The Handmaid’s Tale, bu coğrafyada yaşamını sürdüren kadınlar olarak her seferinde kolaylıkla anlayabildiğimiz, cinsiyetler arası eşitsizliğin medeniyetsizliğini ve kişisel özgürlüklere sahip çıkmanın kıymetini vurgulayan hikâyesiyle geri döndü. Geçtiğimiz sezonun sonunda çok büyük bir planı tek başına gerçekleştiren June, bu başarının kaçınılmaz hesabını verirken Gilead’ın insanlık dışı yüzüyle yeniden karşı karşıya geliyor. Henüz ilk üç bölümü yayınlanan yeni sezon, dizinin takipçileri için çok bildik bir yolu izleyerek başlasa da üçüncü bölümünün son sahnesinde gelecek bölümlerin farklı olacağının sinyalini veriyor.

Margaret Atwood’un 1985 yılında yayımlanan aynı isimli romanından uyarlanan The Handmaid’s Tale, artık hepimizin bildiği üzere Amerika Birleşik Devletleri’nin Gilead isimli totaliter ve cinsiyetçi bir rejimin kontrolü altına girmesiyle kadınlar için dünyanın kapkaranlık bir yer hâline gelmesini konu alıyor. Sahip olunan özgürlükler ve hakların sistematik olarak aldığı ufacık darbeler, özgürlükler konusunda verilen her küçük taviz, dev gibi bir cehennemi adım adım inşa ediyor. Elisabeth Moss‘un canlandırdığı June Osborne, dizinin 2019 yılından beri beklenen dördüncü sezonunda benliğine ve Gilead’dan önceki June’a dair kalıntıları yavaşça tüketiyor. Buna rağmen kadınların yalnızca birer kuluçka makinesi olarak görüldüğü bu cehennemden kızı Hannah ile birlikte kurtulmak için gösterdiği inadı ve Gilead’ı yerle bir etmek için verdiği savaşı sürdürmeye devam ediyor.

The Handmaid’s Tale 4. Sezon İlk Üç Bölüm İncelemesi

***Yazının bundan sonraki bölümü The Handmaid’s Tale’ın 4. sezonunun ilk üç bölümü ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

“Meleklerin Uçuşu” görevini güçlükle tamamladıktan sonra kıl payı kurtulan damızlıkların hayatta kalmayı sürdürmek için vermeye devam ettikleri savaşın hikâyesini konu alan dördüncü sezon, dizinin yaratıcısı Bruce Miller’ın kaleme aldığı ilk bölümüyle geri dönüyor. İlk iki bölümünün yönetmenliğini ise dizinin görüntü yönetmenlerinden Colin Watkinson yapıyor. Yönetmen koltuğunda Watkinson’a yer veren bu ilk iki bölüm, dizinin önceki sezonlarında takip ettiği yolları izliyor. June, Janine, Alma ve diğerleri, damızlık kostümlerini çıkarıp Martha kostümlerini giyerken olabilecek en kötü felaketten kurtulduklarını zannederek kısa bir rahatlamanın içerisine giriyor. Bu ferahlama sürecinin önünde duran tek engel onları evinde ağırlayan küçük yaştaki Eshter Keyes ve onun sonsuz öfkesi oluyor. McKenna Grace’in canlandırdığı karakterin yaşadıklarını öğrendiğimizde ise bu öfkenin ve Gilead erkeklerini öldürmek konusundaki sabırsızlığının sebepleri daha anlaşılabilir hâle geliyor.

Watkinson’ın yönetmenliğini üstlendiği bölümler, bütün karanlığı ve koyu renkleriyle görsel anlamda oldukça güçlü. Üçüncü sezon boyunca savaşçı kimliğini ortaya koyan June, Keyes’lerin evine ulaşıp yere yığıldığı andan itibaren tıpkı diğer damızlıklar gibi daha rahat bir ruh hâlinin içerisine giriyor. Ancak nefretlerine hakim olamayan, sabırlarını keskin öfke atakları geçirecek kadar tüketen grubun lideri olarak kalmaya devam ediyor. Esther’in acı hikâyesi, onu adeta bu rehavet hissinin içerisinden çekip çıkarıyor ve harekete koyuluyor fakat dizinin umutların yükseldiği her andan sonra çok daha kötü olayların yaşandığı gidişatı aynı şekilde uygulanmaya devam ediyor. Tam önümüze ufak bir umut kırıntısı atılmışken her şey yeniden en başa, hatta çok daha kötü bir noktaya dönüyor.

