Sevgili günlük,

Bugün 16 Nisan 2020. Dün akşam hiç beklemediğim ilginç bir şey oldu. The Battle for Middle Earth’te, Minas Tirith’i Mordor kuvvetlerine karşı savunmaya çalıştığım sırada telefonuma bir mesaj geldiğini fark ettim. Utku’dan gelen iki adet screenshot, After Life 2. sezon incelememin, Ricky Gervais’in kendi Twitter hesabından retweet edildiğini gösteriyordu. İlk tepkim bunun doğruluğunu kontrol etmek oldu ve durumun gerçekten de böyle olduğunu gördüm. Bu gibi durumlarda genelde sakin kalma eğilimindeyimdir ki yine öyle de oldu. Ve hayatıma kaldığım yerden devam ettim. Daha sonra Atabey’den gelen mesajlar da benzer nitelikteydi ama yine de sakinliğimi korumaya devam ettim ve hatta cevap olarak Ricky ile olan hukukumuzdan bahsettim. Daha sonra sevgili günlük, tabiri caizse kafası gelmeye başladı ve güçte dalgalanmalar yaşamaya başladım. Sanki bu hayatımda çok çok büyük bir olaydı ve bir retweet’le başlayan ilişki, Ricky ile benim mutlu sonum olacaktı. Sonra sevgili günlük, kafası geçti ve Dünya’ya geri döndüm. Yazılacak bir makale taslağı, okunacak metinler, tamamlanması gereken assignment’lar bana el sallıyordu.

Sevgili Günlük #9: The Society

Bugün sana The Society’den bahsetmek isterim. Beni az çok bilirsin, büyüme hikâyelerine özel bir ilgim vardır. Bundan mütevellit bu janradaki dizi ve filmler benim için her zaman 1-0 öndedir. Gelgelelim türün başarılı örnekleri kadar başarısızları olduğunu da bazen acı tecrübeler edinerek öğrendim. Dolayısıyla artık biraz daha seçiciyim. The Society’ye ilk etapta tam da bu yüzden mesafeliydim. Fragman ikna edici değildi ve oyuncular da yeteneklerinden ziyade dış görünüşüne göre seçilmiş gibiydi. Yine de, hem William Golding’in yazdığı Sineklerin Tanrısı gibi –sıkı sıkıya bağlı olmasa bile- güçlü bir metinden uyarlanması hem de arkasında Aşkın (500) Günü – (500) Days of Summer ve pek çoklarının aksine beğendiğim The Amazing Spider-Man serisini yönetmiş Marc Webb’in olmasından dolayı bir şans vermeye karar verdim. İyi ki vermişim sevgili günlük, böylece öngörümün ne kadar yanıltıcı olduğu ortaya çıktı. The Society; liseli bir grup gencin, aileleri de dâhil olmak üzere, kasabadaki tüm yetişkinlerin bir anda ortadan kaybolmasının ve yaşadıkları küçük şehirden ayrılmalarının imkânsız olduğunu anlamasının ardından yaşananları anlatıyor basitçe. İlk önce bu duruma çılgınca sevinen gençler, zaman ilerledikçe gelişen olgular nedeniyle yeni baştan bir toplum oluşturmaları gerektiğinin farkına varıyor. Özellikle arandığında mantık hataları bulmak pekâlâ mümkün, fakat diziyi esas ilgi çekici kılan şey karakterler ve onların gelişimi. Neredeyse tüm karakterlerine önemli miktarda mesai harcayan dizide; olaylar geliştikçe değişen psikolojik durumlar ve farklı felsefi görüşlerin karakterler özelinde ortaya çıkması yönünden, dünya tarihi ve modern toplumların gelişiminin adeta bir simülasyonunu izliyormuş hissine kapıldığımı söylemem gerek.

Görüşürüz, sevgiyle.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information