Ataerkil fikirlerin egemenliği altında kurulmuş her düzende kadın olarak var olmak her dönemde kendine has sebeplerle zorlayıcı. Ridley Scott, Son Düello – The Last Duel ile bu mücadelenin belki de en ağır sonuçlara sahip dönemlerinden birine, 1300'lü yıllara gidiyor ve eril egoizmin kör ettiği gözlerle hayata bakan bir toplumda kadın olarak var olabilmenin, kişisel haklarını koruyabilmenin ne kadar zor olduğunu –Hollywood sınırlarından çıkmadan– gündeme taşıyor. Dünya prömiyerini 78. Venedik Film Festivali'nde gerçekleştiren Son Düello, Ridley Scott'ın sinemasına her ne kadar özel bir ilgim olmasa da bu sene içerisinde izlemek için en heyecanlandığım filmlerden bir tanesiydi. Film, 1300'lü yıllarda yaşanan bir tecavüz olayını merkezine alıyor ve bu olaya dâhil olan kişiler üzerinden toplumsal anlayışların kişilerin adalet algısı üzerindeki etkisini de ortaya koyuyor. Filmin merak uyandıran bir diğer özelliği ise senaryosunun, Good Will Hunting'den sonra ilk kez bir araya gelerek kaleme alan Matt Damon ve Ben Affleck ikilisiyle birlikte Nicole Holofcener'ın imzasını taşıyor olması. Bu sene Son Düello'nun yanı sıra başrolünde yine Adam Driver'a yer veren House of Gucci'yle de uluslararası film festivallerine katılım gösteren Ridley Scott'ı dönem sinemasına geri döndüren film, son derece önemli konusunu ele alırken benimsediği anlatım tarzıyla dönem sinemasına özel bir hayranlık beslemeyen benim gibi izleyicileri bile etkilemeyi başarıyor. Buna rağmen büyük bütçeli bir yapım olduğu ve geniş kitlelere hitap etmek istediği her hâlinden belli olan The Last Duel, Jodie Comer'ın öne çıkan performansıyla hayat buluyor. The Last Duel: Eril Egoizmin Kör Edici Cehaleti Film aslında ele aldığı dönemin ağır dili, bilek kuvvetine dayalı çağ dışı ve artık sinema perdesinde defalarca kez izlemekten usandığımız düzeni gibi etkenler sebebiyle klişelerin tuzağına düşmeye oldukça yatkın bir yapıya sahip. Ancak benimsediği anlatım biçimi, ele aldığı meselenin hassasiyetine ve önemine uygun düşecek derecede farklı ve yetkin olduğu için film, bu noktada karşılaştırmaya müsait diğer örneklerinden ayrışıyor. Matt Damon'ın canlandırdığı Jean de Carrouges, kendince yine kahramanlığının ihtişamını pekiştiren nitelikteki bir savaştan döndüğünde, şanıyla taçlandırdığı illüzyonunun ardından gördüğü eşi Marguerite de Thibouville'in (Jodie Comer) eskiden yakın ilişkilere sahip olduğu dostu Jacques Le Gris (Adam Driver) tarafından tecavüze uğradığını öğreniyor ve yine "kahramanca" bir şekilde onun intikamını almak için canını ortaya koyuyor. Tabii bu, Jean de Carrouges'un eril egosunu tatmin edecek her kırıntının peşinden sonuna dek ilerlemekten çekinmediği dünyasında böyle ve filmin en dikkat çekici, en etkileyici yanı da aslında tam olarak bu. Hikâyenin detaylarını daha fazla ele vermeden söze devam etmek gerekirse film, karakterleri üzerine kurduğu bölümlere ayrılan anlatısı aracılığıyla ataerkil fikirlerin hakimiyeti altındaki toplumların, bireylerin doğruluk, adalet algılarını oluşturma şeklindeki çarpık yönleri ve bu anlayışların aşıladığı tek taraflı özgüvenin eril ego üzerindeki zehirleyici etkisini vurgulayarak çok önemli bir adım atıyor. Ben Affleck, Matt Damon ve Adam Driver başta olmak üzere Alex Lawther'ın karakterine varana dek bütün erkek karakterleri bu çerçeveden göstermesiyle cinsiyetler arası eşitsizliğin toplumsal alışkanlıklar tarafından inşa edilen yönlerini görmezden gelinemeyecek derecede açıkça vurguluyor. Joaquin Phoenix ile birlikte yönetmenin bir sonraki projesi Kitbag'de de yer alacağı kısa bir süre önce duyurulan Jodie Comer, filmdeki varlığını yalnızca karakteri canlandırma şekliyle değil hikâyenin tutturduğu bakış açısı üzerindeki etkileriyle de hissettiriyor. Comer'ın karakteri her ne…

