John Denver, bilinirliği Japon animelerinde* kullanılacak kadar yüksek olan counrty şarkısı Take Me Home, Country Roads'ta Batı Virginia'yı, radyodan çalınan şarkılar eşliğinde güzel hatıralarla anılan, adeta burunlarda tüten cennetten bir köşe gibi tasvir ederken mısralarının arasına bölgenin "karanlık ve paslı" yapısına dair de birkaç ifade sıkışır. Belli ki Denver için Batı Virginia, iyisiyle kötüsüyle sevilecek bir yuva. Fakat aynısını olayların Batı Virginia'da geçtiği The Devil All the Time filmindeki karakterler için söylemek mümkün değil. Yuva yine yuva ama ne kadar sevilesi olduğu büyük bir soru işareti. Donald Ray Pollock'un 2011'de yayımlanan aynı isimli romanından, Antonio Campos'un uyarladığı The Devil All the Time tipik bir Güney Gotiği örneği en başta. William Faulkner, Tennessee Williams ve Flannery O’Connor gibi yazarların eserlerinde ve bu eserleri kaynak alan filmlerde gördüğümüz birçok olgu The Devil All the Time'da da mevcut. Karanlık aile sırları, inanç krizleri, geçim sıkıntısı, çarpık cinsellik, aile içi şiddet, varlığı neredeyse fiziksel olarak hissedilebilen bir kötücüllük... Olayların geçtiği bölge karakterler için sevilesi bir mekân değil bu yüzden ama ne kadar çabalarsa çabalasın içinden çıkamadıkları, koparamadıkları bağları sebebiyle dönüp dolaşıp kendilerini yeniden içinde buldukları koca bir bataklık. Belanın, karanlığın, pasın, pisliğin eksik olmadığı, şiddetin sıradanlaşıp gündelik hayatın bir parçası hâline geldiği bir yuva. The Devil All the Time: Gömülmek İçin Doğanlar The Devil All the Time'ın uyarlandığı roman bir tür karakterler galerisi sunuyor: Savaşın etkilerini üzerinden atamamış bir gazi, Bonnie ve Clyde'ı çağrıştıran ama soygun yapmak türünden gayeleri olmayan bir çift, vaazları birer performansa dönüştüren bir vaiz ikilisi, hayattaki birincil gayesi seçim kazanmak olan bir şerif, pedofil bir papaz ve tüm bu karakterle -ve daha da fazlasıyla- yolu bir şekilde kesişen, önce çocukluğunu, sonra ilk gençliğini takip ettiğimiz Arvin. Hayatındaki olumsuzlukları tersine döndürmek için kendi kendine tuhaf dini ritüeller geliştirmiş babası tarafından "sert bir erkek" olarak yetiştirilmeye çalışılan, özünde sıradan bir çocuk olan Arvin'in anlatıdaki konumu açısından roman ve kitap arasında bir farklılık göze çarpıyor. Romandaki olay örgüsü filmde birebir takip ediliyor ve Arvin bu akış içerisinde yolu diğer kişilerle kesişen yegane kişi. Fakat Pollock'ın eserinde Arvin tek ana karakter olarak gözükmezken, uyarlamada olayların doğrudan Tom Holland'ın canlandırdığı bu karakterin etrafında döndüğünü ve diğerlerinin yan karakter pozisyonunda yer aldığını söyleyebiliriz. Bu tercih filme ciddi avantajlar kattığı gibi birtakım olumsuzluklara da neden oluyor. Bahsettiğimiz gibi The Devil All the Time, savaşlarla parçalanmış, sefaletle boğuşan, dinin hoyratça bir istismar amacı olarak kullandığı toplumun, nasıl bir şiddet sarmalına dönüştüğünü anlatıyor. İlk bloğunda, Arvin'in 18. doğum gününün kutlandığı sahneye kadar, bu sarmalın birer parçası hâline gelen "tuhaf" karakterleri, filmin devamındakine kıyasla daha hızlı bir kurgu ile kadraja sokup çıkarıyor Campos. Karakterlerin geçmişlerinin, motivasyonlarının kasıtlı olarak dışarıda bırakıldığı bu kısımlarda kimin kim olduğu, ne olup bittiğini anlamak, takip etmek görece zorlaşıyor. Bu da filmin içine girilmesi konusunda bir engel oluşturuyor. Ama bu tercih film ilerledikçe, Arvin babasının istediği sert erkek olmaya adım adım yaklaştıkça ve dramatik yapı rayına oturunca meyvesini vermeye başlıyor. Öyle ki gördüğümüz, aşina olduğumuz karakterlerin birer birer Arvin'in hikâyesine dâhil olması ve onlara dair sahip olduğumuz bilgilerin bu anlardan itibaren artması, suçun böylesi bir atmosferde nasıl…

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

Kimi eksikliklerine rağmen, şiddetten başka çaresi kalmamış Amerikan taşrasına dair güçlü bir anlatı inşa ediyor Antonio Campos. Finale doğru duyduğumuz "Bazı insanlar sadece gömülmek için doğar." cümlesinin etkisini tüm filme yaymayı ve bu hissiyatı seyirciye geçirmeyi başarıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.77 ( 25 oy)
70

