30. Kırmızı Değirmen – Moulin Rouge! (2001)

Dans filmlerinin usta isimlerinden Baz Luhrmann’ın yönetmenliğini üstlendiği Kırmızı Değirmen, Paris’in bohem hayatına dâhil olmak adına şehre gelen yazar Christian ile Moulin Rouge’da sahne alan kabare oyuncusu Satine arasında yaşanan ulaşılmaz aşkı konu ediniyor. Satine’in ölümcül hastalığı ve kabare sahibinin kıskanç tutumu dolayısıyla aşılması zor olan engellerle dolu aşkın sınandığı film, sekiz dalda aday gösterildiği Akademi’den En İyi Sanat Yönetimi ve En İyi Kostüm Tasarımı dallarında Oscar ödülleriyle dönmüştü. Christian ve Satine aşkınının, kabare sahibi Jim’in çift üzerinde uyguladığı psikolojik ve fiziksel baskının ele alınarak betimlendiği Tango de Roxanne sahnesi ise, Moulin Rouge’un en dikkat çekici dans sahnelerinden biriydi.

29. Beni Adınla Çağır – Call Me by Your Name (2017)

Luca Guadagnino’nun yönettiği Beni Adınla Çağır, birbirlerini sadece bedenlerinin değil ruhlarının da bir parçası yapmayı ve hep şizofren kalmayı hedefleyen iki aşığın ve saf tutkunun hikâyesi. Anlatısıyla görsel stilini son derece uyumlu kuran filmin tüm bu güzellikleri bize özel bir şey söyler: Ne kadar çok değişir ve dönüşürsek o kadar çok kim olduğumuza yaklaşırız ve bazen değişimi istemesek, hatta ona karşı koymaya çalışsak da aşk tüm duvarlarımızı yıkar.

28. Sen Şarkılarını Söyle – Inside Llewyn Davis (2013)

Ethan Coen ve Joel Coen’in yazıp yönettiği Sen Şarkılarını Söyle, melankolinin en saf hâlini izleyici karşısına çıkarma özelliğine sahip bir film. Filmin temel olarak üzerine inşa edildiği iki yapı dram ve müziktir. Melankolinin filmin renklerin de bile yer alıyor olması Coen Kardeşler’in sineması içerisinde filmi ayrı bir noktaya oturtmuştur. 60’lı yıllarda New York’ta yaşayan Llewyn Davis hayatını müziği üstüne kurmuştur ve hayali büyük bir müzisyen olmaktır. Ancak zorlu şartlar ile mücadele etmeye ve sanatını yaratmaya çabalarken eski sevgilisinin evinde bir kanepede uyuyup kız kardeşinin sorunlarını dinlemekle hayatını geçirmektedir. Bu yersiz yurtsuzluk içerisinde Llewyn Davis’in içindeki melankoli onun çevresini de sarmaya başlar.

27. Carol (2015)

Todd Haynes’in yönetmen koltuğunda oturduğu Carol; Patricia Highsmith’in tutku dolu romanından beyazperdeye uyarlanmış, on bir yıllık yapım sürecinin ardından vizyondaki yerini almış ve Altın Küre ile Oscar Ödülleri’nde adaylıklar elde etmesiyle hafızalara kazınmıştı. 1950’li yılların muhafazakâr Amerikası’nı izleyiciyle buluşturan film, bir mağazada tezgahtarlık yapan ve daha güzel bir hayat düşleyen Therese ile yürümeyen evliliğinden bunalmış olan Carol’ın tanışmasıyla gelişen olayları konu alıyor. Başrollerinde yer alan Cate Blanchett ve Rooney Mara‘nın muazzam performanslarıyla dikkat çeken film; özellikle Carter Burwell’in müzikleriyle, Oscar adayı Ed Lachman’ın görüntü yönetmenliğiyle ve aşkı en gerçekçi haliyle bizlere yansıtan hikayesiyle gönüllerimizi fethetmeyi başarmıştı.

