1968 yılının ağustos ayında, ABD’nin Chicago şehrinde düzenlenen Demokratik Parti Ulusal Kongresi, kongre sırasında gerçekleşen protesto gösterileri ve polisin bu gösterilere müdahalesiyle başlayan karmaşa ile yakın dönem Amerikan tarihinin akıllarda yer eden olaylarından birine dönüşmüştü. Demokratik Parti’nin başkanlık adayının, her geçen gün şiddeti artan Vietnam Savaşı’nı durduracak isim olması gerektiğine inanan savaş karşıtı gruplar, kongrenin gerçekleşeceği salonun yakınlarında on binden fazla protestocuyu bir araya getirmişti. 1960’ların karşı kültür hareketinin bir yansıması olan bu barışçıl protesto, polis kuvvetlerinin kışkırtması ile kısa süre içinde büyük bir ayaklanmaya dönüştü. Birkaç İyi Adam - A Few Good Men, Sosyal Ağ - The Social Network, Kazanma Sanatı - Moneyball gibi filmlerin Oscar ödüllü senaristi Aaron Sorkin’in ikinci yönetmenlik deneyimi olan The Trial of the Chicago, bu olaylardan kısa süre sonra başlayan ve Amerikan basınının gündemini aylarca meşgul eden Şikago Yedilisi davasına odaklanıyor. Yaşananları lineer bir çizgide anlatmak yerine, mahkeme salonunda olup bitenleri anlatının merkezine yerleştiren Sorkin, protestolar sırasında yaşananlara ise mahkemedeki tanıklıklara eşlik eden, genellikle paralel kurguda sunduğu flashback’lerle ışık tutuyor. Aynı zamanda The West Wing ve The Newsroom dizilerinin de yaratıcısı olan Aaron Sorkin, yönetmeninden bağımsız olarak her yapımda kendi tarzını ekranda hissettirmeyi başaran ender senaristlerden biri. Senaryosunun dinamik temposu, konuşkan karakterleri, teatral anlatımı artık Sorkin’in alametifarikaları hâline gelmiş durumda. Sorkin’in bu belirgin tarzı zaman zaman imza attığı işin aleyhine işliyor olsa da, The Trial of the Chicago 7’da belki de hiç olmadığı kadar işlevsel bir hâl alıyor. Zira filmin büyük bölümünün geçtiği mahkeme salonu, Sorkin’in dinamik temposu ve konuşkan karakterleri için belki de olabilecek en ideal yer. Buna bir de Sorkin’in yönetmen olarak mahkeme salonu üzerindeki hâkimiyeti eklenince, ortaya bu yılın en dikkat çekici yapımlarından biri çıkıyor. Netflix’in bugüne kadar kullanıcılarına sunduğu en başarılı orijinal filmlerinden biri olan The Trial of the Chicago 7’ın haklı olarak ödül sezonunda kendisine yer bulacağını daha şimdiden söyleyebiliriz. The Trial of the Chicago 7: Fikirler Sanık Koltuğunda Ülkemizde Gezi Parkı Direnişi sonrası şahit olduğumuz siyasi yargılamaların bir benzeri olarak tanımlayabileceğimiz Chicago Yedilisi davasında, savaşa ve hükûmete karşı başkaldırının cezasız kalmaması için, protesto gösterilerini organize eden yedi kişi, kargaşa yaratmak amacıyla eyalet sınırlarını aşıp federal bir suç işlemekle yargılanıyor. Buna bir de savunma avukatının ifadesiyle “grubu daha korkunç göstermek için” Black Panther Partisi lideri Bobby Seale eklenince, aslında ideolojik olarak birbirlerinden farklı yerlerde duran sekiz kişi, fikirleri nedeniyle kendilerini sanık kürsüsünde buluyor. Filme kaynaklık eden gerçek olaylar, Sorkin’in elindeki en büyük koza dönüşüyor. “Bu kadarı da olmamıştır” denilen anlarda bile geriye dönüp baktığımızda aslında gerçekte yaşananların inanılması çok daha güç olduğunu görüyoruz. Bunun ilk akla gelen örneği, mahkeme boyunca itirazlarına rağmen avukatı olmadan yargılanan Bobby Seale’ın yargıcın isteği üzerine zincirlenip, ağzının bağlandığı sahne. İlk başta hikâyenin dramatik etkisini güçlendirmek için başvurulmuş bir kurgu olarak algılanabilecek bu sahne hakkında yapılan ufak bir araştırma, bu olayın gerçekten de yaşandığını, hatta filmde gösterildiği gibi kısa bir andan ibaret olmadığını, Bobby Seale’ın üç gün boyunca mahkemede zincirlenmiş ve ağzı bağlanmış bir şekilde yargılandığını ortaya çıkarıyor. Amerikan demokrasisi için utanç verici olan bu tablo ve film boyunca karşımıza çıkan benzer manzaralar, Sorkin’in bugün…

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

The Trial of the Chicago 7, fikirleri sanık koltuğuna oturtanları tarihin nasıl hatırlayacağını gözler önüne sermesiyle, bugün yaşananlara da ayna tutan güçlü bir mesaja sahip.

