2016 yılından beri İngiliz Kraliyet Ailesi’nin ve İngiltere’nin Kraliçe Elizabeth’in hükümdarlık dönemindeki politik iklimini anlatan dizi The Crown, dördüncü sezonunda halk arasında en çok merak uyandıran, en fazla ilgi gören dönemi mercek altına alıyor. Bu sezon, kraliyet ailesinin monarşiyi ayakta tutmak adına canları pahasına verdikleri çabanın hikâyesine, bir de İngiltere’nin ilk kadın başbakanının görev süreci ve tüm dünyayı etkisi altına alan Prenses Diana’nın aileye adapte olma süreci ekleniyor. Ülkenin politik geçmişinde önemli yere sahip olayları melodramatik tonuyla yoğurarak anlatan dizi, kraliyet ailesine dair söylemek istediklerinin altını bir kez daha iyice çiziyor, aile içerisinde yaşanan gerilimleri yansıtıyor ve belki de en çarpıcı sezonunu ortaya koyuyor.

İlk bölümün başlangıcında Kraliçe Elizabeth’in güçlü bir pozuyla açılışını yaptıktan sonra Kuzey İrlanda’da bağımsızlık için yapılan protestolardan kesitler sunan yeni sezon, odağını yapılan eylemlerden kendi ailelerinden biri zarar görene kadar neredeyse bihaber olan saraya çeviriyor. Zira, sarayın odağındaki en önemli konu, Prens Charles (Josh O’Connor)’ın kraliyet ailesi fikrine yakışacak bir eş bulması. Sarayın imajının sağlamlığına ve monarşiyi korumaya odaklı obsesif balonunun dışında ise “Demir Leydi” olarak anılan Margaret Thatcher‘ın liderliğindeki muhafazakâr parti seçimi kazanıyor ve Thatcher İngiltere’nin ilk kadın başbakanı olarak tarihe geçiyor. Böylece politik anlamda İngiltere, ilk kez iki kadının egemenliği altına giriyor. Buna rağmen, kendi annesiyle yaşadığı sorunların hayat görüşlerine yansımasına engel olamayan Thatcher (Gillian Anderson), kurduğu kabineye “fazla duygusal oldukları için” kadınları yakıştırmıyor ve kendisine orta yaşlı erkeklerden oluşan, en sonunda makamına mal olacak bir ekip kuruyor. Dizi, Margaret Thatcher başbakanlığındaki İngiltere’nin 1979’dan 1990 yılına kadar iç ve dış politikasında karşılaştığı zorlukları anlatırken, bir yandan da ülkenin hâlinden çok, kendi imajlarına odaklanan kraliyet ailesinin monarşiye ve asalete dair yarattığı ilüzyonu koruma çabasını anlatıyor. Bunu yaparken, diğer sezonlara kıyasla daha güçlü, tecrübeli bir Elizabeth (Olivia Colman) sunuyor ve hatta ilk defa kraliçenin modern dünyada monarşinin var olabilmesi için eylemsizliğin gerekliliğine olan sonsuz inancını sınıyor. Sarayın gündemindeki en büyük probleme çözüm olarak küçük yaştaki Diana (Emma Corrin) sunulduğunda ise monarşinin halk üzerinde yarattığı imajı korumak adına kendi kimliklerinden vazgeçen, yalnız ve kaybolmuş insanlardan oluşan kraliyet ailesinin tarihinde yaşanan en acımasız kıyımlardan biri yaşanıyor. Kraliyetin sıradan insanlara sıkı sıkı kapalı tutulan kapılarını aralayarak ilk üç sezon boyunca popülaritesini koruyan The Crown; üç güçlü kadının izlerini taşıyan, İngiltere tarihinin en önemli dönemlerinden birini konu edinen yeni bölümleriyle şimdiye kadarki en çarpıcı sezonunu sunuyor. 

