The Mandalorian ikinci sezonuyla seyirciyle buluştu. The Mandalorian 2. sezon 1. bölümde Djin Djarin ve Bebek Yoda olarak tanıdığımız Çocuk’la beraber, unutulmaz bir Star Wars efsanesi de ekranlara geri dönüyor.

İlk sezon uzunca süre “Çocuk”un kim olduğu ve Darksaber‘ın nasıl Moff Gideon’ın eline geçtiği sorusuyla akıllarımızı kurcaladığı için, ikinci sezonun bunlarla alakalı şeylerle açılmasını, en azından ufak tefek ipuçları edinmemizi beklerdim. Fakat onun yerine, bir anda kendimizi, The Mandalorian daha başlamadan önce ilk sorduğumuz sorunun peşinde bulduk: The Return of the Jedi’dan sonra Boba Fett’e ne oldu?

The Mandalorian tam da bu yüzden benim için ilginç bir deneyim. Normalde, yıllarca eleştiri yazınca, izleme keyfiniz biraz bulanmaya başlar. Sürprizleri önceden yakalamaya, yapımın verdiği ipuçlarının izini sürüp süremediğini avlamaya meyilli bir seyir anlayışı geliştirmeye başlarsınız. Bu da seyir keyfini biraz mahvedebilir. Çünkü duygulardan ziyade mantığınızı dinlemeye başlarsınız ve yapımlarda kullanılan formüller üç aşağı beş yukarı bellidir, yapımcılar için güvenli seçenekler takip edilmiştir. Sonunu öngöremeseniz dahi yolculuğu üç aşağı beş yukarı tahmin edebilirsiniz. Bunun istisnası çok çok nadirken, The Mandalorian’ın hemen hemen her bölümünde aynı tuzağa düşüyorum. O yüzden de artık The Mandalorian seyircisini açık açık manipüle ediyor gibi hissetmeye başladım. Bir illüzyonist gibi, dikkatimizi istediği yöne çekiyor ve tam da farkedemeyecek duruma geldiğimiz an, gerçek sihrini konuşturuyor. İkinci sezonun ilk bölümü tam da böyle bir bölüm.

The Mandalorian dikkatimizi canlı tutmayı aslında çok bariz bir taktik kullanarak sağlıyor. Yıllardır World of Warcraft gibi video oyunlarında kullanılan, ama daha geek yapımlar pek de dizi formatında olmadığı için ana akıma pek taşınmayan bir formattan faydalanıyor. Side quest‘leri -yani kabaca Türkçeleştirirsek yan görevleri- takip ederken, ana hikâyenin bir yandan aktığını neredeyse fark etmiyoruz. Dahası, hem ana hikâye, hem de yan hikâye akarken, araya yedirilen detayları böyle bir akıcılık içerisinde yakalamaya çalışıyoruz. Bunun ne denli başarılı bir formül olduğunu, aslında bir video oyunu olan The Witcher’ın dizi uyarlaması da bize göstermişti. Yan hikâyeler çoğu yapımda mevcut olsa da, dramalarda yan hikâyelerin ana hikâyeyi sollamadığı, komedilerde ise bölüm hikâyelerinin ana hikâyelerden daha bile sürükleyici olduğu formatlar genel olarak kullanımda. The Mandalorian, yan hikâye ve ana hikâyenin gücünü neredeyse eşit ölçüde dağıtıyor. Ve ilk bölümden beri seyirciyi hikâyenin ortasına çok da bağlam vermeden atarak, şaşkınlıklarımızı bize karşı kullanıyor. Bu yüzden de The Mandalorian’ı izlerken, çok iyi bildiğimiz bir evrende sürekli kayboluyoruz. İkinci sezonun ilk bölümü, en iyi bildiğimiz gezegenlerden birinde, Tatooine’de geçiyor ve yine de o kaybolma hissi azalsa da, yok olmuyor. Luke ve Anakin’in geçtiği yollarda tanıdık detaylarla etrafımızın sarıldığı bir atmosfere sürükleniyoruz. Hâliyle, bu çok keyifli bir kaybolma süreci, çünkü seyircinin kendisini gerçekten yapıma tümüyle teslim etmesini sağlıyor.

