Normalde festival izlenim yazılarına bir giriş yapmak istediğimizde bulunduğumuz yerin hava durumundan faydalanırız. Fakat şu sıralar bunu yapmak mümkün olmuyor çünkü festivali salonumuzdan takip ediyoruz. Sundance’te ödüller dağıtıldı, fakat izlediğimiz filmlerden burada kısa izlenimlerle bahsetmeye bir süre daha devam edeceğiz. İkinci günlükte, Ascher’ın simülasyon teorisi belgeseli A Glitch in the Matrix, Thyberg’in porno endüstrisi üzerine draması Pleasure, Kranz’ın iddiasızlığıyla iddialı filmi Mass ve Sono’nun Nicolas Cage’li cümbüşü Prisoners of the Ghostland var.

A Glitch in the Matrix

Neslimizin tartışmayı çok sevdiği meseleler üzerine yaptığı belgesellerle son yıllarda adından bolca söz ettiren Rodney Ascher, yeni belgeseliyle karşımızda. Daha önce The Shining’in içindeki gizli anlamları (Room 237) ve bazılarımızın uykularını kaçıran karabasanları (The Nightmare) mercek altına almıştı. Yönetmen, A Glitch in the Matrix’te yeniden dipsiz kuyulara dalıyor ve simülasyon teorisini, bu teorinin “nerd”leriyle beraber masaya yatırıyor ve temasına uygun bir çevrimiçi dünyanın dijital estetiğini kullanıyor. Özellikle hayatlarımız iyiden iyiye dijitalleştikten sonra bilim dünyasında da ciddi çevrelerde tartışılmaya başlanan teori, tıpkı The Matrix filminde de anlatıldığı gibi, içinde yaşadığımız dünyanın bizden daha gelişmiş bir medeniyet tarafından dijital olarak üretilmiş olabileceği üzerine.

Simülasyon teorisinin en ilginç taraflarından birisi yanlışlanamaz olması şüphesiz. Yönetmen Ascher büyük iddiaların altını ciddiyetle doldurmaktan ziyade, işin bu tarafına odaklanıyor. Kişisel fikirleri, tecrübeleri, ters köşeleri izleyicinin içini gıcıklatacak cinsten bir dolgunlukla kullanabiliyor. Cevabını büyük ihtimalle hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz, öğrendiğimiz takdirde dahi bizi daha büyük meselelerle karşı karşıya bırakacak olan büyük bir soru var ortada ve bunun altını çiziyor olmak bile belgeseli izlenilir kılıyor. Öte yandan yönetmen, bu filminde de belgesel janrına bir tutkuyla ya da sanatçı bir bakışla yaklaşmıyor. Zoom’dan kaydettiği röportajları basit internet görsel materyalleriyle çevreliyor, bir anlamda sosyal medyanın komplo teorisyeni literatürünü kendi eleğinden geçirerek izleyiciye sunuyor. Hiçbir açıdan akademik bir noktaya dayanmadığı için de içeriğini en iyi ihtimalle bir “fast-food” ürünü, basit bir Youtube videosu beklentisiyle tüketmek gerekiyor zannımca. Meselesi üzerine bir iştah açıcı diyelim.

Pleasure

İsveçli genç bir kadın ülkesini geride bırakır ve porno yıldızı olma hayalini gerçekleştirmek üzere uçağa atlayıp soluğu Los Angeles’ta alır. Ninja Thyberg’in Pleasure’ı Amerikan porno endüstrisinin mütevazi bir panoramasını yaparken çok basit bir kahramanın yolculuğu hikâyesi anlatıyor aslında bizlere. Bohçaya yüklenmiş hayaller, peşi sıra gelen hayal kırıklıkları, adapte olmaya çalışmak, olamamak, yeniden denemek, işlerin biraz daha yolunda gitmesi, artık gitmemesi vesaire vesaire. Refah ülkesinden gelen Bella, aslında iki beklentiyle geliyor; işinde başarılı ve tanınan biri olmak ve hak ettiği saygıyı görmek… Bu basit hikâyeyi çevreleyen çok acımasız bir sektör var ortada.

“Sektörlerin acımasızlığı” bugüne kadar pek çok filmde defaatle anlatıldı. Bella’nın hikâyesi de öyle. Fakat ilk uzun metrajlısını yapan Thyberg’in sinema dilinde sömürü toplumunu çok iyi tanıyan bir taraf var. Bu da Pleasure’ın her anına sirayet ediyor. Genç bir Paul Thomas Anderson, aynı sektörün geçmişini daha büyük bir perspektiften, daha hedonist bir tarafından ele almıştı. Thyberg’in Pleasure’ında ise başkarakterinin bulunduğu mekânlar çok daha ıssız, karşılaştığı insanlar çok daha ağır. Bu ağırlık ve ıssızlık, bizi hikâyesiyle değil, küçük ayrıntılarıyla etkilemeye çabalayan filme özgün bir ruh kazandırıyor. Fanteziyle, vahşetle, çığlıklarla, grafik görüntülerle toplumda yaşayan bizlerin bilinçaltına hitap eden sektörün iç yüzünü olabilecek en arı şekilde ele alıyor. Bu filmin içinde büyük bir trajediyle karşılaşmıyoruz fakat bu yoksunluk da bizi belki de hissettiğimiz her şeyin bir trajedi olduğu hissine taşıyor. Pleasure, sanıyorum bu yılın konuşulan filmlerinden olacak ve bence bunu büyük oranda hak ediyor.

