Dünyaya çarpacak bir gök taşı, kendi emelleri için her şeyi yerle bir edecek bir kötü adam ya da azılı bir seri katil... Karşısında nasıl bir tehlike olursa olsun elinde herhangi bir ölçekte hayat kurtarma potansiyeli tutan erkek kahramanların değişmez adresi Hollywood, (son yıllarda iyice alışık olduğumuz üzere) yine kendi toprakları dışından türemiş ama kendi düsturuna uyan bir hikâyeyi kapıp kendi ambalajıyla huzurumuza sunuyor. 2018 yılında Emil Nygaard Albertsen ve yönetmen Gustav Möller’in birlikte kaleme aldıkları Danimarka yapımı Suçlu – Den skyldige, uluslararası çevrede adından söz ettirmiş ve her türlü izleyicinin beğenisini toplamış bir tek mekân gerilim filmiydi. Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde ülkesini Oscar yarışında temsil etmek üzere seçilen film, adaylık alamasa da dokuz filmlik kısa listeye kalmıştı. Amerikan izleyicisinin radarına da uğrayan bu iyi yazılmış polisiye-gerilimin, geldiği İskandinav topraklarının son yıllarda ürettiği benzeri türdeki yapımlarının teker teker maruz kaldığı kaderi paylaşıp bir Hollywood yeniden çevrimine yol alması kimseyi şaşırtmadı. Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği 46. Toronto Uluslararası Film Festivali’ndeki gösteriminin hemen bir hafta ertesinde Netflix izleyicisiyle buluşan Amerikan yeniden çevrimi Suçlu – The Guilty da maalesef orijinalinin ulaştığı olmuşluğa erişemeyen örneklerden biri oluyor. Özellikle 2000’li yılların ilk yarısında arka arkaya gişeleri sallamış büyük yapımlarla ismini duyuran Antoine Fuqua’nın yönettiği Suçlu, Danimarkalı orijinalinin neredeyse kare kare yeniden canlandırılarak uyarlandığı bir yeniden çevrim. Birtakım değişiklikler dışında orijinal hikâyeyi olduğu gibi Los Angeles’a taşıyan film, tamamen kahramanı Joe Baylor’ın üzerinden işleyen bir kurguya sahip. Zanlı pozisyonunda olduğu davası sürerken belirsiz bir süreliğine görevinden uzaklaştırılmış polis memuru Joe Baylor, bu süreç içerisinde 911 acil çağrı merkezinin telefon sevk bölümünde çalışmakta. Kendi geçmişi ve aile ilişkileriyle ilgili detayları film ilerledikçe yavaş yavaş öğrendiğimiz Joe’yla, kaderini belirleyecek duruşma öncesi çağrı merkezindeki son mesaisini yaparken tanışıyoruz. Film, neredeyse gerçek zamanlı akan anlatı örgüsünde her karesinde Joe’nun yer aldığı klostrofobik bir dünya yaratıyor. Çağrı merkezinin geniş masalarında, dev ekranlarla durmadan gelen felaket çağrılarını takip eden ekibin ortasında boğucu bir atmosfer karşımızdaki. Kimi diğerinden daha ciddi ve acil olarak anılabilecek ardı ardına yanıtlanan her türden yardım çağrılarının arasında bir tanesi, Joe’nun mesaisini uzatmasına ve kendi hayatıyla ilgili ciddi kararlar almasına yol açacak etkiye sahip olduğundan habersiz şekilde telefonun ucunda çalmaya başlar. ***Yazının bundan sonraki bölümü henüz izlemeyenler için Suçlu ile ilgili izleme deneyimini etkileyebilecek detaylar (spoiler) içerebilir.*** Suçlu: Aklamadan Doğruculuk Daha filmin başlarında, söz konusu “mühim” çağrı gelmeden önce Joe’nun gerçekleştirmekte olduğu göreve hâkim olmamız için yazıldığı belli olan ufak tefek acil çağrı iletişimlerine tanık olurken, film farkında olmadan henüz gerçekten kim olduğunu bilmediğimiz kahramanıyla izleyicisinin arasını açıyor. Profesyonel olarak bir acil çağrı merkezinde çalışmamış ve konuyla ekstra bir ilgisi olmayan izleyicilerin dahi garipseyeceği bir amatörlükte, hattın ucundaki kişiye yardımcı olma önceliği bir yana dursun söz konusu acil durumlar hakkında yorum yapan ve hatta kendinde yargılayıcı bir dil kullanma hakkını gören bir memur görüyoruz karşımızda. Kısa süre sonra burada kalıcı olarak çalışmadığını ve sezdiğimiz kadarıyla geçmişinde kötü bir şey yaptığı için başına açılmış olan davanın stresi altında çalıştığını öğreniyoruz. Karısı tarafından terk edilmiş, küçük kızını daha sık görebilme şansını kendi elleriyle kaçırmış bu dipteki adam bizlere 90’lı yılların Bruce…