Kullanıcı Puanları: 4.46 ( 11 oy)
70

1968 yılının ağustos ayında, ABD’nin Chicago şehrinde düzenlenen Demokratik Parti Ulusal Kongresi, kongre sırasında gerçekleşen protesto gösterileri ve polisin bu gösterilere müdahalesiyle başlayan karmaşa ile yakın dönem Amerikan tarihinin akıllarda yer eden olaylarından birine dönüşmüştü. Demokratik Parti’nin başkanlık adayının, her geçen gün şiddeti artan Vietnam Savaşı’nı durduracak isim olması gerektiğine inanan savaş karşıtı gruplar, kongrenin gerçekleşeceği salonun yakınlarında on binden fazla protestocuyu bir araya getirmişti. 1960’ların karşı kültür hareketinin bir yansıması olan bu barışçıl protesto, polis kuvvetlerinin kışkırtması ile kısa süre içinde büyük bir ayaklanmaya dönüştü. Birkaç İyi Adam – A Few Good Men, Sosyal Ağ – The Social Network, Kazanma Sanatı – Moneyball gibi filmlerin Oscar ödüllü senaristi Aaron Sorkin’in ikinci yönetmenlik deneyimi olan The Trial of the Chicago, bu olaylardan kısa süre sonra başlayan ve Amerikan basınının gündemini aylarca meşgul eden Şikago Yedilisi davasına odaklanıyor. Yaşananları lineer bir çizgide anlatmak yerine, mahkeme salonunda olup bitenleri anlatının merkezine yerleştiren Sorkin, protestolar sırasında yaşananlara ise mahkemedeki tanıklıklara eşlik eden, genellikle paralel kurguda sunduğu flashback’lerle ışık tutuyor.

Aynı zamanda The West Wing ve The Newsroom dizilerinin de yaratıcısı olan Aaron Sorkin, yönetmeninden bağımsız olarak her yapımda kendi tarzını ekranda hissettirmeyi başaran ender senaristlerden biri. Senaryosunun dinamik temposu, konuşkan karakterleri, teatral anlatımı artık Sorkin’in alametifarikaları hâline gelmiş durumda. Sorkin’in bu belirgin tarzı zaman zaman imza attığı işin aleyhine işliyor olsa da, The Trial of the Chicago 7’da belki de hiç olmadığı kadar işlevsel bir hâl alıyor. Zira filmin büyük bölümünün geçtiği mahkeme salonu, Sorkin’in dinamik temposu ve konuşkan karakterleri için belki de olabilecek en ideal yer. Buna bir de Sorkin’in yönetmen olarak mahkeme salonu üzerindeki hâkimiyeti eklenince, ortaya bu yılın en dikkat çekici yapımlarından biri çıkıyor. Netflix’in bugüne kadar kullanıcılarına sunduğu en başarılı orijinal filmlerinden biri olan The Trial of the Chicago 7’ın haklı olarak ödül sezonunda kendisine yer bulacağını daha şimdiden söyleyebiliriz.

