– Fransızca konuşabiliyor mu?
– Hayır, sadece anlayabiliyor.
-İçgüdüsel olarak yani?
– Sanırım öyle.
-Bir hayvan gibi!

 “La Noire de…” (1966)

II. Dünya Savaşı’nın ardından üçüncü dünya ülkelerinin anti-emperyalist mücadelesini yansıtan Üçüncü Sinema, toplumu bilinçlendirmeyi amaç edindi. Üçüncü Sinema terimi ilk olarak “devrimci sinema” anlayışını benimseyen Fernando E. Solanas ile Octavio Getino’nun yayımladığı Üçüncü Bir Sinemaya Doğru başlıklı manifestoda kullanıldı. 1968 yılında Kızgın Fırınların Saati – La Hora De Los Hornos adlı filmi çeken Solanas ile Getino’nun film üzerinden yaptığı yazışmalar ise Üçüncü Sinema kavramıyla ilgili ana manifesto kabul edildi.

Temeli Marksizm felsefesine dayalı olan, militan ve politik duruşuyla dikkat çeken Üçüncü Sinema’nın yaratımı da Arjantin’de yaşanan 1966 askeri darbesinde gerçekleşti. Ezilen, sömürülen, haklarından yoksun kılınan topraklarda kitleleri bilinçlendirmek ve hatta birleştirmek, tabiri caizse “örgütlemek” amacını benimsedi. Özellikle eğitim seviyesinin düşük olduğu ve eğitime erişimin de yetersiz kaldığı bölgelerde sinema bir kitle eğitim aracı olarak görüldü. İnsanlara “mesaj” iletme gayesini estetik stratejilerle birleştiren Üçüncü Sinema, ticari kaygılarını ön planda tutan ve geniş dağılım yelpazesine sahip bir endüstri kolu olan Hollywood sineması ile benmerkezci Avrupa sinemasına da karşı duruş sergiledi.

Üçüncü Sinema’nın sınırları Latin Amerika’yı aşarak evrensel bir yayılım gösterdi. Solanas, 1983 yılında Arjantin’de sona eren askeri cuntanın ardından toplumun maruz kaldığı hezeyanı şiirsel bir alegoriyle betimlediği Güney – Sur’u çekti. Fidel Castro destekçisi Kübalı bir yönetmen olan Tomás Gutiérrez Alea, gerçeküstücülük bağlamında biraz Luis Buñuel biraz da İtalyan Yeni Gerçekçiliği etkili eserlerini politik düşünce, siyasi eleştiri, siyasi kaygıların toplumdaki yansımaları ve hatta bir toplum yarası olan homofobi gibi alt metinlerle harmanladığı filmler üretti. Fransız Yeni Dalgası’nın İran’daki temsilcisi olan yönetmen Mohsen Makhmalbaf, Taliban rejimindeki Afganistan’a kadınların gözünden baktığı Kandahar’ı hayata geçirdi. Şilili yönetmen Miguel Littín, adalet arayışını Nahueltoro Çakalı – El Chacal de Nahueltoro adlı filmine yansıtırken; Mısırlı yönetmen Shadi Abdel Salam, Mumya adıyla bilinen 1969 yapımı Al-Mummia – The Night of Counting the Years adlı filminde geleneklerine bağlı kabileler ile günümüz devlet anlayışının yaşadığı iç çatışmayı anlattı. Yaşamı boyunca bir davanın izini süren Yılmaz Güney Yol, Duvar, Umut, Sürü gibi filmleriyle sinemayı politik-estetik bir enstrüman hâline getirdi.

Çorak Topraklarda Bir Siyah Gelincik

Sömürülen bir toplum ve yozlaşan bir kültür dendiğinde akla ilk gelen yerlerden olan Afrika’da da Üçüncü Sinema’nın izleri görüldü. Afrika sinemasının en büyük yönetmeni kabul edilen Senegalli Ousmane Sembène, bu verimsiz topraklarda bir şair, yazar, yapımcı, senarist ve yönetmen niteliklerini kazandı. Düzensiz bir eğitim hayatı olmasına karşın 1956 yılında Le Docker Noir adlı, Türkçeye de Kara Dok İşçisi olarak çevrilen ilk kitabını yayımladı. On yıl aralıklarla Marsilya limanlarında içlilik yapan Ousmane  Sembène, eserinde de Marsilya’daki işçilerin gündelik yaşantılarını ele aldı.

Moskova’da burslu olarak sinema eğitim gördü. Eğitiminin ardından Senegal’e geri dönen Sembène, yok demeye yakın bir gelirle öykülerini beyazperdeye aktarmaya başladı. 1963 yılında 19 dakikalık Arabacı – Borom Sarret adlı ilk kısa filmini, 1966’da Kara Kız – La Noire de… adlı ilk kurmaca uzun metrajı filmini çekti. Afrika sinemasının da ilk uzun metrajlı filmi olma özelliğine sahip olan La Noire de…’de, Fransız bir çiftin hizmetçiliğini yapan Senegalli genç Diouana’nın hikâyesine odaklanılır. Diouana, Dakar’daki evinden ayrılarak zengin bir ailenin evinde çalışmak üzere Fransa’nın Antibes şehrine gider. Diouana’nın burada yaşadığı sıkıntılar ve beraberinde gelen büyük mutsuzluk, patronlarının gün geçtikçe artan dikta tavırlarıyla daha da çekilmez bir hâl alır. Sembène, La Noire de… ile siyah bir kadının gözünden sömürü rejimin toplumda yarattığı tekleşmeyi/yalnızlaşmayı anlatır. Filmde Diouana’ya uygulanan şiddet arttıkça, Diouana’nın monologları da artar ve bu da siyah bir hizmetçi imgelemi üzerinden yapılan büyük bir eleştiridir. Belgeselvari anlatım tekniğiyle Yeni Dalga sinemasından izler taşıyan bu film, Prix Jean Vigo ve Kartaca Film Festivali’nde Tanit d’Or ödüllerine layık görüldü.

