Bunu duymaktan sıkılmış olabilirsiniz ama tuhaf zamanlarda yaşıyoruz. Size hemen bir örnek vereyim, bu Sundance günlükleri… Covid-19’un yarattığı yeni toplum düzeninde çok kısa zamanda çok fazla şey değişti, internet aracılığıyla bulunabildiğimiz yerlerin niteliği dâhil. Sundance Film Festivali, bu yıl ülke dışındaki gazetecilere kapılarını online olarak da açtı. Kabul edelim ki festivalin geçtiğimiz yıllara nazaran düşük profilli bir programı var. Yönetmenlerin pek çoğu yeni filmlerini göstermek için sinemaların bir gün açılmasını, geleceğin biraz daha öngörülebilir olmasını bekliyor. Çoğunluğun uzlaştığı şu ki bir festivali sokaklarda, salonlarda takip edememe hâlinin burukluğu hiçbir zaman kaybolmayacak. Bu sebeplerle bu günlükler de biraz acı-tatlı bir duyguyla yazılıyor. Acı çünkü filmlere birlikte tanıklık etmek muhteşem bir duygu. Tatlı çünkü hayat normal akışında devam etseydi, Sundance Film Festivali’ni takip etmemiz olanaksız olacaktı. Nihayetinde sabah uyandık, koltuğumuza kurulduk ve televizyonumuzdan izlediğimiz festival filmlerinden size bahsetmeye karar verdik.

In the Earth

Kişisel ve toplumsal yıkımın eşiğindeki bilim insanları… Tarkovsky’nin Stalker’ı, Alex Garland’ın Annihilation’ından sonra, yeni kuralların geçerli olduğu tuhaf bir alanda yine yarınlarını arıyorlar. Tarkovsky’nin inancı, Garland’ın bilimi merkez alarak anlattığı bu arayış hikâyesi Ben Wheatley’nin elinde beklendiği şekilde beden ve korku etrafına örülüyor. Yönetmenin yeni filmi In the Earth bir virüs tarafından mahvedilmiş, hapsedilmiş, lağvedilmiş bir dünyada geçiyor; tıpkı şu an penceremizden bakıp da gördüğümüz dünya gibi. Zaten bu ‘yeni normal’den çıkmış bir film olduğu da her anında hissediliyor. Eski dünyada bulunamayan cevaplar belki de doğada, mitlerde, yürünecek tekinsiz bir ormanda. Fakat tabii ki eldekilerden daha okkalı, daha çetin sorular da orada. Birbirlerini pek de yakından tanımayan iki başkarakterimiz varoluşsal sorunlarını daha da dipsizleştirmek üzere doğanın derinliklerine yürüyorlar.

Kariyerinin ilk döneminde Kill List gibi tavizsiz ve rahatsız edici korku filmlerine A Field in England gibi neredeyse avangart diyebileceğimiz psikedelik izleme deneyimlerine imza atan Ben Wheatley, daha büyük yapımcıların radarına girdikten ve elindeki imkânlar arttıktan sonra biraz sıradanlaşmış, özellikle de Netflix için yaptığı Rebecca’dan sonra kendi sesini neredeyse yitirmiş gibi görünüyordu. Yeni filmi In the Earth, yönetmenin çıkış dönemindeki “progresif” sinemasına kalp masajı yapan bir film. Anlattığı hikâyelerdeki tekinsiz terörü şok edici biçimlerde görünür kılmayı seven Wheatley’nin bu alışkanlıklarına geri döndüğünü tespit etmek mümkün. Kopan uzuvlar, deforme olmuş suratlar, nehrin rengini kıracak gibi akan yoğun bir kan… Yönetmenin kamerası izleyicisini eskiden olduğu gibi huzursuz etmenin yollarını buluyor. Ancak seyirciyi irkiltmenin, manipülasyonu ilgi çekici kılmanın, yani yapının ve sunumun ötesine geçtiğimizde filmin içinde “anlamlı bir anlam” keşfetmek zor. Gerçekler, hikâyeler ve mitler arasında gri bir bölge inşa etmeye çabalayan Wheatley’nin dünyası biraz karton, fikirleri sıkıştırılmış, yazdığı diyaloglar ise bir ekonomiden yoksun. Üst üste bindirilmiş görüntülerle, resimdeki bozulmalarla, ışık ve ses kullanımıyla penceresini araladığı sanrılar dünyası ise bütün filmi taşıyacak kadar ilginç çizgiler katmıyor çehresine. Ara sıra beliren fakat genellikle kaybolan bir film sanki In the Earth. Ben Wheatley için Rebecca’yla vardığı yerden sonra bir geri adım gibi görünmüyor belki ama ilk filmlerindeki o eforsuz bir şekilde nüanslı dünyasını arattığı kesin.