Mass

Sundance Film Festivali

Mass, kâğıt üzerinde Sundance seçkisinin en kendi hâlinde, en iddiasız filmlerinden biri. Dört insanın tek bir odada neredeyse iki saat boyunca birbiriyle konuşacağı bir drama filmi ilk bakışta kime çekici gelir ki? Fakat tiyatroyla da yakın bağları olan, aktör-yönetmen Fran Kranz, sinemanın çok unuttuğu bir tevazunun, saygıdeğer bir samimiyetin peşinde. Bu yüzden çok trajik bir olayın akabinde olayın taraflarını bir araya getiriyor ve onlara medeni bir şekilde düşündüklerini söyleme fırsatı veriyor. Bu esnada kamera dahi sanki canlanıp oyunculara dikkat kesilmiş, her mimiğin, jestin, hareketin duygusal bir karşılığı var. Bir ilk filmde Dreyer’vari bir sadelikle karşılaşmak elbette ki heyecan verici.

Dakikalar ilerledikçe, iyi yazılmış bir senaryo eşliğinde daha iyi anlıyoruz ki bu dört insanı bir araya getiren trajedi bir hayli görkemli. Bu izleyici koltuğunda çok insani bir evhama kapılmamıza sebebiyet veriyor belki, filmin direktliği ve içtenliği pencereleri açıyor. Fakat bu gerginliğin karşısında, trajediye duyduğu olağanüstü saygı bir kenara, bizden belki de daha umutvar bir yerde tutuyor yönetmen Fran Kranz. Belki de hiçbir şey düzelmeyecek fakat bunu kabullenmek bile bir nebze ferahlatıcı. Mass, yasa uzaktan bakan değil, direkt olarak onun içinde gezinen, bu kavramla el ele tutuşan, onu özümseyen bir film olmayı başarıyor. Sinema deyince pek çok insanın aklına ilk gelen şey tiyatrovari bir oda draması değildir elbette, fakat bazen iyi yazılmış bir metin sinemanın özünü ve minimalizmin ne kadar etkili anlatı aracı olduğunu hatırlatıyor. Mass sabrınızı aklınızda kalarak ödüllendirecek bir film, Sundance’in de bu yılki iyilerinden.

Prisoners of the Ghostland

Sundance Film Festivali

Kovboylarla samuraylar, western‘le distopya, Nicolas Cage ve Sofia Boutella bir arada. Bu kadar abartılı ikilikleri bir arada bantlamaya kalkışacak üç yönetmen tahmin etseydik, biri Sion Sono olurdu şüphesiz. Japon sinemasının ‘abartısever’ yönetmeni Sion Sono, ilk kez çoğunlukla İngilizce çektiği filmi Prisoners of the Ghostland’de bizi kendine özgü bir karanlık geleceğe, bir tür cümbüşe götürüyor. Kapitalist kovboy kötü adam, kader mahkûmu anti-kahramanımıza önemli bir görev veriyor, bir tutsağı kaçırma görevi. Fakat pek çok Sion Sono filminde olduğu gibi, bu filmde de hikâyeyi ciddiye almamıza lüzum yok. Filmden bir eğlence çıkarmak için başka şeylere bakmamız gerekiyor: Kostümlere, tasarımlara, zıtlıklara… İşin bu tarafında Sion Sono alıştığımız üzere elini korkak alıştırmamış. Filmin cümbüşlü dünyası ve kör gözüm parmağına “kitch” anlayışı için titizce çalışılmış. Ne var ki gözümüzün boyandığını anlamamız sadece dakikalar sürüyor.

Prisoners of the Ghostland’den ilk karşılaşmada edinilen pozitif izlenim çok uzun sürmüyor. Tasarım bu kadar öne çıktığında, senaryoda ve kurguda yaşanan problemler belki de daha görünür hâle geliyor sinemada. Sion Sono belli anlara takılan, kendi yarattığı cümbüşlerin içinde kaybolmayı, kendi diskosunda dans etmeyi seven bir yönetmen; fakat tek notalı bir mizah, tek notalı bir aksiyon müziği çok kısa bir süreliğine taşıyabiliyor. Sono, hayal ettiği anların arasındaki köprüleri bir türlü kuramıyor, filmi hayal ettiği türden bir “rollercoaster” yolculuğuna dönüştüremiyor. B-filmi fikirlerini kayda değer bir yapabilirlikle birleştirmek, genelde eğlenceli fikirlerin önünü açar; tıpkı yine Nicolas Cage’in başrolde oynadığı Mandy gibi. Fakat Cage’e rağmen Prisoners of the Ghostland’in bayağılığında bunun gerçekleştiğini söylemek çok zor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information