Yazar Puanı

Puan - 35%

35%

Karısı tarafından terk edilmiş, küçük kızını daha sık görebilme şansını kendi elleriyle kaçırmış bu dipteki adam bizlere 90’lı yılların Bruce Willis’ini ya da Mel Gibson’ını andıracak şekilde kendini daha çok görevin (belanın?) içine sürüklüyor. Ancak ne Hollywood o yıllardaki Hollywood, ne de polis departmanı o zamanki polis departmanı.

Kullanıcı Puanları: 2.72 ( 13 oy)
35


Dünyaya çarpacak bir gök taşı, kendi emelleri için her şeyi yerle bir edecek bir kötü adam ya da azılı bir seri katil… Karşısında nasıl bir tehlike olursa olsun elinde herhangi bir ölçekte hayat kurtarma potansiyeli tutan erkek kahramanların değişmez adresi Hollywood, (son yıllarda iyice alışık olduğumuz üzere) yine kendi toprakları dışından türemiş ama kendi düsturuna uyan bir hikâyeyi kapıp kendi ambalajıyla huzurumuza sunuyor. 2018 yılında Emil Nygaard Albertsen ve yönetmen Gustav Möller’in birlikte kaleme aldıkları Danimarka yapımı Suçlu – Den skyldige, uluslararası çevrede adından söz ettirmiş ve her türlü izleyicinin beğenisini toplamış bir tek mekân gerilim filmiydi. Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde ülkesini Oscar yarışında temsil etmek üzere seçilen film, adaylık alamasa da dokuz filmlik kısa listeye kalmıştı. Amerikan izleyicisinin radarına da uğrayan bu iyi yazılmış polisiye-gerilimin, geldiği İskandinav topraklarının son yıllarda ürettiği benzeri türdeki yapımlarının teker teker maruz kaldığı kaderi paylaşıp bir Hollywood yeniden çevrimine yol alması kimseyi şaşırtmadı. Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği 46. Toronto Uluslararası Film Festivali’ndeki gösteriminin hemen bir hafta ertesinde Netflix izleyicisiyle buluşan Amerikan yeniden çevrimi Suçlu – The Guilty da maalesef orijinalinin ulaştığı olmuşluğa erişemeyen örneklerden biri oluyor.

Özellikle 2000’li yılların ilk yarısında arka arkaya gişeleri sallamış büyük yapımlarla ismini duyuran Antoine Fuqua’nın yönettiği Suçlu, Danimarkalı orijinalinin neredeyse kare kare yeniden canlandırılarak uyarlandığı bir yeniden çevrim. Birtakım değişiklikler dışında orijinal hikâyeyi olduğu gibi Los Angeles’a taşıyan film, tamamen kahramanı Joe Baylor’ın üzerinden işleyen bir kurguya sahip. Zanlı pozisyonunda olduğu davası sürerken belirsiz bir süreliğine görevinden uzaklaştırılmış polis memuru Joe Baylor, bu süreç içerisinde 911 acil çağrı merkezinin telefon sevk bölümünde çalışmakta. Kendi geçmişi ve aile ilişkileriyle ilgili detayları film ilerledikçe yavaş yavaş öğrendiğimiz Joe’yla, kaderini belirleyecek duruşma öncesi çağrı merkezindeki son mesaisini yaparken tanışıyoruz. Film, neredeyse gerçek zamanlı akan anlatı örgüsünde her karesinde Joe’nun yer aldığı klostrofobik bir dünya yaratıyor. Çağrı merkezinin geniş masalarında, dev ekranlarla durmadan gelen felaket çağrılarını takip eden ekibin ortasında boğucu bir atmosfer karşımızdaki. Kimi diğerinden daha ciddi ve acil olarak anılabilecek ardı ardına yanıtlanan her türden yardım çağrılarının arasında bir tanesi, Joe’nun mesaisini uzatmasına ve kendi hayatıyla ilgili ciddi kararlar almasına yol açacak etkiye sahip olduğundan habersiz şekilde telefonun ucunda çalmaya başlar.

