ile daha önce yeterince ciddiye almadığımı fark ettiğim Kathryn Hahn ise bu iki yorgun insana muhteşem şekilde hayat veriyor.

Kendine iyi bak. Yine bir ara görüşürüz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information