93. Oscar Ödülleri’nde En İyi Uluslararası Film adayı olan Derisini Satan Adam - The Man Who Sold His Skin, Tunus sinemasında bu adaylığı elde eden ilk yapım. Film, Suriye’de yaşayan Sam Ali’nin (Yahya Mahayni), sevdiği kadına evlenme teklifi ederken ettiği imalı ‘’özgürlük-devrim’’ söylemleri üzerine suçlanışından sonra Lübnan’a kaçışını, daha sonra dünyaca ünlü kavramsal sanatçı Jeffrey Godefroi (Koen De Bouw) tarafından bir sanat projesine dönüştürülmesinin öyküsünü anlatıyor. Ali, sırtına bir bir Schengen vizesi dövmesi yapılmasına izin verdiği takdirde, Avrupa’da barınabileceğini ve böylelikle hayatını yoluna sokabileceğini anlıyor; Godefroi’nin teklifiyle, artık bir sanat eseri oluyor. Derisini Satan Adam’ın konusu başta bizi şaşırtsa da film ilhamını buna benzer bir olaydan alıyor. Gerçekten de Tim Steiner adlı bir adam, zamanında sırtını 150 bin euroya bir sanat tutkununa satmıştı. Steiner’ın sırtında Belçikalı sanatçı Wim Delvoye’nin (Filmde kendisinin ünlü domuz serisini görürüz.) yaptığı dövmeler mevcut ve yaptığı sözleşme gereğince, bedenini yılda birkaç kez galerilerde sergilemek zorunda. Steiner öldüğünde, sırt derisi yüzülerek çerçevelenecek. Kavramsal sanat, 1960’ların sonundan bu yana hâlâ tartışılan bir akım. Nerede başladığı, nasıl başladığı, neleri kapsadığı tam olarak çizilebilmiş değil. Kimilerine göre bir sanat bile değil. Sadece sıradan bir sandalye gösterilerek, ‘’anlam’’ üzerine pek çok şey sorgulatabilen, sanat eserlerinin arkasındaki fikre odaklanmamızı isteyen, işaret eden bir hareket bu. Hâl böyle olunca, ‘’Neden insan bedeni de bir sanat eseri olmasın?’’ sorusunun akıllara gelmesi normal. Sam Ali, sadece Suriyeli olarak, muhtaç biri olarak Avrupa’ya vize alamıyor. İlkel toplumlardaki kurban törenleri gibi bedenini bu kültüre feda etmesi, artık kendini bu toplumsal bağlama göre düşünmesi, bedenine yabancılaşması gerekiyor. The Man Who Sold His Skin: Metalaşan Bedenler ve Bir Seyir Zevki Olarak Orta Doğu Sam Ali üzerinden mülteci bedenine, ‘’dünyanın yanlış tarafında doğanların’’ sırtlarına yüklenenleri izlediğimiz filmde, bu baş karakterin temel derdinin bir aşk acısı olduğunu görüyoruz. Ali’nin Suriye’deki savaştan kaçmak için "Avrupa’da yaşayabilen" varlıklı biriyle evlenmek zorunda kalan eski sevgilisi Abeer’in (Dea Liane) yan öyküsüne odaklanırken, film melodrama yaslanıyor. Bir bedenin metalaşması üzerinden Avrupa ideolojisini hicvederken de yer yer kara mizah oluyor. Ancak nerede duracağını kesinlikle bilmiyor, dramatik yapıdaki ağırlığını bu aşk öyküsüne verdiği için odaklanmak istediği konuya da yüzeysel yaklaşıyor. Başta radikal bir tavrı varmış gibi görünen ana hikâyenin, bu kalıplaşmış, kavuşamayan âşıklar yan öyküsüyle sık sık odağı dağılıyor. Sam Ali’nin ve Abeer’in öyküsü, biraz daha üzerine düşünülmüş, klişelere başvurulmadan yazılmış olsaydı, ana hikâye dengesi dağıtılmadan izlettirilebilirdi. Öte yandan filmde, Batı toplumlarına ve sanat dünyasına dair bir indirgemeci bakışın varlığını da hissediyoruz. Sağduyudan nasibini almamış, adeta bir yamyam gibi resmedilen bir koleksiyoncu ve burnu havada müze müdürü gibi son derece klişe yaratılmış karakterle birlikte, Avrupa toplumu başta olmak üzere, birçok Batı ülkesinin mültecileri birer araç olarak kullanması da indirgemeci bir tavırla ele alınıyor. Orta Doğu elbette kaynayan bir kazan, Batı da tabii ki masum değil. Fakat dünya politikasının tüm ikiyüzlülüğünü tek bir medeniyete yaslamak da filmin perspektifinin ne kadar dar olduğunu gösteriyor. Derisini Satan Adam’ın, bu indirgemeci, basitleştirici bakışına rağmen kendini izleten en büyük özelliği görüntü yönetmenliği. Christopher Aoun (Kefernahum), renkleri ve kadrajları; aynaları, kapıları, hatta tablo çerçevelerini öyle güzel kullanıyor ki sınırları, ayrılıkları, Sam Ali’nin yalnızlığını tek…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Yönetmen Kaouther Ben Hania’nın birçok anlamda The Square'dan esinlendiği çok açık, fakat bu filmde The Square'ın iğneyi herkese batıran, oyunbaz diline göre hayli açık, tüm politik söylemlerini tek bir bakış açısıyla gösteren bir dille karşı karşıyayız.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
60