***Yazının bundan sonraki bölümü henüz izlemeyenler için Suçlu ile ilgili izleme deneyimini etkileyebilecek detaylar (spoiler) içerebilir.***

Suçlu: Aklamadan Doğruculuk

Daha filmin başlarında, söz konusu “mühim” çağrı gelmeden önce Joe’nun gerçekleştirmekte olduğu göreve hâkim olmamız için yazıldığı belli olan ufak tefek acil çağrı iletişimlerine tanık olurken, film farkında olmadan henüz gerçekten kim olduğunu bilmediğimiz kahramanıyla izleyicisinin arasını açıyor. Profesyonel olarak bir acil çağrı merkezinde çalışmamış ve konuyla ekstra bir ilgisi olmayan izleyicilerin dahi garipseyeceği bir amatörlükte, hattın ucundaki kişiye yardımcı olma önceliği bir yana dursun söz konusu acil durumlar hakkında yorum yapan ve hatta kendinde yargılayıcı bir dil kullanma hakkını gören bir memur görüyoruz karşımızda. Kısa süre sonra burada kalıcı olarak çalışmadığını ve sezdiğimiz kadarıyla geçmişinde kötü bir şey yaptığı için başına açılmış olan davanın stresi altında çalıştığını öğreniyoruz. Karısı tarafından terk edilmiş, küçük kızını daha sık görebilme şansını kendi elleriyle kaçırmış bu dipteki adam bizlere 90’lı yılların Bruce Willis’ini ya da Mel Gibson’ını andıracak şekilde kendini daha çok görevin (belanın?) içine sürüklüyor. Ancak ne Hollywood o yıllardaki Hollywood, ne de polis departmanı o zamanki polis departmanı. Suçlu, normal şartlarda yalnızca mota mot çekilmiş bir yeniden çevrim olsaydı, altyazıyla film izlemekten hoşlanmayan İngilizce anadilli seyircilere pazarlanabilecek, öte yandan orijinalini izleyip sevmiş izleyicilereyse sadece tatsız gelecek bir film olarak kalabilirdi. Gelin görün ki Fuqua’nın versiyonundaki ufak değişiklikler ve hikâyenin son yıllardaki polis şiddeti gündemiyle alev almış Amerika Birleşik Devletleri’ne taşınma tercihi filmi bambaşka bir noktaya götürüyor.

Filmin ilk yarısında kasıtlı olarak antipatik sunulmaya çalışıldığı anlaşılan kahramanı Joe Baylor’ın, film ilerledikçe hâlihazırda sürdüğünü bildiğimiz davasının, görevi esnasında 19 yaşındaki bir genci öldürmesinden kaynaklı olduğunu öğreniyoruz. Üstüne üstlük telefon görüşmelerinde sürekli adını andığı görev arkadaşının kendisi lehine yalancı şahitlik yapacağının ve bunun teşkilat tarafından çoktan ayarlandığını görüyoruz. Ertesi günden sonra eski görevine geri döneceğinden emin şekilde konuşan amirini dinlemek bile filmin izleyici üzerindeki rahatsız ediciliğini arttırıyor. Normal şartlarda bir gerilim filminden beklenebilecek hatta artı hanesine yazılabilecek olan bu rahatsız edicilik tek kahramanlı Suçlu için tam tersi yönde işliyor. Jake Gyllenhaal’un (neden olduğunu anlamamakla birlikte) film boyunca sürdürdüğü aşırı derecede abartılı oyununun da etkisinin olabileceği bu antipati, bir noktadan sonra filmin, seyircinin Joe’yu gözyaşları içindeyken onu kabullenip anlamasını ve onunla empati kurmasını beklediği esnada rayından çıkmasına sebep oluyor. Bu kadar karanlık bir atmosfere sahip, hâlihazırda iyi bir versiyonu yazılıp çekilmiş bir hikâyenin ufak uyarlama hamleleriyle bu kadar komik, hatta utanç verici bir profile dönüşmesi başlı başına bir deneyim. Orijinal hikâyeyle aynı düzlemde ilerleyen filmin merkezindeki acil çağrı öyküsü olduğu hâliyle ve tüm twistleriyle korunmuş olmasına karşın filmin uyarlanırken taşındığı coğrafyayla böylesine bir uyuşmazlık göstermesi neredeyse bu gerilimi ikinci plana atıyor. Mevcut politik hareketliliğe karşı bir reaksiyon gösterme fırsatı olarak görüldüğü anlaşılan bu yeniden çevrim projesi, özellikle finalinde kahramanına verdirdiği kararla “aslında hiçbirimiz kötü değiliz ve hepimizin ailesi var” trenine zıplayarak pro-cop saflarındaki yerini alıyor. Filmin, başından itibaren süren bu sarsıcı takip deneyiminin sonunda seyircisinden, ailesi olduğu için bir katile sempati duymasını isteyen akıl almaz kapanışı, Gyllenhaal’un performansını Suçlu’daki en kötü şey olmaktan son anda kurtarıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information