26. İhtiyarlara Yer Yok – No Country for Old Men (2007)

Coen Kardeşler en başarılı filmlerinden olan İhtiyarlara Yer Yok, çoğu kişi tarafından Javier Bardem’in üstün performansı ile akıllara kazınsa da, klasik anlatı yapısını ve western kalıplarını böylesine bozan, böylesine altüst eden bir film olması sebebiyle de Oscar heykelciğine uzanmış olması, Akademi tarihinin anomalilerinden biri olarak kayıtlara geçmişti. Kurbanlarının yaşama hakkını basit bir yazı tura oyununa dönüştüren, başladığı işi asla yarım bırakmayan psikopat katil Anton Chigurh ve Josh Brolin’in oynadığı kovboy karakterin bir çanta dolusu para sebebiyle kedi-fare oyununa dönüşen ilişkisini anlatan bu çarpıcı ve sert film; klasik western kalıplarını tersine çeviren yapısı, kişilerin kaderinin ilk ateş edenin kim olacağıyla değil de yazı-tura oyununun sonucuna göre belirlendiği sıra dışı atmosferiyle, biraz gotik biraz neo western tarzında olsa da işin özünde tüm bu sabit tür tanımlarının çok dışında bir yerlerde raks ediyor.

25. Bataklık – La ciénaga (2001)

Lucrecia Martel’in 2001 yılında imza attığı, ilk uzun metraj filmidir Bataklık filmini çekti. Filmde Arjantinli bir burjuva ailenin yaşadıklarını anlatılır. Yaz mevsimini çocuklarıyla yazlık evlerinde geçiren aile, burjuva ahlakının sert bir şekilde sorgulandığı bir yapıya sahiptir. Olaylar karşısında duyarsız kalan cinsel olarak birbirine yakınlaşan aile bireyleri, iktidarını kaybeden erkekler ve ile yerli halka gösterilen ırkçı yaklaşımlar filmin temel noktalarıdır. Film, Berlin Film Festivali’nde Alfred Bauer Ödülü’nün sahibi olurken aynı festivalde Altın Ayı ödülüne aday gösterilmiştir.

24. Hiçbir Zaman Burada Değildin – You Were Never Really Here (2017)

Hiçbir Zaman Burada Değildin, izleyiciyi Joe’nun parçalanmış zihnine davet eden bir karakter incelemesi. Joe, Körfez Savaşı’nda savaşmış eski bir asker ve hayatını küçük kızları çocuk fuhuşundan kurtararak kazanan bir kiralık katil. Geçmiş travmalarını işinin gerektirdiği gibi yüksek miktarda şiddet uygulayarak bastırıyor. Hikâye, Joe’nun bir senatör tarafından kaçırılan kızı Nina’yı bulması için kiralanmasıyla başlıyor. Yönetmen Lynne Ramsay’in, travma gibi kişinin zihninin derinliklerinde gizli kalan bir olguyu sinemaya yansıtmak konusunda ortaya koyduğu yenilikçi üslup Hiçbir Zaman Burada Değildin’in en önemli özelliklerinin başında geliyor.

23. Kill Bill Vol.1 & Vol. 2 (2003 – 2004)

Quentin Tarantino’nun altı ay arayla gösterime soktuğu Kill Bill: Vol.1 ve Kill Bill: Vol.2; düğün gününde karnında çocuğuyla Bill ve ekibinin saldırısına uğrayan ve bu ölümcül baskından sağ kurtulup dört yıllık bir komanın ardından hayata dönen Bride’ın ettiği intikam yemini etrafında şekilleniyor. Bride’ın intikam yemini doğrultusunda ölüm listesindeki herkesi bir bir sildiği film, karışık görünen hikâye yapısını başarılı flashback-flashforward anlatımlarla daha akıcı hâle getiriyor. Uçuk dövüş koreografileriyle ve karakterlerin muazam bir şekilde oluşturulmuş altyapısıyla da anlatımını zenginleştiriyor.