The Crown 4. Sezon: Thatcher, Diana ve Tek Önemli Kişi

The Crown 4. Sezon

Peter Morgan’ın yaratıcısı olduğu The Crown yayınlandığı ilk günden beri, eleştirel bir tavırdan çok empati kurarak yaklaştığı kraliyet ailesinin hayatını anlatırken aile üyelerinin vazgeçtiklerinden, asıl kimliklerinin yok oluşundan ve aslında her birinin ne kadar yalnız, kaybolmuş ve önemsiz olduklarından bahsediyor. Prens Philip (Tobias Menzies) Prenses Diana’ya yönelttiği ilk tehditte Kraliçe Elizabeth’le hayatını birleştirdiği anda kabullenmesi istenen gerçeği bir kez daha tekrarlıyor, “Önemli olan tek bir kişi var ve diğerlerinin görevinin özü de onu korumak.” Bugüne dek monarşiyi yaşatmak için yaratılan kalıpları doldurmaya çalışırken feda ettiklerinden bahsederek aile üyelerine daha yumuşak davranmayı tercih eden dizi, bu sezonunda hikâyenin merkezine artık daha fazla yerleşen tahtın varisi Prens Charles’ın içinde biriktirdiği kini ve hırçın davranışlarını ortaya koyarak karakterlere karşı nispeten daha objektif bir tutum ediniyor. İzleyici olarak henüz 16 yaşındayken tanıdığımız Diana’ya ne kadar ısınıyorsak, onu Camilla Parker-Bowles (Emerald Fennell)’la ilişkisinin üstünü örtmek ve kraliyetin seçeceği eş konusundaki dayatmalardan kurtulmak için kullanan, bu süreçte Diana’ya yönetilen en küçük ilgi tanesini bile ölümüne kıskanan ve kişisel bir tehdide dönüştüren Charles’tan da bir o kadar soğuyoruz. Öyle ki, eylemsizliği her soruna çözüm olarak gören ve artık bir yaşam tarzı hâline getirmiş kraliçe bile bütün nefretini Diana’dan çıkarırken kendi kafasında sürekli kendisini kahramanlaştıran Charles’ı eleştirmekten çekinmiyor. Bu sezonda daha neşeli, daha canlı gösterilen kraliçenin tahta geçtikten sonra kraliyet tarafından oluşturulan kimliğinin en önemli parçası olan eylemsiz hâli, bölücü ve bireysel fikirleri benimseyip uygulayan Thatcher’a karşı bozuluyor. Gillian Anderson’ın adeta yaşatarak canlandırdığı Margaret Thatcher’ı özel hayatının dışında, sadece kraliçenin ve kraliyetin gözünden tanırken annesine karşı beslediği kine ve örnek aldığı babasının izinde ilerlemeye çalışırken edindiği yıkıcı ve fevri tutumuna şahit olarak tanıyoruz. Başarısı cinsiyet eşitliği konusunda kazanılmış en önemli zaferlerden biri olsa da her fırsatta kendi partisinin üyelerine yemek hazırlarken, ütü yaparken ve kızına karşı oğlunu kayırırken görülen Thatcher, sembolize ettiği zaferi bir türlü fark edemiyor. Halk üzerinde önemli ölçüde etki yaratan bir ekonomik kriz yaşanırken, sadece güçlü görünüp başkalarına karşı dik durmak konusundaki hırsları yüzünden ülkeyi savaşa sokan Thatcher’ın merhametsizliği ve sert karakteri, kraliçenin en büyük ilkesini yıkmasına sebep oluyor. Bu sezonda çok daha otoriter bir hâlde sunulan kraliçe ise Prenses Margaret (Helena Bonham Carter)’ın aksine üçüncü sezona kıyasla hikâyede kendisine daha fazla yer buluyor. Karakteri bu sezonda da kısaca izleme şansı bulduğumuz Clair Foy’dan devralan Olivia Colman, kendisini çevreleyen orta yaşlı erkekler karşısında fikirlerini artık daha güçlü bir sesle ifade edebilen ve daha da önemlisi, kraliyet tarafından içi boş bir sembole dönüştürülen bedeninde insani duygularından kalan birkaç kırıntıyı daha iyi ifade edebilen bir Elizabeth’i canlandırıyor. Tıpkı Margaret Thatcher’ın karakterinin tüm sertliğine ve insani zayıflıklara karşı merhametsizliğine rağmen bazı anlarda vatanıyla arasındaki sevgi bağı üzerinden bir nebze yumuşatılması gibi… Sezon boyunca ayrıca, Charles ve Philip arasındaki problemli ilişkiye de değinilirken Prenses Anne (Erin Doherty)’in sorunlu evliliğinden de söz ediliyor. Prenses Margaret ise, hayata tutunabilmek için bir amaç arıyor ve böylece kendisine ayrılan kısa süre içerisinde dizinin kraliyet ailesinin yaratılan tüm ışıltının ardında aslında nasıl bir hayat yaşadığına dair söylediklerini tekrarlıyor.