93. Oscar Ödülleri’nde En İyi Uluslararası Film adayı olan Derisini Satan Adam – The Man Who Sold His Skin, Tunus sinemasında bu adaylığı elde eden ilk yapım. Film, Suriye’de yaşayan Sam Ali’nin (Yahya Mahayni), sevdiği kadına evlenme teklifi ederken ettiği imalı ‘’özgürlük-devrim’’ söylemleri üzerine suçlanışından sonra Lübnan’a kaçışını, daha sonra dünyaca ünlü kavramsal sanatçı Jeffrey Godefroi (Koen De Bouw) tarafından bir sanat projesine dönüştürülmesinin öyküsünü anlatıyor. Ali, sırtına bir bir Schengen vizesi dövmesi yapılmasına izin verdiği takdirde, Avrupa’da barınabileceğini ve böylelikle hayatını yoluna sokabileceğini anlıyor; Godefroi’nin teklifiyle, artık bir sanat eseri oluyor.

Derisini Satan Adam’ın konusu başta bizi şaşırtsa da film ilhamını buna benzer bir olaydan alıyor. Gerçekten de Tim Steiner adlı bir adam, zamanında sırtını 150 bin euroya bir sanat tutkununa satmıştı. Steiner’ın sırtında Belçikalı sanatçı Wim Delvoye’nin (Filmde kendisinin ünlü domuz serisini görürüz.) yaptığı dövmeler mevcut ve yaptığı sözleşme gereğince, bedenini yılda birkaç kez galerilerde sergilemek zorunda. Steiner öldüğünde, sırt derisi yüzülerek çerçevelenecek.

Kavramsal sanat, 1960’ların sonundan bu yana hâlâ tartışılan bir akım. Nerede başladığı, nasıl başladığı, neleri kapsadığı tam olarak çizilebilmiş değil. Kimilerine göre bir sanat bile değil. Sadece sıradan bir sandalye gösterilerek, ‘’anlam’’ üzerine pek çok şey sorgulatabilen, sanat eserlerinin arkasındaki fikre odaklanmamızı isteyen, işaret eden bir hareket bu. Hâl böyle olunca, ‘’Neden insan bedeni de bir sanat eseri olmasın?’’ sorusunun akıllara gelmesi normal. Sam Ali, sadece Suriyeli olarak, muhtaç biri olarak Avrupa’ya vize alamıyor. İlkel toplumlardaki kurban törenleri gibi bedenini bu kültüre feda etmesi, artık kendini bu toplumsal bağlama göre düşünmesi, bedenine yabancılaşması gerekiyor.