John Denver, bilinirliği Japon animelerinde* kullanılacak kadar yüksek olan counrty şarkısı Take Me Home, Country Roads‘ta Batı Virginia’yı, radyodan çalınan şarkılar eşliğinde güzel hatıralarla anılan, adeta burunlarda tüten cennetten bir köşe gibi tasvir ederken mısralarının arasına bölgenin “karanlık ve paslı” yapısına dair de birkaç ifade sıkışır. Belli ki Denver için Batı Virginia, iyisiyle kötüsüyle sevilecek bir yuva. Fakat aynısını olayların Batı Virginia’da geçtiği The Devil All the Time filmindeki karakterler için söylemek mümkün değil. Yuva yine yuva ama ne kadar sevilesi olduğu büyük bir soru işareti.

Donald Ray Pollock’un 2011’de yayımlanan aynı isimli romanından, Antonio Campos’un uyarladığı The Devil All the Time tipik bir Güney Gotiği örneği en başta. William Faulkner, Tennessee Williams ve Flannery O’Connor gibi yazarların eserlerinde ve bu eserleri kaynak alan filmlerde gördüğümüz birçok olgu The Devil All the Time’da da mevcut. Karanlık aile sırları, inanç krizleri, geçim sıkıntısı, çarpık cinsellik, aile içi şiddet, varlığı neredeyse fiziksel olarak hissedilebilen bir kötücüllük… Olayların geçtiği bölge karakterler için sevilesi bir mekân değil bu yüzden ama ne kadar çabalarsa çabalasın içinden çıkamadıkları, koparamadıkları bağları sebebiyle dönüp dolaşıp kendilerini yeniden içinde buldukları koca bir bataklık. Belanın, karanlığın, pasın, pisliğin eksik olmadığı, şiddetin sıradanlaşıp gündelik hayatın bir parçası hâline geldiği bir yuva.

The Devil All the Time: Gömülmek İçin Doğanlar

The Devil All the Time’ın uyarlandığı roman bir tür karakterler galerisi sunuyor: Savaşın etkilerini üzerinden atamamış bir gazi, Bonnie ve Clyde’ı çağrıştıran ama soygun yapmak türünden gayeleri olmayan bir çift, vaazları birer performansa dönüştüren bir vaiz ikilisi, hayattaki birincil gayesi seçim kazanmak olan bir şerif, pedofil bir papaz ve tüm bu karakterle -ve daha da fazlasıyla- yolu bir şekilde kesişen, önce çocukluğunu, sonra ilk gençliğini takip ettiğimiz Arvin. Hayatındaki olumsuzlukları tersine döndürmek için kendi kendine tuhaf dini ritüeller geliştirmiş babası tarafından “sert bir erkek” olarak yetiştirilmeye çalışılan, özünde sıradan bir çocuk olan Arvin’in anlatıdaki konumu açısından roman ve kitap arasında bir farklılık göze çarpıyor. Romandaki olay örgüsü filmde birebir takip ediliyor ve Arvin bu akış içerisinde yolu diğer kişilerle kesişen yegane kişi. Fakat Pollock’ın eserinde Arvin tek ana karakter olarak gözükmezken, uyarlamada olayların doğrudan Tom Holland‘ın canlandırdığı bu karakterin etrafında döndüğünü ve diğerlerinin yan karakter pozisyonunda yer aldığını söyleyebiliriz. Bu tercih filme ciddi avantajlar kattığı gibi birtakım olumsuzluklara da neden oluyor.

Bahsettiğimiz gibi The Devil All the Time, savaşlarla parçalanmış, sefaletle boğuşan, dinin hoyratça bir istismar amacı olarak kullandığı toplumun, nasıl bir şiddet sarmalına dönüştüğünü anlatıyor. İlk bloğunda, Arvin’in 18. doğum gününün kutlandığı sahneye kadar, bu sarmalın birer parçası hâline gelen “tuhaf” karakterleri, filmin devamındakine kıyasla daha hızlı bir kurgu ile kadraja sokup çıkarıyor Campos. Karakterlerin geçmişlerinin, motivasyonlarının kasıtlı olarak dışarıda bırakıldığı bu kısımlarda kimin kim olduğu, ne olup bittiğini anlamak, takip etmek görece zorlaşıyor. Bu da filmin içine girilmesi konusunda bir engel oluşturuyor. Ama bu tercih film ilerledikçe, Arvin babasının istediği sert erkek olmaya adım adım yaklaştıkça ve dramatik yapı rayına oturunca meyvesini vermeye başlıyor. Öyle ki gördüğümüz, aşina olduğumuz karakterlerin birer birer Arvin’in hikâyesine dâhil olması ve onlara dair sahip olduğumuz bilgilerin bu anlardan itibaren artması, suçun böylesi bir atmosferde nasıl sıradanlaştığını göstermesi noktasında ciddi katkılar yapıyor. Tesadüf eseri karşımıza çıkan her karakterin ne denli karanlık sırlar taşıdığını yavaş yavaş öğreniyor olmanın getirisi de işte bu noktada ortaya çıkıyor. Fakat yönetmen Campos, karakterlerin parçası ya da doğrudan sebebi olduğu şiddet eylemlerini de büyük patlama noktaları olarak konumlandırıp birer şölene çevirmiyor; dönemin popüler bir şarkısı ses bandında çalarken izlediğimiz herhangi bir an gibi yansıtıyor bu anları ya da fotoğraflar üzerinden gösteriyor. Böylelikle daha rahat anlayabiliyoruz ki The Devil All the Time’ın asıl meselesi, şiddeti göstermek ve buradan bir şok etkisi yaratmak değil, şiddetin kökenleri ve sıradanlaşması üzerinde kafa yormak. Tam da bu sebeple Campos, patlama anlarını tüm karakterlerin bir şekilde parçası olduğu -filmde inanmayan hiçbir karakter yok neredeyse- inanç meselesi ve dini ritüellere ayırarak yozlaşmış din ve şiddet arasındaki bağlantıları ciddi anlamda tartışmaya açıyor.