Kraliyet ailesinin yeni jenerasyonunun problemlerini anlatırken The Crown, sürekli olarak kraliyetin ve tacın gereklerine uygun davranırken çocuklarını ihmal eden ebeveynlerin, çocuklar üzerinde yarattıkları travmalara ve eksikliklere yöneliyor. Prens Charles daima onaya ve ilgiye ihtiyaç duyarken, Prenses Anne insanlara kendisini sert yönleriyle tanıtarak kendisini korumaya çalışıyor. Taht sırasında alt sıraları paylaşan Prens Andrew (Tom Byrne) ve Prens Edward (Angus Imrie) gibi diğer karakterlerin çarpık yönlerini ise, Kraliçe Elizabeth’in çocuklarını karşısına belki de ilk kez alıp dinlediği “En Sevilenler” isimli bölümde görüyoruz. Kraliçe Elizabeth’in bu defa kendi hayatına dönerek hükümdar kimliğine bürünürken vazgeçtiklerini, görmezden geldiklerini, feda ettiklerini gözden geçirdiği sezonda Helena Bonham Carter’ın başarılı performansıyla canlandırdığı Prenses Margaret ise, öğrendiği sır sayesinde ailesinin imajlarını kurtarmak adına yapabileceklerinin sınırı olmadığını bir kez daha görüyor. Kraliyetin dış görünüşünü korumak adına Prens Philip’in de söylediği gibi zarar vermediği aile üyesi yok. Ancak Diana’nın kullanılma biçiminin bu acımasızlıklardan belki de en kötüsü olabileceği fikri, bir kez daha ortaya atılıyor. O sıralar ablasıyla bir ilişki içerisinde olan Charles ile henüz 16 yaşındayken tanışan Diana, Thatcher’ın aksine meşhur Balmoral Testi’ni de geçerek hızlıca ailenin içerisine çekiliyor. Prenses Diana figürünün popüler kültürdeki yeri düşünüldüğünde karakterin tanıtım ve canlandırılma biçimi büyük önem taşıyor. Bu sınav; Emma Corrin’in başarılı performansı kostüm departmanının bugüne dek defalarca kanıtladığı yeteneğiyle buluştuğunda tartışmasız bir dereceyle geçiliyor. Corrin, neredeyse her hâli kameralar tarafından kaydedilmiş birini bakışları, mimikleri ve her şeyiyle gerçeğe en yakın şekilde canlandırıyor. Dizi, konu Diana’ya gelince genellikle kraliyet ailesine karşı nispeten daha sert bir bakış açısı tercih ediyor, ama daima çok genç, saf ve yalnız olarak tanıttığı Diana’yı bazen bütün bunlardan bir adım ötesiyle, zayıflıkla ve çocuksu bir hayalperestlikle ilişkilendiriyor. Prenses Diana’nın yeme bozukluğunu yansıtan bölümleri uyarı ve psikolojik yardım teşviki eşliğinde gösteren dizi, özel hayatında bir türlü kendisini toparlayacak gücü bulamayan biri olarak sunduğu Diana’nın nahifliğinin ölçüsünü kimi zaman kaçırarak kraliyet ailesi ve özellikle kendi evliliği içerisinde yaşadığı olumsuzlukları, bu olumsuzlukların psikolojisi üzerindeki etkisini hafifletiyor. Hâlbuki hikâye süresince kendisine bir anne figürü ararken Kraliçe Elizabeth’te bunu bir türlü göremeyen Diana, sadece stratejik amaçla yapılmış bir evliliğin içerisine, kraliyet ailesi tarafından kraliyete ve Charles’a duyduğu ilgi kullanılarak kasıtlı olarak çekiliyor. O andan itibaren hayatı duygusuz bir ailenin içerisinde umutsuzca empati ve sevgi arayarak geçiyor. Konu kraliyet ailesinin üyelerine geldiğinde bu gibi anlarda da kendisini gösteren yumuşatılmış bakış açısı, dizinin geneline bakıldığında ana söylemlerinden bazılarıyla çelişiyor. Çünkü bu tutumu yüzünden dizi, günün sonunda, tıpkı Kraliçe Elizabeth’in Prens Charles’ı uyarırken kullandığı sözleri veya kraliyet ailesi ne zaman kapılarını açlık gibi gerçek zorluklarla mücadele eden halkına açsa halkın verdiği tepkilerde olduğu gibi, dünyanın en ayrıcalıklı, en öncelikli fakat kendisini en zavallı hisseden ailesinin hikâyesini anlatmış oluyor. Sezonun en etkileyici bölümlerinden olan ve yaşanmış bir olayı anlatımının bakış açısını değiştirerek aktaran “Fagan”da da halk ve kraliyet arasındaki ayrımı ve bu ayrımın kraliyet ailesinin gerçekten uzak yaşamıyla çarpışmasını bir kez daha görüyoruz.