Yazar Puanı

Puan - 75%

75%

The Last Duel, Hollywood ihtişamına rağmen anlatısı aracılığıyla ataerkil fikirlerin hakimiyeti altındaki toplumların, bireylerin doğruluk, adalet algılarını oluşturma şeklindeki çarpık yönleri ve bu anlayışların aşıladığı tek taraflı özgüvenin eril ego üzerindeki zehirleyici etkisini vurgulayarak çok önemli bir adım atıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.39 ( 17 oy)
75

Ataerkil fikirlerin egemenliği altında kurulmuş her düzende kadın olarak var olmak her dönemde kendine has sebeplerle zorlayıcı. Ridley Scott, Son Düello – The Last Duel ile bu mücadelenin belki de en ağır sonuçlara sahip dönemlerinden birine, 1300’lü yıllara gidiyor ve eril egoizmin kör ettiği gözlerle hayata bakan bir toplumda kadın olarak var olabilmenin, kişisel haklarını koruyabilmenin ne kadar zor olduğunu –Hollywood sınırlarından çıkmadan– gündeme taşıyor.

Dünya prömiyerini 78. Venedik Film Festivali‘nde gerçekleştiren Son Düello, Ridley Scott’ın sinemasına her ne kadar özel bir ilgim olmasa da bu sene içerisinde izlemek için en heyecanlandığım filmlerden bir tanesiydi. Film, 1300’lü yıllarda yaşanan bir tecavüz olayını merkezine alıyor ve bu olaya dâhil olan kişiler üzerinden toplumsal anlayışların kişilerin adalet algısı üzerindeki etkisini de ortaya koyuyor. Filmin merak uyandıran bir diğer özelliği ise senaryosunun, Good Will Hunting’den sonra ilk kez bir araya gelerek kaleme alan Matt Damon ve Ben Affleck ikilisiyle birlikte Nicole Holofcener’ın imzasını taşıyor olması. Bu sene Son Düello’nun yanı sıra başrolünde yine Adam Driver’a yer veren House of Gucci‘yle de uluslararası film festivallerine katılım gösteren Ridley Scott’ı dönem sinemasına geri döndüren film, son derece önemli konusunu ele alırken benimsediği anlatım tarzıyla dönem sinemasına özel bir hayranlık beslemeyen benim gibi izleyicileri bile etkilemeyi başarıyor. Buna rağmen büyük bütçeli bir yapım olduğu ve geniş kitlelere hitap etmek istediği her hâlinden belli olan The Last Duel, Jodie Comer’ın öne çıkan performansıyla hayat buluyor.