El Planeta

Son yıllarda film yapımının çok kolaylaşmasıyla birlikte sinema ve televizyon dünyasında yaşanan aşırı kişiselleşmenin yeni bir ürünü de El Planeta. Genç yönetmen Amalia Ulman ilk filminde, İspanya’ya hafif Hong Sang-soo rüzgarlarını taşımak istiyor sanki bu “ben, biz ve hepimiz” sinemasıyla. Bir anne ve kızı, kriz sonrası İspanya’sında bir şekilde yeniden bir arada, günlerini duvara çarpmadan geçirmeye çalışıyorlar. Maddi bir çöküş yaşanıyor, hem bu filmin karakterleri hem de sokaktaki herkes bunu içten bir şekilde hissediyor fakat dışarıya itiraf edemiyor. Ekonomik enkazlarda hayalet gibi yaşayan karakterlerin ne kadar gerçek olduklarını Maysles Kardeşler’in efsanevi belgeseli Grey Gardens’tan biliyoruz fakat tabii ki de bambaşka bir bağlamda ve bambaşka bir arka planda onların söyleyeceklerini dinlemeye yine çok gönüllüyüz. El Planeta’nın güçlü tarafları da beklentilerimize pek de kulak asmamasından geliyor sanıyorum. Ulman, yazdığı, yönettiği ve annesiyle birlikte başrolünü oynadığı filminde görünmez bir enkazdan ziyade hayatın nasıl da pervasızca devam ettiğine odaklanıyor.

Orta sınıf hayat alışkanlıklarını sürdürme çabasının, iki farklı jenerasyonda aynı çıkışsızlığa mahkûm olmuşluğun, yoksunluk krizinin, her daim bir köşede bekleyen ve bundan yorulmayan, herkesçe tanınan umutların kol gezdiği bir hayat sahnesine götürüyor bizi filminde Amalia Ulman. Bu sıkışmışlığın içinde bize kendimizi insan hissettiren her şey bir kaçış yolu, bu filmde cinsellik örneğin. El Planeta, bir anne ve kızının kendilerine ait, küçücük ve tehdit altındaki fanusunu mesken tutuyor. Bu sebeple Ulman’ın kamerası bu fanusa özgü bir sadeliğin peşinde ve filmlerden çok alışık olduğumuz mübalağa sanatını dışlayan bir tavrın içinde. Hong Sang-soo hissi vermesi de biraz bu yüzden, kamera izleyicinin değil, hep yönetmenin istediği yerde… Bizleri bir başkasının derme çatmalığında gezdirme çabasında. Bütün bu gayelerinden dünyayı değiştirecek bir sonuç çıkarmıyor elbette, bir mucitliği, coşkusu yok hatta. Fakat olması da gerekmiyor. Bir kadın, bize annesi ve kendisinin siyah-beyaz hikâyesini anlatıyor, gri bahçelerde neler olduğunu, hayatın sürmek konusunda ne kadar ısrarcı olduğunu gösteriyor. Samimiyetinin verdiği keyif, sinemasının verdiği keyiften daha büyük ve bu da kolay bulunmuyor.

The Sparks Brothers

Edgar Wright çağımızın en heyecan verici yönetmenlerinden biri. Hikâye anlatıcılığı, mizah anlayışı, kurgudaki virtüözlüğü, sesle, müzikle kamera arasında kurduğu ilişki ve pek çok şey… Hepsini hiç yorulmadan ayrı ayrı yüceltmek mümkün. Fakat kendisini çok az yönetmenin girebildiği bir kategoriye sokan bir özelliği var ki yeni filmi The Sparks Brothers’ın kalbi de orada atıyor: Wright, sevdiği şeylere karşı emsali zor bulunacak türden bir tutku besliyor. Spielberg’ü, Lucas’ı, Cameron’ı hatırlatan türden bir tutku bu ve onlarınkinden çok daha “niş” bir yaklaşımla birleşiyor her daim. Ipod’da harika bir çalma listesi dinlerken soygundan soyguna sürdüğümüz bir önceki filmi Baby Driver mesela, o kadar tutkuyla doluydu ki film bittiğinde belki de hepimizi araba tutmuştu. The Sparks Brothers’ta ise kendi dehasını başka bir dehaya işaret etmek, herkesi dudak uçuklatan bir işitsel antolojiyle tanıştırmak için kullanıyor. Belgeselde Sparks Brothers hakkında görüş bildirirken ekranda “Edgar Wright-Fanboy” yazması zaten pek çok şeyin özeti gibi. Bu belgesel bittiğinde de size bulaşan coşkunun gerçek hayatınıza da taşması çok muhtemel.