22. Beyaz Bant – Das weiße Band (2009)

Michael Haneke tarafında yazılmış ve yönetilmiş olan 2009 yapımı Beyaz Bant, seyirciyi I. Dünya Savaşı öncesine götürüyor. 62. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kazanan film söz konusu zaman diliminde, bir kasabada yaşanan terörizmi sergiliyor. Yönetmenin bakış açısına göre filmde gösterilen terörizm insan üzerinde her gün dayatılan terörizmi temsil ediyor, siyasi ve dini baskıların bir resmini çiziyor film. Bu resmi çizerken yönetmen, okulda verilen eğitim ile bu terörizmin başladığını ve dayatıldığını gösteriyor.

21. Parazit – Gisaengchung (2019)

Günümüzün en önemli yönetmenlerinden Güney Koreli Bong Joon-ho’nun son filmi Parazit, dünya prömiyerini yaptığı ve Altın Palmiye’ye uzandığı Cannes Film Festivali’nden bu yana 2019’un en çok konuşulan filmlerinden biri şüphesiz. Cannes’ın ardından ziyaret ettiği Telluride, Toronto, Locarno ve New York gibi festivallerde de adından övgüyle söz ettiren yapımın geride bırakmak üzere olduğumuz yirmi yılın son başyapıtlarından olduğunu söylersek abartmış olmayız. Bong Joon-ho’nun daha önceki filmlerinde de olduğu gibi farklı janralarını bir araya getirerek özgün bir sinema dili ve yüksek bir seyir zevki yakalamayı başardığı Parazit’te hayatları iç içe geçen iki ailenin hikâyesi üzerinden ülkesindeki sınıf farklılıklarına ışık tutuluyor.

20. Bir Konuşabilse – Lost in Translation (2003)

Sofia Coppola’nın yazıp yönettiği Bir Konuşabilse, Scarlett Johansson ve Bill Murray’nin unutulmaz performanslarını bir araya getiriyor. Murray’nin canlandırdığı Bob, orta yaşlı Amerikalı bir oyuncudur. Bir reklam filmi çekimi için Japonya’ya gelir ve içine girdiği bu farklı kültür içerisinde yok olmaya başlar çünkü onu çevreleyen dil ve algılar ona fazlasıyla yabancı gelirken kalabalık içerisinde yalnızlıkla mücadele etmesi onu içten içe yiyip bitirir. Ancak aynı otelde Charlotte ile tanışır. Bu iki aynı kültürü paylaşabilen insan farklı kültür içerisinde bir hafta sonunu beraber geçirmeye başlar. Zaman geçmeye başladıkça sessizlik bir anda dile gelmeye başlar ve artık iki insanın melankolisi ayrılamayacak gibi bir şekilde birbirine düğümlenerek büyük br kaos ve aynı zamanda huzur alanı oluşturur. Bir Konuşabilse, hem iki yabancı olmak hem de bir bütün olmak üzerine destansı bir şiirdir.

19. Soysuzlar Çetesi – Inglourious Basterds (2009)

Alternatif bir tarih anlatısı sunan Soysuzlar Çetesi, bahsettiğimiz Tarantino filmografisinde görece bir düşüşü simgeleyen Death Proof ertesine gelmiş bir yükseliş filmi. Orijinal adı Quel maledetto treno blindato olan İtalyan yönetmen Enzo G. Castellari’nin 1978 yapımı filminden esinleniyor ancak ondan oldukça farklı bir hikâye anlatıyor. Merkezinde onun sinemasında aşina olduğumuz intikam teması bulunan yapım, bu tema üzerinden İkinci Dünya Savaşı ve Nazilerle farklı bir hesaplaşmaya girişiyor. Bir taraftan Nazilerin parodisini yaparken, öte yandan Holokost-Yahudi Soykırımı sinemasına alaycı bir yaklaşım getiriyor. İyi bir sinefil olduğunu ve yaptığı sanata saygı duyduğunu bildiğimiz Tarantino, film içinde film yaparak sinema tarihine ve çeşitli filmlere gönderme yapıyor. Filmin etkileyici final sahnesi, tarih dediğimiz kavramı sorunsal hale getirip “öyle değil de böyle olsaydı” diyerek ona alternatif bir yaklaşım getiriyor. Nazilere ve yarattıkları yıkıma olan öfkesini saklamıyor, bu öfke “Tarantinovari” bir stille dışa vuruluyor.