The Trial of the Chicago 7: Fikirler Sanık Koltuğunda

Ülkemizde Gezi Parkı Direnişi sonrası şahit olduğumuz siyasi yargılamaların bir benzeri olarak tanımlayabileceğimiz Chicago Yedilisi davasında, savaşa ve hükûmete karşı başkaldırının cezasız kalmaması için, protesto gösterilerini organize eden yedi kişi, kargaşa yaratmak amacıyla eyalet sınırlarını aşıp federal bir suç işlemekle yargılanıyor. Buna bir de savunma avukatının ifadesiyle “grubu daha korkunç göstermek için” Black Panther Partisi lideri Bobby Seale eklenince, aslında ideolojik olarak birbirlerinden farklı yerlerde duran sekiz kişi, fikirleri nedeniyle kendilerini sanık kürsüsünde buluyor. Filme kaynaklık eden gerçek olaylar, Sorkin’in elindeki en büyük koza dönüşüyor. “Bu kadarı da olmamıştır” denilen anlarda bile geriye dönüp baktığımızda aslında gerçekte yaşananların inanılması çok daha güç olduğunu görüyoruz. Bunun ilk akla gelen örneği, mahkeme boyunca itirazlarına rağmen avukatı olmadan yargılanan Bobby Seale’ın yargıcın isteği üzerine zincirlenip, ağzının bağlandığı sahne. İlk başta hikâyenin dramatik etkisini güçlendirmek için başvurulmuş bir kurgu olarak algılanabilecek bu sahne hakkında yapılan ufak bir araştırma, bu olayın gerçekten de yaşandığını, hatta filmde gösterildiği gibi kısa bir andan ibaret olmadığını, Bobby Seale’ın üç gün boyunca mahkemede zincirlenmiş ve ağzı bağlanmış bir şekilde yargılandığını ortaya çıkarıyor. Amerikan demokrasisi için utanç verici olan bu tablo ve film boyunca karşımıza çıkan benzer manzaralar, Sorkin’in bugün Amerika’da yaşananlar ve Trump’ın Amerika’sı ile paralellik kurmasını sağlıyor.

Senaryosundan yönetmenliğine, oyuncu performanslarından müziklerine her alanda takdire şayan bir işin ortaya koyulduğu The Trial of the Chicago 7’ın belki de en büyük zaafı, kurulan bu paralelliklerin sunulduğu bağlam oluyor aslında. Gerek önceki işlerinden gerekse kişisel açıklamalarından liberal tavrının yanı sıra vatansever bir damarının da olduğunu bildiğimiz Aaron Sorkin, burada da vatansever reflekslere yenik düşüyor ve Amerika’nın bağrında yatan sistematik sorunları büyük ölçüde görmezden gelerek, faturayı tüm bu yaşananları sistemde güç sahibi hâline gelmiş birkaç çürük elmanın bireysel kusurlarına kesiyor. Hatta yer yer bu yaşananları, yeni Adalet Bakanı’nın selefine nazire yapmak istemesine ve bir yüksek mahkeme yargıcının geri kafalığına indirgiyor. Televizyonda milli marş çaldığında saygı duruşuna geçen hippiler ve Vietnam’da ölen askerlerin ismi okunurken savunma makamıyla birlikte saf tutan idealist savcılar, gerçekten ziyade Sorkin’in hayalindeki Amerika’dan manzaralar aslında.

Sorkin’in vatansever refleksleri Amerika’daki sistematik sorunlara dair daha net bir çıkarım yapmasını engellemiş olsa da bu durum ortaya çıkan sonucun izleyicide güçlü bir etki yaratmasına hepten engel olmuyor. The Trial of the Chicago 7, fikirleri sanık koltuğuna oturtanları tarihin nasıl hatırlayacağını gözler önüne sermesiyle, bugün yaşananlara da ayna tutan güçlü bir mesaja sahip.

12 Kızgın Adam – 12 Angry Men, A Few Good Men, Bülbülü Öldürmek – To Kill a Mockingbird, JFK gibi akıllarda yer etmiş mahkeme dramalarının arasına katılacak gibi görünen The Trial of the Chicago 7, öykündüğü bu filmlerden yıllar sonra gelmiş olsa da yapısal olarak da modern filmlerden ziyade onlara yakın duruyor aslında. Nitekim filmin sonunda isimler geçerken modern filmlerde pek alışık olmadığımız şekilde oyuncuların tek tek gösterilmesi de Sorkin’in filmini daha eski filmlere yakın bir yere konumlandırmak istediğinin kabulü olarak görülebilir.

The Trial of the Chicago 7, gerek grup içindeki dinamiklerin kurulması, gerekse mahkeme sahnelerinde istenen etkinin yaratabilmesi için oyunculara büyük görevin düştüğü bir film. Bu da etkileyici performansların ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor. Sacha Baron Cohen, Yahya Abdul-Mateen II ve Eddie Redmayne filmdeki en gösterişli rollere sahip olsalar da, usta oyuncular Frank Langella ve Mark Rylance da performanslarıyla aradan sıyrılmayı başarıyor. Özellikle Rylance’ın replikleri aktarma, diyalogların ritmini belirleme konusunda kendine özgü bir tarzı olması, diğer herkesin biraz Sorkinvari konuştuğu filmde dikkat çekmesini sağlıyor. Ödül sezonunda karşı karşıya gelecek bu oyuncuların hangisinin aradan sıyrılacağını kestirmek güç olsa da, ortaya koydukları performansla hepsinin adaylık potansiyeline sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information