Yazar: Utku Ögetürk

İllüstrasyon: Cenk Güngör

Teknolojiye dair ilk hatıralarım 90’ların ilk yarısına dayanıyor, bu döneme dair iki anı sık sık hafızamda canlanıyor. Her iki anının da başrolünde bendeniz, yardımcı erkek oyuncu kategorisinde ise benim için teknolojiyle eş anlamlı kuzenim yer alıyor.

Karşı komşumuz -ki bu hatırada karşı komşumuz olmasından ziyade kuzenim olması daha önemli sanırım- bizim mahallede evine bilgisayar giren ilk aile oldu. Ben henüz ilkokula giderken, benden dört yaş büyük kuzenim, tüm gün eğitim veren bir kolejde okuyordu. Öğlenci arkadaşlarımla görüşemediğimiz için üzülmekle beraber, teknolojiyle tanıştığım bu dönemde ben sabahçı olduğum için pek mutlu olduğumu hatırlıyorum. Okuldan gelir gelmez yengeme geçer, o ileride Christopher Nolan’ın Interstellar’ı çekmesine ilham verecek Volfied isimli şaheseri oynarken ben onu izlerdim. Akşamları ise kuzenim okuldan gelir, bu kez de o Volfied oynar, ben yine bana ayrılan sandalyede o en zor bölümü geçsin diye gerekli taraftar desteğini verirdim. O dönem gece başımı yastığa koyduğumda içimde büyüyen kıskançlık, yıllar içerisinde kendisini rol model almamla sonuçlanacak, ne o kendisini rol model aldığımı bilecek ne de ben 30’larıma gelene kadar kendisini örnek aldığımı kabul edecektim.

Bilgisayardan hemen önceki en büyük teknolojik icat ise video kaset oynatıcıydı benim küçük dünyamda. Harçlıklarımdan biriktirdiğim parayla VHS takası yapar “The Incredible Hulk”ın yeni bölümünü almak için bir önceki bölümünü feda ederdim. Bu sebeple, evde bana ait olan ve bir tane bulunan VHS adedinde hiç değişiklik olmadı. Bugün, hâlâ son aldığım The Incredible Hulk kaseti duruyor, ancak içerisinde annem sağ olsun Hulk yerine benim sünnet görüntülerim yer alıyor. Evet maalesef, sünnet videomun üzerinde The Incredible Hulk yazıyor. Hayal dünyamı genişleten VHS’lerden bilgisayara geçtikten sonraki en büyük teknolojik icat ise cep telefonuydu. Cep telefonu çok gecikmese de bizim aileye hemen öyle ilk zamanlarında gelmedi. O dönem evimize ilk cep telefonu benim elimde girmişti; hikâyenin yardımcı erkek oyuncusu olan kuzenimle, sokakta yürürken cep telefonu bulmuştuk. Daha doğrusu ilk bulan ben olmuştum ama o yaşça büyük olduğu için olaya sorumluluk bilinciyle el koymuştu. Yanlış anlaşılmasın cep telefonunun bilmem kaç taksitle satılmadığı, yüksek vergi nedeniyle değil teknolojik anlamda bir devrim olduğu için pahalıya satıldığı yıllarda geçiyor bu anım. Aramızda geçen etik kaygılar ve ahlâk kavramı üzerine tartışmaların ardından cep telefonunun sahibini bularak iade etme kararı aldık. Gecenin bir saati rehberde “ev” yazan numarayı aradık ve telefonunun sahibiyle konuştuk. Beyefendinin “Çocuklar, çok teşekkür ederim yarın sabah 09:00’da Unpak’ın önünde buluşalım ben de size bir hediye vermek isterim.” demesi üzerine kapattık telefonu. O gece heyecandan uyuyamadığımı hatırlıyorum. Acaba, bize ne hediye verecekti? Bir cep telefonuna sahip olduğuna göre epey zengin olmalıydı. Belki de ikinci bir cep telefonu vardı ve bize onu hediye edecekti. Saat 09:00’da gideceğimiz buluşma için 07:30’da kuzenimin kapısında, 08:30’da Unpak’ın önündeydim. Bir süre sonra üzerinde pırıl pırıl bir takım elbiseyle, epey yakışıklı bir adam geldi. Teşekkür etti, “Lütfen iki dakika bekleyin, geliyorum.” dedi, biz heyecanla beklerken adam elinde iki adet Alman pastasıyla döndü. Birini bana, diğerini kuzenime verdi. Hayatımda o güne dek elime geçen en pahalı teknolojik ürünü tadını bile sevmediğim bir Alman pastasıyla takas etmiş; o günden sonra yerde bulduğum hiçbir şeyin sahibini bulmak için asla efor sarf etmeyeceğime dair söz vermiştim.