Ousmane Sembène yaşam alanında gördüğü, yüzleştiği tüm zorlukları benimseyerek ve büyük bir dikkatle inceleyerek sinemasına yedirdi. 1971 yapımı Emitaï adlı filminde II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Senegalli mistik kabilelerden Diolaların, Fransız sömürgecilerine karşı verdikleri mücadeleyi anlattı. 1973’te yayımlanan aynı adlı romanından 1975 yılında sinemaya uyarladığı Xala adlı filminde ise Senegalli bir iş adamının çok eşli evlilik birliğini eleştirdi. Bu filmde Sembène, henüz yeni bağımsızlığı kazanmış olan Senegal coğrafyasında gezindi. El Hadji isimli yerel yönetici, üçüncü eşiyle evlenmek için hazırlıkları sürdürür. Ancak düğün gecesinde “Xala”ya (bir cinsel hastalık) yakalanır. Bu arada El Hadji başta olmak üzere filmdeki hemen hemen tüm yerliler, Avrupa özentiliğini ruhen ve fiziken yansıtırlar. Uzun yıllar sömürgeciliğin esaretinde kalmış olan yerliler, bağımsızlıklarını elde etseler bile kendilerini bir Batılı olarak gören aciz karakterler olarak betimlenirler. Yönetici statüsüyle El Hadji, burada cinsel hastalık üzerinden aslında “iktidardaki” mevcut iktidarsızlığı da yansıtır. Yani El Hadji, esaretten kurtulan halkın üzerine yapışan Batı kültürünün yarattığı büyük kaosun da simgesidir. El Hadji, film boyunca yakalandığı hastalıktan kurtulmak için çeşitli tedavi yollarını dener. El Hadji’nin yaşadığı tedirgin durum, aynı zamanda ataerkil sisteme de bir göndermedir. İktidarını kaybeden El Hadji, son olarak bir dilenci kıyafetiyle halkın arasına iner. Sembène, El Hadji’nin burada işittiği nefret söylemleriyle de sokağın diline kulak kabartır.

Ousmane Sembène 2004 yapımı Koruma – Moolaadé adlı son filmiyle Cannes’da Belirli Bir Bakış Ödülü’ne değer görüldü. Mısır’dan Nijerya’ya kadar pek çok Afrika ülkesinde halen daha uygulanmaya devam eden kadın sünnetini Afrikalı Collé üzerinden anlattı. Sembène bu filmiyle bir başkaldırının yanı sıra, geleneklere katı bir bağlılık gösteren topraklarda kadın gücünün neler yapabileceğine dair de başarılı bir örnek yarattı.

“Konuşmama İngiliz Dilinde Devam Etmeyeceğim İçin Hepinizden Özür Dilerim.”

Filmleri Afrika’nın sınırlarını aşıp dünyaya yayılan ve büyük takdir gören Ousmane Sembène, 1997 yılında İngiltere Kraliçesi tarafından Kraliyet Ailesi Özel Onur Ödülü’nü alması için Londra’ya davet edildi. Törene katılan Sembène, sözlerine “Sizin topraklarınızdayım, sizin sahip olduğunuz sistem içinde sizin tarafınızdan ödüllendiriliyorum. Konuşmam kendi öz dilimde olacaktır.” diye başladı. Halkının yaşadığı tüm zulümleri kraliçenin gözlerine bakarak anlattı. Son olarak da “İnsan onurlu doğar. Hiçbir insanın kraliçenin vereceği onura ihtiyacı yoktur” diyerek ödülü geri çevirdi ve saraydan ayrıldı.

Sembène, yıllarca kaleme aldığı kitaplarında ve çektiği filmlerinde sömürgeci devletlerin gölgesinde nefes almaya çalışan kendi insanının sesini duyurmaya ve bir yandan da o insanları içinde oldukları hak davasında uyarmaya, aydınlatmaya çalıştı. “Yokluklar Ülkesi”nde bu denli üretim gösteren Sembène, sinemayı kendi politik silahı haline getirdi. “Mesaj” veren temalarını Afrika’nın geleneksel kültür öğeleriyle birleştirdi. Batının, sömürdüğü ülkeler nezdinde yaratmayı amaçladığı “kahraman” sinema anlayışına karşın, Batının yozlaştırdığı Afrika’nın, doğulu ve batılı her iki yüzünü de yalın bir dille ifade etti.

Sembène, ölümün en zor olduğu haziranda hayata gözlerini yumdu.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information