Geçmişi 1990’lı yıllarda İsveç’i sallayan roman serisi Wallander’e dek dayanan ancak artık bugün tüm dünyanın bir akım olarak adından söz ettiği nordik noir alt türü, önce edebiyat alanında, hemen ardındansa televizyon ve sinema dünyasında kabul görmüş o meşhur İskandinav polisiye suç öykülerini kapsıyor. Temelini, 1960’lı yıllarda Maj Sjöwall ve Per Wahlöö’nün yarattığı ve yıllar boyunca her alanda birçok uyarlamasını/canlandırmasını gördüğümüz kurgusal dedektif Martin Beck karakterinden alan bu suç gerilimlerinin çoğunlukla en öne çıkan özellikleriyse güçlü karakter yaratımları ve hikâye anlatımındaki tansiyon kontrolüdür kuşkusuz. Tekinsizlik hissi veren mekânların ve özellikle kendine has karakter tasarımlarının payı ise bu evrensel polisiye türünü, söz konusu meşhur alt türün “coğrafi” niteliklerinin sebebi oluyor. Yıllar içinde İsveç dışından Danimarka, Norveç ve Finlandiya yazarlarından da aynı tür altında anılabilecek adından söz ettiren eserler çıktıkça bugün artık tepesine nordik noir başlığı atabileceğimiz koca bir külliyat oluşmuş durumda. Özellikle 2000’li yıllarında sonunda televizyon dizisi formatında uluslararası izleyiciyi de kendine bağlayan bu buz gibi karanlık tür bir şekilde dünya pazarında kendisine kocaman bir alan açtı. Geçtiğimiz hafta Netflix’te yayınlanan Danimarka yapımı The Chestnut Man – Kastanjemanden de bu nordik noir’ların şimdilik en son örneği.

The Chestnut Man’den bahsederken hâlihazırda çoğu izleyici için artık tanıdık olan bu türün tarihiyle lafa girmemin birkaç farklı sebebi var. Türün, söz konusu uluslararası izleyicinin dikkatini çekme noktasında en büyük paya sahip eserlerden birinin 2007 yılında yayın hayatına başlayan Forbrydelsen – The Killing olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Dizinin yaratıcısı Danimarkalı yazar Søren Sveistrup’u, bu büyük başarının ardından Tomas Alfredson’un, tüm sevenlerinde büyük bir hayal kırıklığı yaratan Kardan Adam – The Snowman filminin senaristleri arasında yer alırken görmüştük en son. Aynı süreçte ise bir yandan mevzubahis The Chestnut Man televizyon dizisinin uyarlandığı aynı adlı ilk romanı Kestane Adam’ı kaleme aldı. Romanın, “The Killing’in yaratıcısından” ibaresiyle hızlıca tüm dünyada okuyucu kitlelerine ulaşmasının ardından Netflix’in, bu durmadan üreten İskandinav balık pazarına atlaması da beklenildiği üzere kaçınılmaz bir kombinasyon.

The Chestnut Man: Gir İçeri Kestane Adam

Yazı boyunca Netflix Türkiye’nin, uyarlandığı romanın Türkçe bir baskısı ve dolayısıyla çeviri bir ismi bulunuyor olmasına karşın İngilizce adıyla servis ettiği diziden bahsederken bu sebeple Kestane Adam yerine The Chestnut Man adıyla andığımı başlarken belirteyim. Dizinin merkezinde adını da aldığı, çocukların yaş atkestanelerini oyup kibritlerle birbirine tutturmalarıyla yaptığı kestane adam figürleri yer alıyor. Henüz başlangıçta ana kahramanlarımızdan dedektif Naia Thulin’in görevlendirildiği, genç bir annenin katledildiği davada, cinayet mahallinde bu küçük figürün bulunmasıyla hikâyenin fitili ateşleniyor. Geçici bir süreliğine Kopenhag’a, Thulin’in görev partnerliğine atanan Europol irtibat memuru Mark Hess’in de davaya dahil olmasıyla önceki örneklerden de alışık olduğumuz dedektif ikilimiz oluşuyor. Cinayetin izini sürerken, olayın geçtiği zamandan yaklaşık bir yıl kadar önce, Danimarka’nın sosyal işler bakanı Rosa Hartung’un kızının kaybolduğu davayla ilişkisini keşfediyorlar. Böylece bu cinayetin sıradan bir vaka olmadığını ve devamının geleceğini anlıyoruz.