Dinin, geçim zorluklarının, koltuk sevdasının yanında bu şiddetin en büyük nedenlerinden biri de savaş olarak gösteriliyor filmde. Anlatı içindeki şiddetin çıkış noktalarından birisi, Bill Skarsgård’ın hayat verdiği, Arvin’in babası Willard ve içinde bulunduğu ruh hâli. II. Dünya Savaşı gazisi olan bu karakter, maruz kaldıklarının psikolojik sonuçlarının yanında, savaşı fiziksel olarak da memleketine -ya da yuvasına- taşımış durumda. Benzer şekilde önce Hitler, hikâyedeki zaman atlamasının ardından da Vietnam Savaşı, gündelik diyalogların, hatta dini ritüellerin bir parçası olarak çıkıyor karşımıza. Hâl böyleyken şiddetin babadan oğula miras kalan bir olgu, bir kısır döngü olduğunu da açıkça söylüyor The Devil All the Time.

Yan karakterleri kaçınılmaz tesadüfler gibi konumlayan, onları sadece satır başı detaylarla tanımlayan anlatım stratejisi, şiddeti gündeliğin bir parçası olarak temsil etmek konusunda olumlu sonuç verse de söz konusu şiddetin etki alanını olduğundan bir miktar dar gösteriyor. Başta Willard’ın çarpık zihninin Arvin üzerindeki etkisinin biraz hızlıca geçilmesi olmak üzere, yan karakterlerin temas ettiği kişilerin çok kısıtlı kalması, filmin başında harita üzerinde gördüğümüz büyük bir bölgeye sirayet eden yozlaşmışlığın seyirci üzerine daha yoğun şekilde çökmesini engellediği gibi, izlediğimizi “Arvin ve çevresindekilerinin başına gelenler” gibi bir alanla kısıtlıyor. Bu pek hakkaniyetli bir kıyas olmayacak olsa da romanın kapsadığı hippi kültürü, homofobi gibi bazı diğer konular dışarıda kalıyor bu tercih sonucunda. Romandaki anlatıcı, tüm olan bitenin bir tezahürü olan argo kullanımı konusunda karakterlerden pek aşağı kalmazken, filmde bizzat Donald Ray Pollock’a ait olan dış sesin biraz daha steril sularda yüzüyor olması da bu noktada getirebilecek eleştirilerden biri.

Müziklerinden kostümlerine, sanat yönetiminden oyunculuklara (bilhassa Tom Holland ve pedofil rahip rolünde Robert Pattinson harika) dönemin ve bölgenin atmosferini yansıtması konusunda üst düzey iş çıkarmış The Devil All the Time ekibi. Ama bu konuda aslan payını filmin 35mm çekilmiş olmasına vermek gerek. Filmin grenli dokusu, başarılı ışıklandırmayla da birleşince The Devil All the Time, özellikçe iç mekân sahnelerinde Edward Hopper tablolarını anımsatan etkileyici bir görsel dil kazanıyor.

Bir önceki filmi Christine’de Amerikan tarihindeki karanlık bir detaya son derece güçlü bir rejiyle odaklanan Antonio Campos, The Devil All the Time’da bu ülkenin kültürüne bu kez çok daha geniş bir açıdan bakıyor. Ve kimi eksikliklerine rağmen, şiddetten başka çaresi kalmamış Amerikan taşrasına dair güçlü ve eleştirel bir anlatı inşa ediyor. Seçim kazanmak gayesiyle yanıp tutuşan Şerif Bodecker’ın Arvin’e söylediği “Bazı insanlar sadece gömülmek için doğar.” cümlesinin etkisini tüm filme yaymayı ve bu hissiyatı seyirciye geçirmeyi başarıyor. Evet, burası John Denver’ın şarkısında söylediği gibi bazılarının kopamadığı, kendilerini ait hissettikleri bir yuva. Ama burada turta lekeleri kan sanılıyor. Burası cennete pek benzemiyor.

 

* Şarkı 1995 tarihli Studio Ghibli animasyonu Yüreğinin Sesi – Mimi wo sumaseba’da sıklıkla duyulur.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information