Sonraki yıllarda teknolojinin hızla ilerlemesi, benim de bu konuda aynı hızda ilerlememe neden olmadı. Belki artık kendi bilgisayarım olduğu için taraftar koltuğunda oturmuyordum ama yaşıtlarım kod yazmaya başlamışken ben hala Google’a “DOS GAMES OYNA” yazıp Volfied oynuyordum. Yaşıtlarımın çevrimiçi günceler üzerinden yazılarını yayınladığı günlerde ise ben blog kültürüyle anca Türkiye’de yasaklanması vesilesiyle tanıştım. Burada havalı bir cümle kurmak ve “Yasaklara başkaldırmak için blog açmaya karar verdim.” demek isterdim ancak öyle olmadı. Her şey, bundan birkaç yıl sonra henüz üniversite yıllarındayken Ayça’nın “Filmler üzerine yazılarını yayınlayabilmen için sana bir blog açtım.” demesiyle başladı. Yazar olma gibi bir hayalim yoktu, ama filmler üzerine paylaşabileceğim düşüncelerim vardı. Çevremde sinema üzerine yazma hayali olduğunu bildiğim kimseler de yoktu aslında, ama bu blog vesilesiyle olduğunu öğrendim. Aslında, ortada bir vizyon da yoktu ama olur da bir vizyon konması gerekirse bu hususta ciddi bir problem vardı. Blog’un adının neden FilmLoverss olduğunu sorduğumda Ayça’dan aldığım “FilmLover alan adını almak istedim ama alınmış, o zaman FilmLovers adını alayım dedim o da alınmış, ben de sonuna bir s daha koydum ve işte oldu.” cevabıydı. Kısacası, kötü olduğumuz alanlarda Ayça ile güçlerimizi birleştirmiş ve ilerleyen günlerde yakın arkadaşlarımızın da katılımıyla imitasyon bir Voltran oluşturmuştuk.

2013’ün ilk ayları… Ben teknolojik gelişmeler konusunda ortamlarda ağdalı cümleler kuruyorum, FilmLoverss her geçen gün hızla büyüyor. 2012’de yalnızca 2 kişinin ziyaret ettiği blog artık bir web sitesi oluyor, neredeyse yüzde binlik bir büyüme göstererek günde 30 kişiye ulaşmaya başlıyordu. “Bu hızla büyürsek, yıl sonunda günde 300 kişileri aşarız, bakarsınız reklam bile alırız.” diyorduk. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı, ne olduysa Mayıs sonlarında oldu. İktidarın Gezi Parkı’nı imar izni olmadan işgal etmesini engelleyen direnişçilere saldırması sonrası soluğu İstiklal’de aldık. Bir yandan yıllar sonra bağımlısı olacağımızdan habersizce biber gazıyla tanışıyor, bir yandan da çoğunluğu eşimiz dostumuz olan 30 kişilik kitlemizin sinema haberleri okumadan neler yaptığını düşünüyorduk. Sadece, kendi arkadaşlarımızın takip ettiği sosyal medya hesaplarımızdan iktidara kafa tutuyor, sinema yayıncılığına ara verdiğimizi söyleyerek kitleleri gezi parkına çağırıyorduk. Maalesef, kitlelerimiz o dönem Facebook’u yeni keşfeden anne-babalarımız olduğundan bir sonraki post’ta “merak etmeyin önlerde değiliz” yazıyorduk.

Günümüzde teknolojiyle aram eskiye nazaran biraz daha düzeldi. Ben internet sitesi yapmayı öğrendim. FilmLoverss 10 yaşına girmek üzere. Bilgisayar mühendisliği okuyan kuzenim Avustralya’ya yerleşerek bir teknoloji firmasında çalışmaya başladı, ben işletme mezunu olarak tek S’li versiyonu alındığı için yanına bir S daha koyduğumuz bir web sitesiyle hayallerimin peşinden koşmaya devam ediyorum. Bir de yazıyı bitirmeden, kuzenimle en son ne zaman konuşmuşuz diye baktım. 2010’da bir mail adresi için şifremi vermiş, akabinde kendisinden “insan şifresini başkasına verir mi hiç” konulu bir hayat dersi almış, onca yılın ardından 2018’de gördüğümüz bir habere karşılıklı gülen suratlı emojiler atmışız. Eh, sonra da bu kadarı yeter deyip orada bırakmışız.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information