18. Cinayet Günlüğü – Salinui chueok (2003)

Bu yıl Altın Palmiye ödüllü Parasite ile adından övgüyle söz ettiren Bong Joon-ho‘nun unutulmaz filmleri arasında yer alan 2003 yapımı Cinayet Günlüğü, yönetmenin birçok filmin olduğu gibi tür kalıplarıyla oynamasıyla dikkat çekiyor. Gerçek bir hikâyeden uyarlanan 2003 yapımı Cinayet Günlüğü Güney Kore’nin ilk seri katilini yakalamaya çalışan iki dedektifin öyküsünü beyazperdeye yansıtmış, gerçekte olduğu gibi filmde de bu cinayetlerden kimin sorumlu olduğu sorusu cevapsız kalmıştı.

17. İhtiyar Delikanlı – Oldeuboi (2003)

Chan-wook Park’ın 2003 yılında yönettiği İhtiyar Delikanlı, intikam arayışındaki Dae-su Oh’un göze aldıkları, aksiyon sahneleri ve tabii ki dillere destan sürpriz sonu ile popüler kültüre mal olmuş başyapıtlardan biri. Yönetmenin ünlü İntikam Üçlemesi’nin ikinci filmi olan Oldboy, sadece üçleme içerisinde değil, tüm intikam filmleri içerisinde özel bir yere sahip. Fakat bu film yalnızca hikâyesiyle değil; hikâyesini destekleyen sinematografik anlatımdan plan sekansların da yer aldığı dahiyâne kurgusuna, muazzam oyunculuklardan filmin intikam konulu senaryosuna, duygusal derinlik katmak için tekrarlanan plan kompozisyonlarına ve simgesel tasvirlere değin; ince ince işlenmiş bir sanat eseridir.

16. Öldürme Eylemi – The Act of Killing (2012)

Sinema tarihinin en rahatsız edici belgesellerinden biri olan Öldürme Eylemi, Joshua Oppenheimer’ın araştırmacı belgeselcilikle birlikte bir topta erittiği sürreal sinema anlayışı sayesinde oldukça eşsiz bir tecrübeye dönüşüyor. En iyi tanımıyla, film içinde film kurguluyor. Böylesi vahşice işlenmiş bir cinayetler dizisini hiç alışık olmadığımız bir şekilde inşa etmeyi tercih ediyor. Filmin kahramanlarını, katliamı gerçekleştiren infazcılardan ve paramiliter grup liderlerinden seçiyor. Endonezya’da geçirdiği yıllar boyunca edindiği bağlantılar ve birikim ile birlikte analitik bir belgesel çözümlemesiyle olayları didaktik bir biçimde anlatmaktansa, yeniden canlandırmayı tercih ediyor. Peki, 1 milyona varan ölümün gerçekleştiği bir katliam nasıl yeniden canlandırılabilir? Bunun cevabı, kendilerini özgür birer insan olarak tanımlayan ve yıllar içinde devlet politikalarıyla birlikte iyice kahraman statüsüne yerleşmiş çete ve paramiliter liderleri tarafından veriliyor.

15. Son Umut – The Children of Men (2006)

Meksikalı usta yönetmen Alfonso Cuarón’un imzasını taşıyan Son Umut’ta insanlık, neslinin tükenme tehlikesi ile karşı karşıyadır. 2027 yılı itibarı ile hiçbir şekilde anlam verilemeyen olaylara sahne olmaktadır dünya. Artık üremek diye bir şey gerçekleşmemektedir. Bu durum siyasi açıdan da tüm dengeleri sarsarken bir grup insan, varoluşlarını bu gidişata teslim etmiş, bir diğer grup ise mevcut durumu değiştirmek için baş kaldırmıştır. Bu süreçte Büyük Britanya, yönetim biçimi olarak kullandığı askeri emperyalist sisteminden ötürü kargaşaya engel olmayı başaran ve huzurunu koruyan ülke konumundadır. Theo, bu olaylar içinde geride duran bir bürokrat konumundayken bir gün kaçırılır. Toplumsal olan ile bireysel olan arasında kurduğu dengenin yanında özellikle Cuarón ve görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki’nin teknik anlamda harikalar yaratmasıyla Son Umut, 2000’ler en iyi bilimkurguları arasına adını kolaylıkla yazdırır.