The Man Who Sold His Skin: Metalaşan Bedenler ve Bir Seyir Zevki Olarak Orta Doğu

Sam Ali üzerinden mülteci bedenine, ‘’dünyanın yanlış tarafında doğanların’’ sırtlarına yüklenenleri izlediğimiz filmde, bu baş karakterin temel derdinin bir aşk acısı olduğunu görüyoruz. Ali’nin Suriye’deki savaştan kaçmak için “Avrupa’da yaşayabilen” varlıklı biriyle evlenmek zorunda kalan eski sevgilisi Abeer’in (Dea Liane) yan öyküsüne odaklanırken, film melodrama yaslanıyor. Bir bedenin metalaşması üzerinden Avrupa ideolojisini hicvederken de yer yer kara mizah oluyor. Ancak nerede duracağını kesinlikle bilmiyor, dramatik yapıdaki ağırlığını bu aşk öyküsüne verdiği için odaklanmak istediği konuya da yüzeysel yaklaşıyor.

Başta radikal bir tavrı varmış gibi görünen ana hikâyenin, bu kalıplaşmış, kavuşamayan âşıklar yan öyküsüyle sık sık odağı dağılıyor. Sam Ali’nin ve Abeer’in öyküsü, biraz daha üzerine düşünülmüş, klişelere başvurulmadan yazılmış olsaydı, ana hikâye dengesi dağıtılmadan izlettirilebilirdi. Öte yandan filmde, Batı toplumlarına ve sanat dünyasına dair bir indirgemeci bakışın varlığını da hissediyoruz. Sağduyudan nasibini almamış, adeta bir yamyam gibi resmedilen bir koleksiyoncu ve burnu havada müze müdürü gibi son derece klişe yaratılmış karakterle birlikte, Avrupa toplumu başta olmak üzere, birçok Batı ülkesinin mültecileri birer araç olarak kullanması da indirgemeci bir tavırla ele alınıyor. Orta Doğu elbette kaynayan bir kazan, Batı da tabii ki masum değil. Fakat dünya politikasının tüm ikiyüzlülüğünü tek bir medeniyete yaslamak da filmin perspektifinin ne kadar dar olduğunu gösteriyor.

Derisini Satan Adam’ın, bu indirgemeci, basitleştirici bakışına rağmen kendini izleten en büyük özelliği görüntü yönetmenliği. Christopher Aoun (Kefernahum), renkleri ve kadrajları; aynaları, kapıları, hatta tablo çerçevelerini öyle güzel kullanıyor ki sınırları, ayrılıkları, Sam Ali’nin yalnızlığını tek bir karede bile hissedebiliyoruz.

Derisini Satan Adam’ı izleyen birçok kişinin aklına Ruben Östlund’un Kare – The Square filmi gelecektir. Yönetmen Kaouther Ben Hania’nın birçok anlamda Kare’den esinlendiği çok açık, fakat bu filmde Kare’nin iğneyi herkese batıran, oyunbaz diline göre hayli açık, tüm politik söylemlerini tek bir bakış açısıyla gösteren bir dille karşı karşıyayız. Batı’nın tüm yönleriyle “sömürücü” olduğundan dem vuran, “size barbarlığın ne olduğunu anlatayım” tarzı doğrudan söylemlere sık sık başvuran, Avrupa’da ucuz işçi gücüyle çalışan göçmenleri damgalanan civciv olarak, AB vatandaşı olanları ise tavus kuşu olarak görselleştiren bu dil, bana kalırsa kavramsal sanatı temel alan bir hikâyeye göre son derece basit anlatım şemalarına başvuruyor. Çağdaş sanatı bir araç olarak kullanıp, hem ona hem onu yaratan topluma eleştiri oklarını fırlatıp, bizzat o sanat dalı tarafından mağlup edilmekten başka bir şey değildir bu. Çünkü kavramsal sanatın tam olarak eleştirdiği görüş, bizzat filmin anlatısal kodlarını oluşturuyor. Filmin öne sürdüğü sözde radikal bakış açısı, anlatısal olarak desteklenmediği sürece geleneksel kalacaktır ve bu filmde de öyle kalmıştır. Bu kadar biçimsel, vurgulana vurgulana somutlaştırılmış, yetmezmiş gibi sözel ifadelerle de altı çizilmiş bu anlatı, kavramsal sanatın fersah fersah gerisinde olan, ucuz yollu bir Avrupa karalamasından başka bir şey değildir. Belki de son sözü, bu akımın gözü pek sanatçısı Sol LeWitt söylemelidir:

“Fikirler tek başına sanat eseri olabilir; er ya da geç bir şekle bürünecek bir gelişim zincirinin içindedirler. Tüm fikirlerin fizikselleştirilmesi gerekmiyor.”

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information