Çoğunlukla seyircisine dedektifçilik oynatma yoluyla ilerleyen bir türe ait The Chestnut Man’in hikâyesiyle ilgili detaylara böyle bir yazıda girmemek ve her bir ipucunu ya da sürpriz gelişmeyi izleyicilerin ilk tepkisine bırakmak doğru olacaktır. Zaten yapımın yaptıklarını/yapamadıklarını, artılarını/eksilerini konuşurken bu detaylara girmeye de pek gerek yok. Hikâyesini 1987’de yaşanmış ancak çözülemeden kapanmış büyük bir katliama yaslayan The Chestnut Man, türün başarılı öncüllerinin yaptığı gibi karizmatik ve her zaman bir adım önde ilerleyen bir katil yaratmaya çalışıyor. İzleme deneyimi boyunca da bu bir noktaya kadar böyle devam ediyor etmesine ancak belki de dizinin eksi hanesinin başına yazılabilecek bir sorunu bu kötü adamın yarattığı etkiye de ket vuruyor. Bu sorun aslında yazının başında türe ait eserlerin en iyi yaptıkları işlerden biri olarak bahsettiğim, seyirciye bilgiyi verme dozu ve tansiyonu sürdürme yetisinin noksanlığında yatıyor. Adım adım çözülecek bir suç gerilimi izlerken bu tansiyonun bir anlık kaybı bile yapımın tüm etkisini alt üst edebilecekken The Chestnut Man olaylar çözüldüğünde dahi yazdığı tüm hikâyeyi ikna edici bir motivasyona oturtamıyor doğrusunu söylemek gerekirse. Kötü adam olarak kendine belirlediği, hedefine ebeveynlik görevlerini yerine “en iyi şekilde” getiremediğine inandığı bekâr anneleri alan seri katilin, ortaya saçtığı tutarsız ve saçma argümanlarla uyuşmayacak bir kişilik çıkması maalesef pür dikkat izlenilen altı bölümün zeminini tam anlamıyla boşaltıyor. Özellikle tüm iskeletini bakıcı ebeveynlik ve aile kavramı üzerine kuran böyle bir hikâyenin, bu konular hakkında hiçbir şey söyleyemeyip kendini büyük twist uğruna bir polisiye eğlencesine dönüştürmesi en basit ifadeyle kaçmış bir fırsat olarak değerlendirilebilir.

Yılın en uygun döneminde yayına sürülen ve tam bir sonbahar öyküsü olarak tasarlanmış The Chestnut Man, hem çocuk korosu tarafından seslendirilen Kestane Adam şarkısıyla hem de birçok kültür için ürpertici içeriklerin sultanı olan ekim ayının atmosferiyle başı sonu iyi hesaplanmış bir sanat yönetimine sahip. Senaryoda yalnızca eser sahibi ve baş yazar olarak bulunan Sveistrup’un katkısı ne derecedir emin olmamakla birlikte dizinin öncülleri arasında özellikle yazarlık departmanından sınıfta kaldığını söylemek mümkün. Köprü – Bron/Broen ya da Forbrydelsen – The Killing gibi eserlerle istemsizce kıyaslandığında, başarılı atmosfer yaratımı ve sürekliliği gelebilecek ana kahramanlarına rağmen çok daha alt bir siklette kalıyor. Yine de özellikle nordik noir severlerin radarından kaçırmayacağı ve tam da bu mevsimde kestane yiyerek izlenebilecek eni sonu belli bir İskandinav polisiyesi The Chestnut Man.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information