The Mandalorian 2. Sezon 1. Bölüm: Boba Fett’e Ne Oldu?

***Yazının bundan sonraki bölümü The Mandalorian 2. sezon 1. bölüm ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

The Mandalorian hakkında bir inceleme yazmak çok zor. Önceki sezon sıklıkla detayları doğru şekilde takip etmekte zorlanmıştım. Evrenin tam olarak neresinde daha da önemlisi hangi zaman aralığında olduğumuz kafa karıştırıcıydı. Bu sezon ise, bu kez incelikle işlenmiş detaylara kapıldığım için yazmakta zorlanıyorum. Çünkü artık hikâyenin içinde geçtiği evreni daha iyi bildikçe, ayrıntılar eskisinden daha anlamlı durmaya başladı. Bu zorluğun sebebi dizinin başından beri, anlatmayı değil, göstermeyi sevmesi.

İkinci sezona başlarken karşımıza çıkan, oldukça sinematografik bölüm özeti de tam böyle bir girizgah sağlıyor ve bizi hikâyeden ziyade, atmosfere hazırlıyor. Ve bu atmosfere, Gor Koresh isimli tek gözlü bir uzaylıdan, galaksideki diğer Mandalorian’lar hakkında bilgi edinmenin peşinde olan Djin Djarin ile Çocuk’u takip ederek bodoslama dalıyoruz. Dâhil olduğumuz bu atmosfer, Star Wars evreninin yaşayan bir köşesi: Duvarlarda Stormtrooper karşıtı ve evrenden tanıdık detaylarla dolu grafitiler var. Jabba the Hutt’ın saray muhafızları olarak tanıdığımız Gammorean’lar, bir arenada dövüşüyorlar. Gor Koresh, Mando’ya istihbarat vermek yerine, Beskar çeliğinden zırhını ele geçirmenin peşinde. Ve Mos Pelgo isimli bir Mandalorian’ın orada olma ihtimalini öğrenince, Tatooine’e yelken açıyoruz.

Tatooine’de uğradığımız Mos Pelgo, Chuck Wendig’in 2015’te yayımlanan Aftermath romanında yer alan bir kasaba aslında. Aftermath ise, Return of the Jedi ile Force Awakens arasında geçen olayları konu edinen bir üçleme. Bölümdeki pek çok detaya bu üçleme şekil verdiği gibi, ele aldığı zaman aralığı The Mandalorian’ın hikâyesinin geçtiği periyod olduğu için, Aftermath serisinin hem The Mandalorian’a hem de Star Wars sinematik evrenine git gide daha çok etki ettiğini söyleyebilirim. Fakat Tatooine’e dönüşümüz, sadece Star Wars evrenine dair yeni keşifler yapmamız değil, evrenin tanıdık köşelerinden de detaylarla karşılaşmamız anlamına geliyor. Mando, Tatooine’e geri dönüp daha önce 1. sezonun 5. bölümünde karşımıza çıkan Peli Motto’yu yeniden ziyaret ettiğinde, yanında dolaşan R5-D4 -üzerindeki yanık izinden anlaşılacağı üzere- Luke ve Uncle Owen’ın neredeyse R2-D2’nun yerine Jawa’lardan satın aldığı o droid. Bölümün içinde ayrıca orijinal Star Wars yapımlarına daha pek çok gönderme var: Star Wars evreninin meşhur canavarlarından Krayt Ejderhasının ilk filmde yer alan, daha sonra yeniden düzenlenerek değiştirilen orijinal sesi kullanılmış. Anakin’in The Phantom Menace’ta kullandığı yarış aracının muhtemelen modifiye edilmiş versiyonu karşımıza çıkıyor. Ayrıca Return of the Jedi filminin açılış jeneriğinin ikinci paragrafının aurebesh dilinde yazılmış hâlinin, ikinci Death Star’ın yok edilişinin anlatıldığı sahneye yedirilmesi gibi nice ince detay da var. O yüzden amatör Star Wars severleri akıcılığıyla yakalayan hikâye, sıkı Star Wars hayranlarının her detaya tekrar tekrar bakmasını sağlayacak çok ince detaylarla örülü bir easter egg bombardımanına dönüşüyor. Ve bölüm, büyük sihrini konuşturarak, geçen sezonun hikâyesi hiç olmamışçasına bizi temel olarak Boba Fett’e ne olduğunu merak etmeye sürüklüyor. Bu merakın peşinde, hikâye sırasıyla ikinci film olan “Attack of the Clones” filminde Jango Fett’i canlandıran Temuera Morrison’ın dizinin kadrosuna eklendiğini öğreniyoruz.