Sparks, 60’ların sonunda Los Angeles’ta kurulmuş bir müzik grubu. İcra ettikleri türü kolayca tanımlamak zor. Pop ve rock‘tan bahsedebiliriz ama sanki en makulü türün kendisine de Sparks adını vermek. Zira Sparks tarihi boyunca kutunun dışında düşünmüş, kalıplara girmeyi külliyen reddetmiş bir grup. En kolay ve en hızlı şekilde tüketilen sanat dalı olan müziğin içinde refleksif, alaycı, hissettirmeden politik ve tüketimden ziyade üretime yönelik bir dünya kuran iki kardeş.

Enformatif, antolojik belgeseller, doğaları gereği konularına çok hâkim olmak zorundadırlar. Kendisini bir ‘fanboy’ olarak tanımlayan Edgar Wright’ın meselesine ne kadar hâkim olduğunu belki de buraya yazmaya dahi gerek yok. The Sparks Brothers’ta olan şey ise şu: Wright grubun kameralı, üçüncü bir üyesi hâline geliyor neredeyse. Bir hayran olarak grupla kurduğu ilişki, bu 50 yıllık müzik tarihi kadar aşkın, tutarlı, görülmeye değer. Bu nakaratların, bu köprülerin, ritmin, temponun, harmoninin, enerjinin, tırmanışın, çöküşün ve bu ölümsüzlük hikâyesinin izleyicide bir karşılık bulmaması neredeyse imkânsız. Wright belgeselinde müzik belgeseli bağlamında çığır açıcı yollar denemiyor belki ama bu, zamanının her daim ilerisinde kalabilmiş özel bir grubu anlatırken kendisi de zamanın önüne geçmek istememesinden, saygısından, tutkusundan… Öte yandan The Sparks Brothers’ın en az Baby Driver kadar delice bir kurgusu, özeni, mükemmeliyetçiliği var. İşte Edgar Wright’ın sinemasını özel kılan noktalardan biri de bu, mükemmeliyetçiliği gösterişle sergilemekten çok onu araçsallaştırmak, bütün bu titizliği tutkularından gelen bir mütevazilikle birleştirebilmek. Sinema tarihinin en iyi müzik belgeseli denince akla ilk önce konvansiyonları kıran, Gimme Shelter ya da Stop Making Sense gibi eserler gelmeye devam edecek belki hâlâ. Ama The Sparks Brothers’ın da ne kadar harika olduğunu hiçbir zaman unutmayacağız.

How It Ends

Sundance Film Festivali

“Tam bir Sundance filmi”. Sinema sohbetlerinde bulunduğunuz bir arkadaş çevreniz varsa bu deyişi duymuş olabilirsiniz. İşte şimdi bu deyişi yerinde kullanmanın vakti geldi. Bugüne kadar yapılmış bütün modern Amerikan bağımsızlarının ortalamasını alsak, sanıyorum ki Zoe Lister-Jones, Daryl Wein ikilisinin How It Ends’i gibi bir şey çıkardı ortaya.

How It Ends, dünyanın son gününde geçiyor. Koca bir asteroit yolda. Artık son saatler. Şimdiki Liza ve genç Liza, başkarakterimiz Liza’nın iki farklı sureti, dünyanın bu son gününde beraber geziyor ve farklı oyuncular tarafından canlandırıyorlar. Şimdiki Lisa, yönetmenlerden Zoe Lister-Jones’un ta kendisi. “Dünyanın sonu ne zaman gelecek ve geldiğinde ne yapacağız sorusu?” sinemanın bugüne kadar en çok sorduğu sorulardan biri. Çığlıklar içinde bir kıyamet öngören de oldu, kıyamet geldiğinde kimsenin haberinin olmayacağını düşünen de… How It Ends ise daha “ışıkları kapatmadan odadan çıkmamak” tarafında bir yaklaşım benimsiyor. Çünkü hepimiz öldüğümüzde, yaşarken içinde bulunduğumuz hiçbir duygunun anlamı kalmayacak. Çünkü, Carl Sagan’ın söylediği gibi “her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süperstar, her ‘yüce önder’, her aziz ve günahkâr” asılı duruyor bu toz zerresinde. How It Ends, genç bir kadının kısa hayatının muhasebesini yapıyor aslında dünya yok olurken. Gerekliler elbette fakat çok kişisel, şahsi, hatta çok Amerikan hezeyanlar bunlar. Bu sebeple How It Ends, belki de dönemin de etkisiyle dünyanın son gününü geçirmek isteyeceğimiz bir filme benzemiyor bizce. Tatlılıklarından, enerjisinden, güleryüzlülüğünden nasiplenmek mümkün fakat hafif bir kıyamet hikâyesi bile bundan daha ağır olmalı.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information