The Crown, dördüncü sezonuyla izleyici karşısına her zamanki gibi etkileyici kostümleri ve başarılı prodüksiyon dizaynıyla çıkıyor ve Margaret Thatcher ile Prenses Diana karakterlerinin gelişen arklarıyla daha bütünleşmiş bir hikâye yapısı kazanıyor. Aynı zamanda, saray içinde yaşanan gerilimleri daha ilginç kılıyor ve en merak edilen aksı olan Diana ve Charles’ın ilişkisini diğer hikâyelerini gölgelemeden fakat etkisini de azaltmadan anlatıyor. Her ne kadar Helena Bonham Carter geri planda bırakılsa da dizinin başarılı oyuncu kadrosu bir kez daha kendini gösteriyor ve Emma Corrin, Gillian Anderson gibi yeni katılanlar da bu kadroya uygun performanslar sergiliyor. Böylece, beşinci ve altı sezonlarda karakterlerin ilerleyen yaşları sebebiyle Imelda Staunton, Lesley Manville, Jonathan Pryce, Elizabeth Debicki gibi isimlerin katılmasıyla dağılacak olan kadroyla son kez sergiledikleri başarılı performansları aracılığıyla vedalaşıyoruz. Kraliyet ailesine karşı bazen fazla yumuşak kalan tutumuna ve Prenses Margaret gibi karakterleri geri planda bırakmasına rağmen dördüncü sezon, dizinin akış hızı en yüksek, bölümleri ve farklı anlatıları arasındaki dengeyi en iyi şekilde kuran, en çarpıcı sezonu olarak karşımıza çıkıyor.

Herkes tarafından çok beklenen Diana Frances Spencer dönemini ve kraliyet ailesinin kendi içinde yaşadığı gerilimleri daha ilginç kılıp Margaret Thatcher’ın politik hayatıyla dengeleyerek sunan The Crown birden fazla favori bölüm içeren dördüncü sezonunun finalinde, gelecek sezonda bu aileye hiçbir zaman kendi istediği gibi dâhil olamayacağını nihayet anlayan Diana’nın üzerindeki baskıyı arttıracağının ve onun yaşadığı trajik olaylara daha fazla değineceğinin sinyalini vererek izleyiciyi beşinci sezon ve daha fazlası için meraklandırıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information