Bölüme ismini veren “The Marshal” sözcüğünü, “Şerif” kelimesinin bir tür parodisi diye kabul edebiliriz. Mando’nun kendi halkından birilerini ararken karşısına çıkan kişi, bu unvana sahip Cobb Vanth. Vanth, bir Mandalorian olmadığı hâlde Boba Fett’in meşhur zırhıyla dolaşıyor ve zırhı Jawa’lardan satın almış. Şehre yeni gelen “haydut” Mando ve “şerif” Cobb arasında inşa edilen gerilim, gerçek bir western kovboy kapışması olacakmış edasıyla işlendiği için bu anlatı muazzam. Bir anda klasik bir Vahşi Batı bar kavgasının Star Wars versiyonuna hazırlanıyoruz. Fakat yapım ekibi, dizinin neden bu kadar sevildiğini çok iyi anladığı için, bu kavgayı nihayetine erdirmektense, Krayt Ejderhasını sahneye davet ederek, bu gerilimi bir tür anlaşmaya çeviriyor. Bu anlaşma ayrıca, kasaba ahalisinin uzun soluklu düşmanları olan, Tatooine yerlileri Tusken’lerle bir ittifak kurmasını da gerektiriyor. Ki bu noktada, Tusken’lerin tek sıra hâlinde hareket etmesi gibi detaylar, “A New Hope”ta Obi-Wan’ın Tusken’ler hakkındaki sözlerini anımsatan bir saygı duruşu dahi içeriyor.

The Mandalorian’la ilgili muazzam olan şey tam olarak bu: Star Wars evrenine ve hayranlarına, orijinal filmlerden bile daha çok saygı duyuyor, ilmek ilmek evrenin her köşesine erişiyor. Hatta yetmiyor, Krayt Ejderhasını haklamaya çalışırken seçtikleri metodun Jaws’takine benzerliğini vurgulamak için Jaws’a göndermeler yapıyor. Ya da Tusken’lerin Kumul Deniz’inde tek sıra hâlinde dolaşmalarının, çölde develeriyle dolaşan bedevilere benzerliğiyle eğlenmek için müziğe oryantalist bir hava verip, Star Wars western‘i deneyimimizi gizliden bulandırıyor.

The Mandalorian ikinci sezonunu, birinci sezondaki iddiasını koruyarak, belki de bir adım öteye götürerek açtı. Moff Gideon’a, Darksaber’a ne oldu sorularını bırakın, Çocuk’un varlığının bile karşımıza sadece bir komedi elemanı olarak çıktığı bu bölümde, esas merak ettiklerimizi öğrenememek bir hayal kırıklığı değil, bir sürpriz elemanına dönüştü. Bu oldukça riskli bir hareket olsa da, dizi işin içinden ustalıkla çıktı. Sezonun geri kalanının daha öngörülebilir bir seyir almasını bekliyorum. Fakat ilk sezondaki iddiasını sürdürebilir mi diye merak ettiğimiz bir dizinin böyle bir açılış yapmış olması, sezonun tamamını götürecek kadar etkileyici bir yeniden yönlendirme.

Benim için The Mandalorian ile ilgili şu ana kadar tek sinir bozucu detay, Disney’in diziyle alakalı ürün pazarlama aşkı. Bebek Yoda’nın oyuncaklarıyla başlayan süreç, hemen hemen her platform ve markayla özel anlaşmalar imzalanıp, dizinin ürünlerini her yerde satışa sokulmasıyla tam gaz devam ediyor. Dizinin geleceğinin üzerinde dolanan yegane kara bulut, Disney’in The Mandalorian üzerinden para kazanmak için yanlış adımlar atma ihtimali. Bunun dışında, The Mandalorian, oyuncu kadrosuyla, atmosferiyle, hikâyesiyle ve Star Wars evrenine sadakatiyle, Star Wars serisinden çıkmış en iyi yapım olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information