14. Kutsal Motorlar – Holy Motors (2012)

Kendine has bir sinema dili geliştiren Fransız yönetmen Leos Carax’ın en “garip” filmlerinden biri olan Kutsal Motorlar, birçok açıdan yönetmenin en sert ve en eleştirel filmi. Film aslen, Michel Gondry ve Bong Joon-Ho ile yaptığı Tokyo! isimli filminde kullandığı Merde karakteri üzerinden çeşitlemeler mantığıyla oluşturulmuş ama hikâye olarak ortada oldukça ilginç bir iş var. Öyle ki filmi iş dünyası üzerine bir taşlama olarak değerlendirenler olduğu gibi sistemsel bir felsefi eleştiri taşıdığını düşünenler de var. Film ortaya koyduğu söylemi güçlendirmekten ziyade onu genişletme amacı güttüğü için filmin okumasını yapmak oldukça zor ama bu elbette ki Kutsal Motorlar’ın değerinden bir şey kaybettiği anlamına gelmiyor; bilakis filmin söylediği şeyler bir yerden sonra her şey ve herkes hakkında bir söyleme dönüşüyor. Filmin onlarca metafordan oluşan sürreal anlatısı gerçekle illüzyonun iç içe geçmesine sebep oluyor.

13. American Honey (2016)

Andrea Arnold, dördüncü uzun metraj filmi American Honey’de karakteristik yönlerinden biri olarak yine 1:37:1 ölçeğinde izlediğimiz film, “Amerikan Rüyası”nı ters ve aslında o kadar da parlak olmayan tarafından ele almak istiyor. Yol boyunca çizdiği rota ile bu rüyayı irdelemeye devam ediyor. Bireysel çıkış noktalarından daha geniş ve toplumcu çıkarımlara varabilen bir yolculuk American Honey. Tutku, aşk, hırs ve aidiyet arasında gezinirken savrulmamaya çalışan genç Star’ın evden kaçışını anlatan American Honey, gençlik hissiyatını beyazperdeye en net şekilde yansıtabilen yapımlarında başında geliyor.

12. Şüphe – Beoning (2018)

Güney Kore sinemasının en önemli yönetmenlerinden Lee Chang-dong’un, önceki filmi Poetry’den sekiz yıl sonra çektiği Şüphe, usta yazar Haruki Murakami’nin Barn Burning isimli kısa hikâyesinden sinemaya uyarlanan bir anlatı sunuyor. Fakat film, bu öykünün yapısını alabildiğine zenginleştirerek, orijinal metni çok daha kompleks bir yapıya kavuşturuyor. Hikâyede, filmde gördüğümüz olayların sadece sınırlı bir miktarı yer alıyor. Buradan hareketle Lee Chang-dong ve filmin senaryosunu yönetmenle birlikte kaleme alan Jung-mi Oh’un orijinal metinden ilham olarak, onun açtığı kapılardan geçerek filmlerini özgün bir anlatıya dönüştürdüklerini söyleyebiliriz.

11. Ruhların Kaçışı – Sen to Chihiro no kamikakushi (2001)

Japon animelerini başlı başına bir kültür olarak niteleyebiliriz. Kendi kuralları, kendi anlayışları olan animelerin bilinirliklerinin artmasına bağlı olarak hayran kitleleri de her geçen gün artıyor. Bazıları dizi formunda olsa da uzun metrajlı film formunda olan animelerin son derece başarılı örneklerini izledik, izlemeye devam ediyoruz. Hayao Miyazaki, bu filmlerin en büyük ustası olarak görülmektedir. İnsanın kendisi ve doğayla ilişkisini merkezine alan başyapıt seviyesinde birçok film ortaya koymuştur usta Miyazaki. Yönetmenin en bilinen filminin ve tüm kariyeri boyunca işlediği temaları tek bir potada eriten başyapıtının Ruhların Kaçışı olduğunu söyleyebiliriz.

1 2 3
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information