Sevgili günlük,

Bugün 10 Nisan 2020. Bu hafta itibarıyla ülkedeki tüm üniversitelerde online eğitim başladı. Bu, şimdilik her yönüyle oldukça ilginç bir tecrübe. Fakat henüz ilk günden beni çok mutlu eden yeni şeyler öğrendiğimi seninle paylaşmak isterim. Bir süredir, harika bir sinema tarihçisi olmasının yanında muhteşem de bir insan olan Jak Şalom’dan ders alma fırsatım oluyor ne mutlu ki. Sinema tarihinin önemli yönetmenleriyle içli dışlı olduğumuz derste sıra Ken Loach’taydı. Sinemasını az çok bildiğim ancak tam anlamıyla hâkim olmadığım Loach hakkında en etkilendiğim kısım, filmlerindeki kendine has belgeselvari havayı nasıl yakaladığını öğrenmem oldu. Şöyle ki; oyunculara, senaryonun yalnızca kendi karakter diyaloglarının yazdığı kısımlarını vererek kamera karşısında gerçekçi reaksiyonlar almasından gözlemci bakış açısından yararlanarak kamerayı nasıl bir karakter hâline getirdiğine dek pek çok trükten bahsedildi. Fakat belki de en şaşırtıcı olanı, Özgürlük Rüzgarı – The Wind that Shakes the Barley’de küçük bir çocuğu öldürmesi gereken karakteri canlandıran Cillian Murphy’nin, Loach tarafından kasıtlı olarak, sahneyi paylaşacağı genç oyuncuyla set öncesi fazlaca zaman geçirmesinin sağlanmasıydı. Böylelikle ikili arasında, kurgusal dünyada olduğu gibi, gerçek hayatta da sıcak bir ilişki kurulmuş ve bu önemli sahne, filmin gerçekçi tonuna önemli miktarda katkı sağlamış oluyordu. Murphy ise bunu ancak çekimlerde yaşadığı duygu yoğunluğu aracılığıyla fark ediyordu. Auteur yönetmenlik tam da böyle bir şey olsa gerek.

Soderbergh’ten High Flying Bird

Bugün bir farklılık yaparak sana bir filmden bahsetmek istiyorum: High Flying Bird. Basketbola ve özellikle de NBA’e olan tutkumla Steven Soderbergh sinemasına olan sevgimi az çok bilirsin. İşte High Flying Bird, birbirinden epeyce bağımsız görünen bu iki olguyu tek bir cümlede kullanmamı sağlıyor. Sinemaya verdiği aradan, kendisini yakışır şekilde, Şanslı Logan – Logan Lucky ile geri dönen Soderberg, bir sonraki işi Saplantı – Unsane’de olduğu gibi High Flying Bird’de de alışılmışın dışına çıkarak iPhone’la çekilmiş bir film sunuyor. Hatta bu kez ilk denemesinin de üstüne çıktığını rahatlıkla söylemek mümkün. Ay Işığı – Moonlight’la Oscar kazanmış olan Tarell Alvin McCraney’in senaryosunu yazdığı film, oyuncular birliğiyle takım sahiplerinin maddi gelirler konusunda anlaşmazlığa düştüğü, yaklaşık beş aylık bir sürece yayılan 2011 NBA Lokavtı sırasında geçiyor. Tıpkı o süreçte olduğu gibi filmde de aktif olarak oynanan bir basketbol yok ama kapalı kapılar ardından bir oyun süreduruyor ki bunun da merkezinde para var. NBA’e henüz dâhil olan genç oyuncu Erick Scott’la onun menajeri Ray Burke ilk etapta bu büyük resmin küçük ve önemsiz parçaları olsa da özellikle Burke’ün bu kirli oyuna dâhil olmasıyla birlikte işler değişiyor. Damien Chazelle’in merakla beklediğim dizisi The Eddy’nin de başrolünde yer alan André Holland’ın etkileyici oyunculuğundan yer yer oldukça nüktedan bir hâle bürünen, zekice yazılmış bol diyaloglu senaryosu ve Soderbergh’in başarılı yönetmenliği sayesinde High Flying Bird, son dönemin kenarda köşede kalmış en iyi filmlerinden birisi bana kalırsa sevgili günlük. Eşe dosta tavsiye etmem de bu yüzden zaten.

Kendine çok iyi bakıyorsun, görüşürüz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information