The Last Duel: Eril Egoizmin Kör Edici Cehaleti

Film aslında ele aldığı dönemin ağır dili, bilek kuvvetine dayalı çağ dışı ve artık sinema perdesinde defalarca kez izlemekten usandığımız düzeni gibi etkenler sebebiyle klişelerin tuzağına düşmeye oldukça yatkın bir yapıya sahip. Ancak benimsediği anlatım biçimi, ele aldığı meselenin hassasiyetine ve önemine uygun düşecek derecede farklı ve yetkin olduğu için film, bu noktada karşılaştırmaya müsait diğer örneklerinden ayrışıyor. Matt Damon’ın canlandırdığı Jean de Carrouges, kendince yine kahramanlığının ihtişamını pekiştiren nitelikteki bir savaştan döndüğünde, şanıyla taçlandırdığı illüzyonunun ardından gördüğü eşi Marguerite de Thibouville’in (Jodie Comer) eskiden yakın ilişkilere sahip olduğu dostu Jacques Le Gris (Adam Driver) tarafından tecavüze uğradığını öğreniyor ve yine “kahramanca” bir şekilde onun intikamını almak için canını ortaya koyuyor. Tabii bu, Jean de Carrouges’un eril egosunu tatmin edecek her kırıntının peşinden sonuna dek ilerlemekten çekinmediği dünyasında böyle ve filmin en dikkat çekici, en etkileyici yanı da aslında tam olarak bu. Hikâyenin detaylarını daha fazla ele vermeden söze devam etmek gerekirse film, karakterleri üzerine kurduğu bölümlere ayrılan anlatısı aracılığıyla ataerkil fikirlerin hakimiyeti altındaki toplumların, bireylerin doğruluk, adalet algılarını oluşturma şeklindeki çarpık yönleri ve bu anlayışların aşıladığı tek taraflı özgüvenin eril ego üzerindeki zehirleyici etkisini vurgulayarak çok önemli bir adım atıyor. Ben Affleck, Matt Damon ve Adam Driver başta olmak üzere Alex Lawther’ın karakterine varana dek bütün erkek karakterleri bu çerçeveden göstermesiyle cinsiyetler arası eşitsizliğin toplumsal alışkanlıklar tarafından inşa edilen yönlerini görmezden gelinemeyecek derecede açıkça vurguluyor.

Joaquin Phoenix ile birlikte yönetmenin bir sonraki projesi Kitbag’de de yer alacağı kısa bir süre önce duyurulan Jodie Comer, filmdeki varlığını yalnızca karakteri canlandırma şekliyle değil hikâyenin tutturduğu bakış açısı üzerindeki etkileriyle de hissettiriyor. Comer’ın karakteri her ne kadar filmin büyük bir kısmında sadece yaşadığı kabul edilemez olayla birlikte anılıyor olsa da oyuncu, Marguerite de Thibouville’in yaşadıklarının yıkıcı etkilerini diğer insanların algıladığının ötesinde, gerçekten hissettikleriyle birlikte yansıtıyor. Filmin yaratmayı başardığı duygusal ağırlığa ve söylemek istediklerini vurgularken takındığı alışılmışın dışındaki tutuma rağmen zaman zaman bu hikâyenin Ridley Scott’ın ünvanının katkısıyla gelen kılıçların, görsel efektlerle desteklenen savaş sahnelerinin abartılı ihtişamı olmadan anlatıldığında nasıl olacağını düşünmemek ise elde değil. Anlattığı çağın da gereği olarak yer verilen savaş sahnelerinin uzunluğu, bu sahneleri görsel anlamda etkileyici kılmak adına uygulanan görsel efektler ve genel anlamda filmin yönetmeninin sahip olduğunu belli etmekten çekinmediği büyük bütçesi, hikâyenin kalbinde yatan önemli meselenin yarattığı etkiye ve filmin bu konuyu ele alırken kendisine seçtiği konumun samimiyetine darbe vuruyor.  Film, asıl söylemek istedikleriyle daha fazla ilgilenip kendisine daha kusurlu ve daha gerçek bir dünya inşa edebilecekken bu herkese hitap edebilme kaygısıyla birlikte gelen Hollywood ihtişamı, hikâyenin bu noktada önünde duran bir engel hâline geliyor. Filmin sarıldığı bu paket, hikâyenin köşelerini daha fazla sivriltebilmesini önlerken bir yandan da anlatıyla uyum sağlayamıyor.

Ridley Scott, Son Düello ile uzun zamandır izleyici üzerinde yaratamadığı nitelikte bir duygusal ağırlık yaratıyor ve cinsiyetler arası adaletsizlikleri inşa eden toplumsal her faktörün altını oldukça güçlü şekilde alışılmışın dışında duran bir anlatı stiliyle vurguluyor. Film, ataerkil fikirleri, dönem filmlerinin klişelerine düşmek şöyle dursun, günümüzün atmosferinin yanı sıra insanların bir arada yaşadığı her döneme uygun düşecek bir yerden eleştiriyor.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information