Bu sebeple ilk iki bölümün June’un hikâyesini anlatırken eskiden anlatılanların, izlenen yolların üzerine yeni bir şeyler katmadığını söylemek mümkün. Gilead yine aynı Gilead, acımasız, soğuk ve karanlık. Gilead’ın erkekleri hâlâ sığ, kadınları ise hâlâ takıntılı. June ve ekibi hâlâ içlerine düştükleri bu akıl almaz distopyadan kurtulmaya, bu baskıcı, akıl sağlığı yerinde olmayan kişilerin yarattığı insanlık dışı düzeni yıkmaya çabalarken kanlarının son damlasını akıtana kadar savaşıyor. Yeni olan ve belki de en ürkütücü olan şey ise hikâyenin Kanada ayağındakilerin üzerine yavaşça çökmeye başlayan bıkkınlık hissi. Öyle ki sanki hiç bitmeden bir adım ileri iki adım geri giden bu sürecin yorgunluğu izleyicinin yanı sıra June hariç herkesi pençesine alıyor. Fakat bu yorgunluğun tüm ağırlığına rağmen sezonun ilk üç bölümünün yaptığı farklı bir şey daha var. Nick ve Komutan Lawrence, hatta Lawrence ve June gibi karakterler arasında geçen gerilimi yüksek sohbetler daima söylenenden daha fazlasını ima ediyor. Kelimeler ve gerilimi yüksek görüşmeler arasına saklanan kinayelerin bıraktığı minik ipuçları ise June’un amansız savaşında geldiği bitiş noktasının umutsuzluğunu biraz daha hafifletiyor.

Sezonun şu ana dek yayınlanan en kuvvetli bölümü, Elisabeth Moss’un yönettiği üçüncü bölümü oluyor. Özellikle final sahnesiyle izleyicinin suratına diziye has bir tokat çarpan üçüncü bölüm, umudun tamamıyla yok olduğu anlarda bile yeterince direnmenin kurtuluşu getirebileceğini hatırlatırken bir yandan da çok daha büyük bir acıyı tattırıyor. Bu bölüm, dizinin önceki sezonlarından öte gidecek bir yerinin, söyleyecek yeni bir sözünün kalmadığını düşünmeye başlayan izleyici için bir umut ışığı yakıyor. Radiohead grubunun Street Spirit (Fade Out) adlı şarkısı eşliğinde biten bölüm, herkesin en kötü hâlini ortaya çıkarırken June’un en iyi hâlini ortaya çıkaran Gilead’ın acımasızlığını bir kez daha vurguluyor. Bir yandan da insanın kurtulma umuduna her şeye rağmen sımsıkı sarılacağı ve bazen de bu yolda bilerek ölebileceği gerçeğini gözler önüne seriyor. Böylece sezonun şu ana dek yayınlanan son bölümü, etkileyici finali sayesinde izleyiciyi sonraki bölümler için heyecanlandırıyor.

Neticede, The Handmaid’s Tale’in dördüncü sezonunun kuvvetli bir sinematografi eşliğinde bilindik yolları izleyerek başladığını söylemek mümkün. Her ne kadar gidişatın tahmin edilebilirliği diziye yeni bir şey katmıyor olsa da hikâyenin özellikle yakın zamanda İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılma kararı alan Türkiye’de yaşayan kadınlar olarak bizler için anlaşılabilirliği devam ediyor. Özgürlüklerimiz konusunda vereceğimiz en ufak tavizin bile nelere mâl olabileceğini tüm çıplaklığıyla ortaya seren dizinin ilk iki bölümü sendeleyerek başlıyor belki ama üçüncü bölüm sezonun devamında daha iyi bir ivme kazanabileceğini gösteriyor. Üçüncü sezonda June’un savaşçı kimliğini iyice anladıktan sonra, bu sezonda özellikle maruz kaldığı işkenceler düşünüldüğünde onun artık eski benliğine dönebileceği yönünde kalan umutlarımız tamamıyla ölüyor. Gilead’ın acımasızlıklarına karşı direnmeye çalışan cesur kadınları izlerken izleyici olarak bizler de belki de ilk defa June’un eski hayatının ve kişiliğinin artık tam anlamıyla silindiği gerçeğiyle yüzleşiyoruz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information